Umudun Tükendiği Yer

Ekim 2nd, 2005

Güneş yine sevecenliğini yitirmişti doğarken Ramallah üzerine. Kavurucu ışıklarını direkt gönderiyordu yeryüzüne… Rüzgar kızgın çöllerden topladığı alevleri savuruyordu sokaklarda…

Mülteci kampının sınırında gümüşi parıltılar yansıdı kararmış yüzlere. Tanklar bulundukları yerden namlularını uzatmış bekliyorlardı. Gelmiyorlardı ama bekliyorlardı sessizce bir şeylerin olmasını…

Ahmed daha sokağa adımını atar atmaz anlamıştı bir şeylerin olacağını. Sessiz bir fısıltı dolaşıyordu havada, tıpkı daha önce olduğu gibi, ve daha da önce… İşsizdi, Tel Aviv sınırları kapattığından beri hapsolmuştu bir kaç kilometrekaresinde on binlerin yaşasığı bu açık hava hapishanesinde. Herkes gibi o da ümidini yitirmişti. Yarısı yıkılmış binaların önünden geçerken gözüne duvara beceriksizce yazılmış HAMAS sloganlarından biri ilişti “ISRAIL’E TESLIM OLMAYACAĞIZ!” Acıyla güldü, teslim olmayacaklardı demek… Ama olmuşlardı işte, fiziken hapsolmuşlardı önce, tüm dünya sırtını dönmüştü, onlara yapılanları görmezden gelmişti ‘büyük’ devletler. Fiziki hapsin ardından şimdi ruhen de hapislerdi. Ellerinde kalan son şeyleri, umutları da alınmıştı, vermek istememişlerdi ama kanlı eller göğüslerini parçalayarak uzanmış, çekmiş, koparmıştı onları hayatta tutan son damarlarını da.

Elleriyle göğsünü yokladı, oradaydılar. Evvelsi gün örgütün hücre sorumlusu ona ‘eğitimini’ tamamladığını söylemiş, şehadet gömleğini, patlayıcılarla donatılmış yeleğini vermişti. Sabaha kadar bu yaptığının doğru olup olmadığını düşündü. Islam’a uygun muydu kendiyle beraber silahsız insanları da öldürmek? Sonra bakışları sertleşti “Yumuşamamalıyım” dedi, onlar düşmandı, tüm Yahudiler düşmandı. Onlar vururken ayrım yapmıyorlardı, Ahmed de yapamazdı.

Kurtulmak için mi feda ediyordu kendini? Hayir… Ümitsizdi, kurtuluş yoktu onun için artık, o ve milleti arenada aslanın pençelerine terkedilmiş yemdiler… Nefret de yoktu içinde.. Sadece ümitsizlik vardı, hayallerini yıkmışlardı, her şeyini almışlardı ondan… Şimdi de hayatını alacaklardı… Olsun, önemi yoktu. Ruhen ölmüşlerdi zaten, fiziken ölüm hiç bir şey değildi artık…

Aklına kardeşi Gülsüm geldi.. Daha 8 yaşındaydı, pespembe yanakları vardı. Gülünce yüzünde güller açar, ağlayınca sanki tüm varlık da onunla beraber hüzünlenirdi. Eve dönünce abisine kapıyı o açardı, her akşam onun o tatlı sesiyle gün boyu başından geçenleri anlatamasına alışmıştı…

Bir keresinde yanına koşarak gelmişti, küçücük elleriyle ellerini tutmuştu… ‘Abi’ dedi, ‘bak sana ne göstereceğim’

Peşinden gitmişti Ahmed, o hafif yalpalayarak yürüyüşünü hala hatırlıyordu. Oturma odasına getirmişti onu, duvarı gösterdi sevinçle “resim yaptım”

Ahmed baktığında şaşkınlıktan ne yapacağını bilememişti. Eline geçirdiği boyalarla duvarı boydan boya renklere katmıştı Gülsüm… Her taraf boyanmıştı..

O gün kızmıştı Ahmed kardeşine. Hem de çok kızmıştı, Gülsüm önce ne olduğunu anlayamamış sonra da ağlayarak uzaklaşmıştı. Bir daha da Ahmed kardeşinin kendine gülümsediğini görememişti. Aynı akşam Gülsüm sokakta oynarken koşarak içeri girmiş “Abi” demişti “Bak uçak sesleri geliyor, yine bomba atacaklar””

O gün bombalar değil ama ardından gelen tanklar vurmuştu Gülsüm’ü… Çocuktu işte, o dev makinaları görmek için sokağa fırlamıştı tekrardan, daha ne olduğunu anlayamadan acı çığlığını duymuşlardı. Ahmed kardeşini yakalamak için peşinden koşmuştu, kapının eşiğine geldiği zaman Gülsümünün yıkıldığını görmüştü… Ayağından vurmuşlardı. O da yola atılmıştı kardeşini ne pahasına olursa olsun kurtarmak için. Ama izin vermemişmişlerdi, bir kurşunda ona isabet etmişti, yuvarlandı. Kardeşi gözleri önünde ağlıyordu “Abiiiii……” Arada sadece bir kaç metre vardı, bir kalkabilseydi, bir ulaşabilseydi Gülsüm’e… Kurtarırdı onu, mutlaka yapardı.

Yattığı yerden onlara doğru gelen bir askeri seçti. Potinler Gülsüm’ün yanında durdu, elindeki uzun namluyu yerde yatan masum yavruya çevirdi… Ahmed’e baktı asker, alaycı bir gülümseme yayıldı çehresine. Kötü bir Arapça ile “Abi, abiciğim” dedi tıslar gibi. Tetiği çekti ve….

Gülsüm’ü, canı, biricik teselli kaynağı, kardeşi, karındaşı, kandaşı, meleği…

Babaları bir operasyonda tutklanmıştı, aylardır haber alamamışlardı. Sonradan cenazesini almaları için tebliğ göndermişlerdi evlerine. Gelen Israil askeri bir hafta içinde evlerini boşaltmaları gerektiğini yoksa onlar içindeyken yıkacaklarını söylemişti.

Çaresizlik ne acı şeydi… O gün bugündür suların akmadığı, salgınların kol gezdiği, her türlü tıbbi yardımın engellendiği kamplarda yaşıyorlardı kardeşleri, Ahmed ve annesi…

“Ah anacığım” diye inledi, kim bilir ne kadar üzülecekti oğlundan haber alınca.. “Belki de ” dedi “belki de gurur duyar…”

Göğü yırtarcasına kün ve öfke saçmak üzere kampa gelen uçakların sesleri duyuldu tekrardan… Gülsüm’ün sözleri geldi aklına “abi yine bomba atacaklar” diyordu “yine çocuklar ölecek, Gülsümler’e gülmeyi, analara evlat sevgisini, insanlara hayatı çok görecekler…”

Ahmed kan çanağına dönmüş gözlerini kaldırdı yerden. bakışları donuklaştı, önünde bombardıman sonrasına şehre girmeyi bekleyen askerler vardı, tanklara dayanmışlar şakalaşarak, yüreklerinde en ufak bir sızı dahi duymadan yıkılan evleri, yükselen dumanları izliyorlardı…

Ahmed dosdoğru onlara yürüdü… Adımlarını sıklaştırdı, koşmaya başladı… Ona seslenildiğini duydu anlamadığı bir dilde, telaşlı bağrışmalar geldi kulaklarına… Ahmed koştu…. Patlayan bir silah sesi, ardından sol bacağına saplanan kurşunun derin acısı… Ahmed durmadı, yaralı bacağına basa basa koştu… Askerler panik içinde bir daha ateş ettile, bu sefer sol omzuna bir şeyin girdiğini hissetti Ahmed… Koştu, koştu… Aniden önünde kahverengi üniforması ile bir asker belirdi, ileri atıldı Ahmed, askerlerin arasına daldı, göğsündeki pimi kavrayan sağ elini hızla çekti… Gülsüm’ün sesi yankılandı kulaklarında “Yine bomba atacaklar abiiiii……….”

- HNNV

Köşedeki tüm yazılar :

02 | genel, 07 | hnnvansier


Köşeler

En Son Yazılar