taegukgi hwinalrimyeo
Şubat 27th, 2008
Savaş karşıtı bir savaş filmi. kuzey ile güneyin mücadelesinin politik seviyeden halk düzeyine indikçe ne kadar içi boş ve manasız olduğunu gösteriyor. aynı milletten aynı dili konuşan iki ordunun, amerikalıların çıkarma yapması uzerine veya çin’in çember harekatına başlaması üzerine kendi kanlarından kendi kardeşlerini, karşı orduda savaşan komşularını öldüreceklerine ne denli sevindiklerini gösteriyor.
— spoiler —
filmde işlenen konular arasında en güzeli de bu olsa gerek. “geber pis komunist” diye siperde düşman askerlerini süngüleyen, esir düşen çırağını sırf komünist ordusunda savaştığı için kurşuna dizmek isteyen şeref madalyalı güneyli çavuşumuz, bir ay geçmeden kişisel acıları nedeni ile kızıllarn safında, en seçkin birliklerinin birinin başında güneylileri kılıçtan geçirirken görünüyor. kardeşi ise “o ne komünizm ne de demokrasi nedir bilmez” diyerek çok önemli bir noktaya parmak basıyor satır arasında: birbirinden ölesiye nefret eden iki tarafın milyonu bulan askeri de komünizm veya demokrasi için değil; öncesinde emredildiği sonrasında ise cephede kaybettikleri ve geride bıraktıkları için savaşıyorlar.
güneyli askerler komünizm gelince özel mülk kalkacak endişesi ile veya çok partili sistem yokolacak kaygısı ile değil; kuzeyliler de emperyalizme karşı direndikleri bahanesi ile değil; karşı tarafın “kötü ve gaddar, zalim ve acımasız” olduğuna dair maruz kaldıkları propagandanın tesiri altında, ailelerini ve sevdiklerini düşünerek; hem de aynı propagandanın etkisindeki düşmanın korkunun getirdiği saldırgan tutumu nedeni ile savaşıyorlar.
filmde, kardeşlerin mücadelesi ağabey açısından küçük kardeşini geri eve gönderebilmek; küçük kardeş için ise ağabeyini yalnız bırakmamaktan ibaret. boyacı çırağının kuzey ordusuna zorla katıldığını biliyoruz. yine ana karakterlerin birliğindeki “kırmızı olan her şeyden ve kızıllardan nefret eden” erin nefretinin ideolojik değil, sadece ailesinin komünistlerce katli olduğunu öğreniyoruz.
— spoiler —
abartılı duygu yoğunluğunu ve fazlası ile epik kaçan sahneleri de kore ve geneli ile doğu asya sinemasına, arkasında yatan doğu kültürüne ve doğunun olayları algılama tarzına vermek lazım.
güney kore sinemasının kuzey ile olan savaşını konu alan bir filminde bu denli tarafsız kalması takdire şayan. aradan geçen elli beş yılda iki neslin geçmiş olması olayları soğutmuştur ama bugün, rekor bütçe ile çekilecek bir türk filminde ermenilerin yaptığı mezalimlerin yanı sıra techir edilen ermenilerin yer aldığı trenlerin durdurulup içindekilerin katledilişini bir arada verirseniz olacakları düşünün. bir asır önce yaşanan kesinlikle kore iç savaşı kadar vahşi olmayan bu tarihi vakaları dahi bugün ve türk ne de ermeni tarafı bu bakış açısı ile görememektedir. elbette almamız gereken çok ders var.
son olarak, bu kopuk fikirlerle dolu yazıya korede savaşmış bir türk askerinin anısını ekleyeyim:
“Düşman benim bulunduğum yerleri istilâ ettiği halde, ben düşmana makineli tüfekle ateş ediyordum. O çarpışmada on bin mermi yaktım. Makinalı tüfeğin namlusu kıp kırmızı olmuştu. Yanımdaki arkadaşlar mermi getirmeye gitmişlerdi. O sırada düşman etrafımı sardı ‘Çap çap’ demeye başladılar. Ekmeğe, yemeğe çap çap derlerdi. Düşman bana hiç ilişmedi, daima ayağımın dibindeki boş kutularla meguldüler. Boyları kısa kısa, hepsinin ayağında lastik ayakkabı vardı. Ben onlara bakıyordum, onlarsa bana hiç bakmıyorlardı. Hepsi aç, hepsi de tek tip elbise giyiyorlardı. Hiçbirinde silâh yoktu. Bazılarında sadece boğma âleti vardı. Ben de makineli tüfeğimi omuzuma aldım. İçlerinden çıktım, elli metre kadar geri geldim. Bizim arkadaşlar durumu telsizle geriye bildirmişler. Bizim tabur komutanı benim şehit veya esir olduğumu duyunca çok üzülmüş, benim ruhuma Yasin-i Şerif okumuş. Tabiiki sağ görünce çok sevindi.
Ertesi günü o cepheyi terketmek mecburiyetinde kaldık. Bu Vakas Cephesi çok tehlikeli bir cephe idi. 1200 metre yükseklikteydi. Bizim üsteğmen, topçu taburundan bir üsteğmen ile düşmanı gözetlemek için benim mevziye gelmişlerdi. Mevzimiz çok muhkemdi. Üzerinde büyük kalaslar vardı. Üstünde yedi kat kum torbası vardı. Düşman bizi anladı. Yağmur gibi havadan ateşine tuttu. Mevziye bir havan ateşine tuttu. Mevziye bir havan mermisi isabet etti. Üsteğmen ağır yaralandı. Benim makineli tüfeğin ayağı kırıldı. Bana hiçbir şey olmadı. Mevzide otuz bin mermi vardı. Mermilere de isabet etmedi. Düşman ikinci sefer o cepheye taarruza geçtiğinde biz istirahate çekilmiştik. Biz Üçüncü Tabura cepheyi teslim etmiştik. Düşman bizim tabura kırk bin kişiyle taarruz etmişti. Biz de geride istirahatte idik. Tam iftar zamanı oruç açıyorduk.
…
Biz cepheye tekrar takviye gitmiştik. Cephe bir ana-baba günü idi. Zifiri karanlık… Ateş, barut, havan topları. Ben o esnada tüfek komutanı idim. İki tane ağır makinalıya bakıyordum. Bir üsteğmen gördüm ‘Üçüncü Tabur yandı, Allah’ını, Peygamberini seven yürüsün’ diyordu.
…
Ben o esnada ezan okudum. Ve arkadaşlar ‘Ateş!..’ dedim ve yürüdük. O gece çok sevdiğim manga arkadaşlarımdan şehit olanlar oldu. Sabahleyin taarruz ettik. Cepheyi aldık. İkindi namazı geçiyordu. Hemem teyemmüm ettim, iki rekât ikindi namazının farzını kıldım. Beş metre gitmeden düşmanın bir havan topu sesi geldi. Havan topu mermisi tam başıma isabet etti. Beni yere oturttu. Havan topu mermisi patlamadı, yuvarlandı, gitti. Sadece miğferimde ufacık bir çukur açmıştı. Bana birşey olmadı. Yalnız bir tank mermisi bir çavuş arkadaşımın kolunu kopardı. Hemen kolunu sardık, Çavuş ölmedi, fakat kolu gitti.
Gece oldu. Düşman kırk bin mevcutla taarruza geçti. Amerika 8. Kolordu’dan bize emir geldi, cepheyi terketmemiz için. Gece cepheyi terk ettik. Bizim uçaklar gece geldi. Cepheyi yangın bombaları ile yaktılar, düşmana da birşey kalmadı, bize de. ”
- HNNV
Kaynak :
Köşedeki tüm yazılar :



















