Kervansaray

Nice yolcular geçmişti uzak diyarlardan kopup gelen. Güneşin aksinin dansettiği avludaki havuzun başında nice aşıklar vedalaşmış, nice göz yaşları havuzun sularına karışmıştı sessizce. çatlamış duvarlarını kaplayan yosunlar sefere giden süvarileri geçişlerine tanıklık etmişti yılladır. Aynı kaskatı saman döşeklerde nice akıncıyla derviş son nefesini vermişti. Uzaktan uzağa çağlayan Tuna henüz hasret değildi sevgilisine.

Lakin vakit gelmekteydi… Hep doğudan görünen sevgili bu sefer batıdan görünmekteydi Tuna ya, doğuya gitmek ve dönmemek üzere.

***

Balkanlar a ayak basan ilk Türk bölüğünün üzerinden asırlar geçmişti. O günden beridir Türk islam sancakları ovaları, dağları, nehirleri aşmış; bilinmeyen bir diyardan bir diğerine yol almıştı fetih aşkıyla. Türk ün getirdiği sancak, kendini Müslümanıyla, Ortodoksuyla, Yahudisiyle yerel halkın arasında yabancı hissetmemiş, onu getirenler onu getirenler Varna da, Selanik te, Saraybosna da göndere çekerken sonsuza kadar kalacaklarını ummuşlar, canları sancaklarını gurbete değil, vatana diktiklerini sanmışlardı.

Ama geri dönmekteydi artık sancaklar. Sevgiyle, gururla, içtenlikle göklerinde dalgalandıkarı kalelerden, şehirlerden birer birer gelmekteydiler artık her şeyi geride bırakarak… Mahsundu islam ın bayrakları, mahsundu Hilal, mahsundu Yıldız… Başları önlerine eğik, sessiz, hareketsiz… Kimi yaralı bir sipahinin sağrısında kim bilir kaç şehidin kanıyla kutsanmış halde, kimi bir bacağını yitirmiş yeniçerinin göz yaşlarıyla sulanarak akıncıların sağ ellerinde göğe yükselirken, zafer tekbirleriyle, Allah Allah nidalarıyla şahinler misali kanat çırparak dört nala giderken geçtikleri toprakları geride bırakmakta, terkeylemekteydiler. Gurbete gidiyorlardı, Anavatanlarına sürgün oluyorlardı. Yüreklerini, sevgilerini, anılarını, zaferlerini Silistre de, Belgrad da, Mora da bırakarak…

Kim sancaklar vardı ki ayrılamayacaklardı kucak açtıkları topraklardan. Bir şehidin mübarek avuçlarının arasında göğsüne basılı kalacaklardı Kuran la beraber o yiğit yatarken vatan topraklarının üzerinde, sularken kanıyla çorak toprakları son bir kez, son defa…

Tuna gidişlerine ağlayacaktı… Coşmayacaktı bir daha… tuna durgundu, Tuna mahsundu, Turna yorgundu. Gözyaşlarıyla taşıyordu şehit bedenlerini, tek başına tutuyordu binlerce kilometre uzakta analarını, eşlerini, çocuklarını bırakarak boylarında toprağa düşüveren yiğitlerin yasını. Hasat zamanı biçilen buğdaylar gibi. Sonbaharda yere saçılan dolular misali… Son Osmanlı atının nalları okşayarak geçerken Tuna kıyılarını feryat edecekti kadim nehir, çığlıklar savuracaktı giden sevgilisine. Dile gelseydi kim bilir neler söyleyecekti, etrafını saran sessiz perdeleri yırtabilseydi haykırışlarıyla.. bir yapabilseydi..

O günden beridir ki Tuna mahsun… Tuna yorgun… Tuna ağlamaklı gurbette…

***

Kervansarayın taş kaplı avlusunda yükselen üç ulu çınarın birinin altına oturmuştu genç Bulgar kız Vera. Sırtını çocukluğundan beridir varlığını bildiği, sanki tarih boyunca oradaymış gibi düşündüğü ağaca dayamış, bakışlarını batıdan gelip güneşin doğduğu topraklara uçan kuş sürülerine yöneltmişti. Gençliğini dışarı vuran pembe yanaklarını başına sardığı yazmasından dökülen buğday sarısı saçları çevreliyordu. Gökten daha mavi gözleri, acı ve hasretle öyle derin manalar kazanmıştı ki, içerisinde ayrı bir sema taşıyor gibiydiler. Dizlerini kendinini ansızın beliriverecek bir tehlikeden sakınmak ister gibi karnına doğru çekmiş, elleriyle bacaklarını kavramış, başını geriye atmış öylece saatlerce bekliyordu. Neden sonra bakışlarını ayırdı, batıya, koyu lacivert ufka kaydırdı, çenesini dizine rastladı. Göçmen kuşlar misali… diye mırıldandı.

Bir ses mırıldandı omzunun üzerinden Vera… Vera..

çocukluk arkadaşının sesiyle irkildi Bulgar kız. Uzun boylu, siyah saçlarını tek bir örgüyle toparlayıp sol omzunun üzerinden bırakmış olan Esma oturdu yanına çimlerin üzerine. Omuzları birbirlerine değiyordu, Esma başını yasladı Vera ya.. Bir kaç güne kalmaz gidiyoruz dedi. Babam bir kaç ay sonra geri döneriz elbet diyor Acı dolu dudaklarını kıvırarak gülümsedi Türk kızı.. Dün köylüler mezarlığa gittiler, mezar taşlarını sökmüşler düşman nefretini kusmasın, bilmesin diye. Aliler in amcası Dursun dayı da ben toprağımdan ayrılmam diye direniyormuş yeğenine. Adamcağız hasta biliyorsun, yataktan kalkamıyor.. Ali nin dediğine göre babası Gavurun elinde atamı bırakmam diyormuş.. Esma bu noktada sustu, uzakta çağlayan Tuna ya kulak verdi; Rodopların ufukta görünen zirvelerine baktı. Gavur… Gavur eli oldu doğduğum topraklar.

Vera daldığı dünyalardan sıyrıldı, gözlerindeki hüzün daha da derinleşerek can dostuna baktı. Biz de Selanik e gidiyoruz dedi. Başka bir şey söylemedi, ya da söyleyemedi.. Tekrardan ufka daldı.

Gelecektir. dedi Esra rüzgardan hafif bir sesle. Babama göre bölüğü bu akşam varırmış Kervansaraya. Diğer bölüktekiler öyle demişler. Esma biraz duraksadıktan sonra devam etti Handa o kadar çok yaralı var ki…

üç ay olmuştu cepheye gideli Hayrettin. ilk ayında gazilerle gönderdiği iki mektuptan sonra haber alamaz olmuşlardı. Vera yla sözlüydüler, daha cepheye giden ilk bölük Kervansaray a varır varmaz vatan sağolsun deyip aynı akşam o da cepheye doğru yola koyulmuştu. Şimdi ise bir türlü gelmek bilmiyordu, belki de hiç gelmeyecekti… Vera nın gözleri buğulandı, kurumuş gözpınarları hüzün aktı.

Bıktım dedi Vera donuk bir sesle. Şu kısacık hayatımda o kadar çok savaş gördüm ki.. Cepheye giden askerler. Hepsinde aynı kayıtsızlık, aynı şakalar, gülüşmeler. Handa çalan aynı hüzün dolu gurbet türküleri… Gidiyorlar nereye gittiklerini bilmeden. Onları izlerken ne görüyorum biliyor musun Esma; bir önceki gidenleri… çoğu dönmüyor bile, boş atlar, terkilerde taşınan yaralılar, öne eğik başlar, yorgun adımlar.

Uzaktaki bir yerden kilise çanları duyuldu, yavaş yavaş yankılandı.. Hafiften bir rüzgar söğütün yapraklarında oynaşmaya başladı. Bir kaç serçe dalların arasından havalandı… Esma doğruldu Birazdan akşam da okunur. dedi arkadaşına bakarak, Hana gidip yemek için yardım etmem lazım…

Başını tekrardan önüne eğdi Vera, Hoşçakal dedi, Ben biraz daha duracağım…

***

önce son bölükler geldi cepheden… Doğuya doğru yola çıkan eskilerinin bıraktığı han odalarına, evlere yerleştiler.. Sonra da Müslüman komşuları yollara koyuldu Vera nın.. En son bir yüzbaşının gelerek Kervansaray dan sancağı indirişini izledi hıçkırıklara boğulara. Osmanlı Subayının gözünden bir damla yaş süzüldü, yamalı botlarının yanına, hareretle tutuşan toprağa düştü. Sancağı öptü, kokladı yüzbaşı, sonra yanındaki ere verdi, atına bindi, avluda son bir defa durarak bayraksız direğe baktı… Orada toplanmış olan gayrimüslim ahaliye baktı, özür diler gibi bir sesle Allah a emanet olun dedi… uzaklaştı.

Kalabalıktan bir kaç kişi düştü yere fenalaşarak.. Gözyaşlarını tutamadı bir çoğu, babasının ağladığını farketti Bulgar kızı Vera.

***

Ertesi gün şehre giren Rus ordusundan bir teğmen geldi Kervansara ya. Köylüleri topladı, onlara özgürlüklerini getirdiklerini söyledi. çarın bayrağı çekildi boşalan direğe… Ama ertesi gün bayrağın indirilmiş olduğu görüldü, alelacele yapılmış, orantısız bir Osmanlı sancağı duruyordu yerinde. Teğmen köpürdü, Kervansarayı ve köyü yakma tehditi savundu. Hala orada kalmış bir kaç Müslüman gencini alıp götürdü askerler, bir daha haber alınmamak üzere… Aynı akşam handa bir kaç Bulgar gencininin vatana, Osmanlıya ihanet ettiği, Rusları savunduğu için bir köylüyü ölesiye dövdüklerini duydu. Bayrağı çektiği anlaşılan iki Bulgar ise o gece Ruslar tarafından idam edildi…

***

Selanik te olduğunu haber almıştı Hayrettin in… Bir kaç güb sonra da yola çıkmıştı zaten Vera nın ve Hayrettin in ailesinin bulunduğu kafile Selanik e doğru… Tuna yı yaban ellerde bırakarak…

Not: Kitaro nun Caravansary parçasını dinlerken aklıma esti bu hikayeyi yazmak. Size de okurken dinlemenizi öneririm. Sınavların arasında oturup yazmak belki de yapılması gereken son şey… Tekrardan yazdıklarımı okumadım, farklı ruh haleti içerisindeydim. imla hataları, tutarsız cümle kurguları ve hikayenin tam olarak oturmamış düzeni için özür dilerim.

-hnnvansier 13.11.2005

1 comment November 13th, 2005

Milli Olmak

Milli olmak deyimini sıkça duyarsınız, çeşitli anlamlara gelebilecek şekilde kullanılabilir, genelde olumlu şeyler çağrıştırır Milli Olmak . insanlar milli oldum deyince biliriz ki mutluluk verici birşey yapmıştır arkadaşımız. Belki de bu söz grubunu en çok işittiğimiz yer futboldur. Hakan Şükür şu kadar kez milli oldu Rüştü bu kez milli olamadı vs. Benim asıl değinmek istediğim konu ise A Milli Futbol Takımımız ile ilgili. Cumartesi günü malumunuz medeniyetin beşiklerinden! isviçre ile Dünya Kupası na katılmak için bir baraj maçı oynadık. Burada maçı uzun uzadıya yorumlayacak değilim o işi Rıdvan ve Mehmet Demirkol a bırakıyorum. Medeniyetleri kendiliğinden meçhul, uygar olmayı akladıkları kara parayla doğru orantılı gören isviçrelilerin milli marşımızı ıslıklaması ve maç boyunca yedek kulübesine ettikleri sayısız küfürleri bir yana bırakırsak dün bizim milli oyuncuların oyunundan utanç duydum. Milli formanın kutsallığını unutup pervasızca oynayıp yeterince mücadeleyi ortaya koymayan oyuncuları bizi bu isviçre paçavralarına bile rezil ettikleri için şiddetle kınıyorum. Milli Olmak bu olmasa gerek siz ne dersiniz?
Hercules Poirot

1 comment November 13th, 2005

Doğum günün kutlu olsun canım…

Yasemin e

2004 Mayısının en güzel günlerinden biriydi. Bana kendini halsiz hissettiğini söyledin. Doktora git istersen dedim sana, üniversite sınavına hazırlanıyordun, kesinlikle hasta olmamalıydın, hayati (!) bir sınavdı. Gitmedin… Sonra okulda bir gün burnun kanamış, ardından ensende bir yumru… içindeki korkuyu kilometrelerce öteden hissettim o telefonda konuşurken. Hastaneye götürdüler seni. Ertesi gün teşhisi koydular. Lösemi. Hemen kemoterapiye başladılar, aradım seni kızım tatil yaklaşıyor hadi kalk oradan hani bu yaz ortalığı dağıtacaktık senle dedim, bu en son düşündüğüm şeydi aslında o anda, sadece o günleri hatırla istemiştim. Güldün, kalkacağım az kaldı dedin, öyle olmadığını biliyordum. iki gün sonra ilaçlar yetersiz ameliyat gerek demişler, ölmem değil mi anne? demişsin girerken. hayır demiş annen. Ama o masadan kalkmadın… Gittin… Her şey 1 haftada oldu, bitti. O hafta sonu seni ziyarete gelecektim, geldim… Ama sen toprağın altındaydın… Annen bana sarılıp senin adınla ağlarken neden? dedim hep. Sonra anladım, ölüm bir anlıkmış. Her şey yolunda gibiyken gelip hayatımızın orta yerine düşermiş, öğrendim. Hafta içi tanımadığım birinin ölüm haberini aldım, sana ettiğim bütün duaları, iyi dilekleri onun için de yineledim. Ve senin gittiğin günü bir daha yaşadım…

12 Kasım… Bugün senin doğum günün canım. iyi ki doğdun. iyi ki arkadaşımsın. Seni öyle çok özledim ki. Giderken içimde yaktığın ateş hala yanıyor. Gittiğin gün kalbime usanmadan, unutmadan edeceğim dualarımı ve gözbebeğime bir damla gözyaşımı saklamıştım, söylemiştim ya sana başında dua ederken, onlar hala ordalar ve sen hep benimlesin. Nur içinde yat…

- Kelebek

Add comment November 12th, 2005

Sevdiklerinizin değerini bilin

insan hayatı bir pamuk ipliğine bağlı sanki. işte o pamuk ipliği hayatın herhangi bir fasılasında kopabiliyor hem de en umulmadık zamanlarda. Kopmasını hiçbir zaman istemiyorsunuz, o iplik eğer sevdiğiniz bir insanın hayatına ait ise. insan kendi şekillendirebiliyor belli şeyleri, ancak bir de şekillendiremediği ve olduğu gibi kabullenmek zorunda olduğu şeyler var kaderinde. O, kaderinde belli olan şeyler, sırasıyla vuku buluyor ve insan o zaman anlıyor ne kadar aciz ve çaresiz bir varlık olduğunu.

Hayatınızda yapmak istediğiniz şeyleri ertelemeyin, çünkü bir gün isteklerinizi yerine getirebilmek için çok geç olabilir. Arkadaşlarınıza, dostlarınıza, sevdiklerinize iyi davranın ve onları üzmeyin; çünkü şu fani dünyada hiçbir şey sevdiklerinizin kalbini kırdığınıza değmeyecektir. Değmediğini çok iyi anladığınızda ise iş işten geçmiş olabiliyor ve zamanda geriye dönüş bulunamadı hala günümüzde ne yazık ki. insanlar doğar, büyür, belli bir hayatı yaşayıp ölürler. Hayatlarında belli hedeflere ulaşmaya çalışırlar. Ama o hedefler de, makam da, para da geçicidir. Ebedi olan ise dostluktur, paylaşılan sevgidir. Yıllar sonra hatırda kalan onlardır çünkü. Ben bunları neden söylüyorum, yeni mi geldi bunlar aklıma? Bu soruların cevabını ben de bilmiyorum. Belki de hep aklımdaydı fakat kendi kendime tekrar etmekte fayda görüyorum veya da bazı olaylar beni tekrar etmeye zorladı bu bilindik, sıradan gibi görünen ama aslında öyle olmadığını düşündüğüm, bizi insan yapan değerleri.

Bugün akşam saatlerinde sevdiğim bir arkadaşımın vefat haberini aldığımda aklımdan geçen şeylerdi bunlar. Yazıya dökerken yeni şeyler de kattım belki, ancak özünde beynimin içindekiler yukarda ifade etmeye çalıştığım şeylerden çok da uzak değildi. çağatay hayatının baharında bir delikanlıydı, mezuniyetine çok az bir süre kalmışken bugün geçirdiği trafik kazası fani dünyadan ayrılması için bir sebep olarak karşımıza çıktı. Aynı bölümde okuduğum için kendimi şanslı hissettiğim bir insandı, adam gibi adamdı. Ancak ecel gelir, ölüm haktır, saklanmaya imkan yoktur . O da düşüp gitti Azrail in peşine işte. Ben bir arkadaşı olarak üzüntümü ifade ederken zorlandım ki ailesinin içinde bulunduğu durumu tasavvur edemiyorum. Allah onlara sabır ve metanet versin. Senin için dualarımızı eksik etmeyeceğiz, inşallah ebedi dünyada herkesin olmayı istediği yerde olursun kardeşim…

LeoN

3 comments November 11th, 2005

Cehennem

Sivri sineğin vızıltısıyım ben,
Saatlerdir seni uyutmayan.
üzerine su sıçratan arabayım,
Sabah işe giderken her tarafta olan berbat koku.
Televizyonla uyuşmuş milyonlarca beyinden biriyim sadece,
Ayağının burkulmasına neden olan basamağım ben,
inlemene neden olan karın ağrınım,
Seni konuşturmayacak kadar çok acıyan çürük dişin,
Bu sene atlattığın üçüncü gribal enfeksiyonum,
Tependen bağıran patronun sesiyim ben.
Zamansız bir elektrik kesintiyim,
yada yavaş bir internet.
Yoldaki kazayım ben, gecikmene neden olan.
Tuz atmayı unuttuğun pilavım yada
içinden hamam böceği çıkan bir salata.
Yanından hızla korna çalarak geçen arabayım ben.
Seni korkutan yıldırım,
benim o.
işlediğin bütün hatalarınım ben,
bile bile tekrar yaptıkların.
En güzel yaşında çıkan sivilceyim ben,
yada ayakkabına yapışan sakız.
Ben, senin duymak istemediğin herşeyim.
Bilip de olmasını istemediğin her kesinlik benim.
Ben, senin 70 yaşındaki halinim.
Ucu biten kalemin, benzini biten arabanım.
Kalabalıkta seni iterek geçen aceleciyim.
Birden bastıran yağmurum,
Soğuk hava dalgasıyım ben, balkanlardan gelen.
Devrilmiş, dolu ve pis kokan bir çöp tenekesiyim ben,
yada daha berbat kokan bir dilenci.
Can çekişen ve yardım etmediğin kazazedeyim,
Hastanedeki o bildik kokuyum ben,
Depremden sonraki ceset kokusuyum.
üzerinde isminin yazılı olduğu bir mezar taşıyım,
önünden geçerken müzik dinlediğin.
Hep üzerimde olmandan sıkıldığım toprağım ben.
Son kemoterapinim senin.
Lösemi olduğunu öğrenmiş bir hastayım ben.
Senin içinde çoğalmakta olan bir kanserli hücreyim.
Şehirlerarası yoldaki ezilmiş köpeğin cesediyim ben,
Karşındaki hatalı sollama yapan aşırı yüklü kamyonum,
Hergün yapmak zorunda olduğun bir sürü gereksiz şeyim ben,
nedenini bile bilmediğin.
Hep arkadaşlarının dalga geçtiği isminim ben senin.
Bir ortaokul kavgasında çenene yediğin yumruğum ben,
Hep almak isteyip de, alamadığın araba modeliyim,
Şu anda bulunduğun odanın iğrenç rengiyim ben,
yada cinsel organları görünen bir heykelim.
Pornografik bir sanat anlayışıyım,
Her filmine seks sahnesi koyan bir yönetmenim.
Açık bir ahlaksızlığım ben,
Utanmanın olmadığı bir çıplaklar kampıyım,
Eşcinsel evliliğim ben,
Her türlü anlayışa tersim.
Tam bir haddi aşanım.
Kendini bilmezim,
Ormanları kesen bir elektrikli testereyim,
yada tek bir kıvılcım…
Denizde ayağına batan rakı şişesiyim ben,
yada sen kumsalda otururken arkandan gelen akrep.
Dikkatsizliğim ben, hep can alan aşırı hızım.
Pencereleri açık, gürültülü müzikle geceleri hız yapan,
ehliyetsiz sürücüyüm.
Korku filmlerindeki zombilerden biriyim,
Kafası olmayan bir hayaletim,
Işıkların açılıp-kapandığı, pencerelerin çarptığı üç saniyeyim,
Hemen yanındayım.
Hep yeni bir kabusa uyandığın,
çıldırmaya yaklaştığın noktayım.
Senin yüzüne karşı söylenememiş bir küfürüm ben.
Senin arkandan iş çeviren arkadaşınım,
Bir an önce ölmeni isteyen ve
miras hesapları yapan oğlunum ben.
Bir ateistin Allah la dalga geçmesiyim,
yada geçen gün yakalandığın AIDS.
Doğru olduğuna inandığın ama
yapmaktan korktuğun herşeyim ben.
Tasmasız gezdirilen bir ölüm makinesiyim ben,
Siyah T-shirt giyip, metal dinleyen biriyim ben.
Durduramadığın kapkaçcıyım.
Rüşvet verdiğin bir polis kontrolüyüm ben.
Kafanı çatlatırcasına ağrıtan gürültüyüm,
Dökülen saçınım senin.
Hep sıkan ayakkabınım yada
selpak almadığın için küçük çocuğun sana ettiği küfür.
Sıcak bir kolayım, soğuk bir kahve,
Sağlığa zararlı ama yemesi eğlenceli birşeyim,
Kolesterolum ben, yedikçe mutlu olduğun.
içtiğin sigarayım,
sağlığını havaya üflediğin.
Sana verilmiş hediyelerim ben,
hiç verene teşekkür etmediğin.
Hidrojen bombasıyım ben,
Post-modern darvinizmim.
Mutasyona uğramış, garip ve işe yaramaz bir yaratığım.
Sonsuzda bir ihtimalim,
insanlık tarihini daktiloda yazan bir maymunum.
Sakat insanları öldürelim (öjenazi) kampanyasıyım.
Sonsuz bir uğultuyum önce,
7.4 şiddetindeki depremim ben,
önünde kriz geçiren Sara lı hastayım.
Hep şikayet eden bir taksi şoförüyüm.
Gittikçe yükselen hava sıcaklığıyım,
Şeytanın yılanlarından biriyim ben,
inançsızın tekiyim.
Dünyaya çarpacak meteorum ben,
Bir tsunami dalgasıyım karşından gelen.
Sadece bir çığlığım ben,
Seni cezalandırmayı bekleyen zebaniyim,
Körüm, sağırım, dilsizim.
Merhamet çığlıklarını duymayan bir işkenceyim ben,
Senin için ayrılmış bir kaynar su kazanıyım.
Tahmin edemeyeceğin kadar korkuncum ben,
Ben, hesabını vereceğin her pişmanlığınım senin.
Saçma sapan harcadığın boş vaktinim ben,
CV ni doldurmak için uğraştığın aptalca hobilerinim,
Hayal edemeyeceğin kadar sıcağım,
Bir o kadar da siyah.
Seni korkutan her detayım ben,
Sana acı veren uzun ve sonsuz bir saniyeyim.
Dilencilere vermeyip,
hiç kullanmayacağın ev sinema sistemine harcadığın paranım ben senin.
Derine sürtülen zımparayım ben,
Senin sınırsız aptallığının cezasıyım.
En görünene kör olan gözüne saplanan çiviyim.
Ben, entel takılan bir üniversite öğrencisinin ukala tavrıyım,
Sadece bir kerelik bir günahım ben.
Affedilme dilemeyen şımarık bir kulum.
Hem köleyim, hem de efendiyim.
Reenkarnasyon turknikesiyim ben yada buda efsanesi.
Kanlı bir haçlı seferiyim,
Belki de canlı bir bomba.
Yol kenarına koyulmuş bir şüpheli paketim ben.
Malzemeden çalan bir müteahhidim ben,
Eroinmanın tekiyim.
Madde bağımlısıyım,
Hayat dolu, neşeli bir uyurgezerim.
Anlamsız kelimeler bütünüyüm,
Saatlerce süren boş bir geyik…
Domuz yağı ve katkılarını içeren bir gofretim ben.
Ben bir umutsuzum,
Şeytan ve kabilesinin acı çektiği yerim.
Hiç düşünmediğin ama canını en çok yakacak dostunum,
inkarcıyım, yalancıyım,
Suçun seni çepe çevre kuşattığı an ım
içinde keşke olan bütün cümlelerinim ben,
Boşa giden hayatınım senin.
Aydınlıktan karanlığa çıktığını anladığın yol ayrımıyım.
Mezarından kalktıktan sonra istemeyerek yürüyeceğin yolum ben.
Paranın ve dostlarının hiçbir işe yaramayacağı yerim ben.
Saf kibirim ben,
Sen kaybedensin, bense kazanan.
Şiddetle ve kuvvetle çözemeyeceğin bir sorunum ben.
Psikolojik hastayım, dengesizim,
Yaptıkların için ruhunu sıkıştıran korkuyum,
Panik atağım, sonu olmayan bir kalp kriziyim.
Aldatıcı bir menfaatin sonucuyum.
Yetimlerin gözyaşıyım ben,
Derine düşünce asit gibi hücrelerini buharlaştıran.
çılgınım, bütün fantezilerinin berisindeyim,
Mükemmel ateşim,
Kaçacak yeri olmayan bir çukurum,
Gerçeği anlayamadığın kalbinim,
göremediğin gözün,
işitemediğin kulağınım.
Bir hapishaneyim,
Tam bir cezayım,
Seni çepeçevre kuşatacak bir alev duvarıyım,
Susayanlar için erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir suyum,
Dizlerinin titremekten ağırlığını taşıyamayacağı kadar heybetliyim,
Azgınım,
Büyüklük taslayanım,
Yalan uyduranım,
Son durağım.
Oyun değil, gerçeğim.
Hatta beynini kaynatacak kadar gerçek.
Bir avuç dolusu hapım ben,
Belki de şanssız bir rus ruleti.
Sosyal fobinim,
Sürü psikolojinim senin.
Hep kendini düşün diyen egonum,
Devamlı fısıldayan içindeki sesim.
Lanet olası bir pisliğim ben,
Maymundan türemiş bir hayvanım.
Kuduz bir köpeğin ağzından akan salyayım,
Karanlık gece parçalarına bölünmüş yüzünüm senin,
Boynuna vurulmayı bekleyen zincirim,
7 büyük kapı önünde bekleyen korkunç bekçilerden biriyim.
iblis in bütün ordularıyım,
Kainatın dibinden bitip çıkan bir ağacım,
Defalarca tekrarlanan bir saygısızlığım ben.
Affedilmesi mümkün olmayan bir terbiyesizliğim.
Onarılması mümkün olmayan bir hatayım ben.
Bir bilinmezim ama çok aşikarım.
Başarısızlığa uğradığın son ve tek sınavım,
Senin beni unuttuğun gibi,
benim de seni unutacağım yerim.
Ben, cehennemin gittikçe yaklaşan ayak sesleriyim!

- Burak Bakay

NOT : Yazının video klibini bu adresten izleyebilirsiniz.

1 comment November 9th, 2005

Cennet

Cennet

Ben, dalından koparıp yediğin ilk meyveyim.

Bisiklet üzerinde attığın ilk pedalım.

Kahvaltıda içtiğin son çayım ben.

Hayatında dinlediğin en güzel müzik benim.

Ilık bir duşum ben yada yosun kokusu.

Ayaklarına yapışan kum taneleriyim.

Yada sadece bir sonbaharneşi.

Kendini zinde hissettiğin bir günün sabahıyım ben.

Yada birkaç damla endorfin.

Manzaralı bir yolum ben,

bir tarafında deniz, diğer tarafında çam ağaçları olan.

Uçaktan dünyayı izlediğin küçük pencereyim ben.

En çok dinlediğin mp3 üm.

Gece, gökyüzüdenki muhteşem gösteriyim.

Bir karıncanın taşıdığı kendinden büyük buğday tanesiyim.

Gökyüzünde uçan herhangi bir kuşum ben,

Yada tam olgunlaşmamış bir üzüm tanesi.

Alabildiğine masmaviyim ben, Akdeniz gibi.

Hatasızım ben, gökyüzü gibi.

Hidrojen atomu kadar mütevaziyim,

Füzyon kadar enerji doluyum.

Dalgasız olamayan kayalıklar kadar heyecanlıyım.

Kuş cıvıltısı kadar huzurluyum.

Tek seçenekli bir test sorusu kadar kolayım.

3 yapraklı gonca bulmak kadar zor.

Ben gözünden yaş gelene kadar güldüğün bir espriyim.

Arkadaşlarınla attığın bir şehir turuyum.

Tam zamanında içtiğin bir bardak suyum.

üzerine hiç isim kazınmamış bir ağaç kabuğuyum.

Küçük kuşun yuvasına taşıdığı ot parçasıyım.

Ulaşabileceğin en son teknoloji benim,

ölümsüz hayatım ben.

Hastalıksız bir yaşam,

bitmeyen bir huzurum.

Sıkılmayacağın her eğlenceyim.

Bütün meyveleri farklı lezzetteki bir elma ağacıyım.

Yasak olan herşeyin, serbest olduğu yerim ben.

Koku hücrelerini hiç yormayan, eşsiz bir parfümüm.

Sarhoş etmeyen bir içkiyim ben,

Hasta olmayan bir vücudum,

Hayal ettiğin herşeyim ben,

Yaşlanmayan bir vücudum, yüzünde kırışıklık oluşmayan.

Bitmeyen bir eğlenceyim,

Sinirin, korkunun, acelenin ve üzüntünün olmadığı tek yerim.

çikolatalı dondurmayım ben.

Şeftali bahçesinde yürürken başını döndüren kokuyum.

Rahat bir koltuğum,

Kaliteli bir mobilyayım ben.

Alabileceğin son model çökmeyen bilgisayarım,

istediğin kadar beygir gücüne sahip bir spor arabayım,

Gerçekten tükenmez kalemim.

Pastel renklerden oluşan bir tabloyum.

Sanat doluyum ben,

Her detayımla tümleşiğim,

Uyumlu ve bozulmayan bir zaman içerisindeyim.

Bir sahil kasabasıyım,

Bir deniz manzarasıyım, masmavi.

Saçlarını ıslatan ve yüzünden aşağı süzülen

birkaç yağmur damlasıyım.

Saf merhametim, saf temizliğim.

Senin, tükenmişlik duygusunu tatmayacak halinim.

Terli terli su içince hiç hasta olmayacağın bir yerdeyim.

Altından ırmaklar akan bir kartpostaldayım.

Hiç sonumu göremeyeceğin kadar genişim.

Mutlak kurtuluşum ben.

Tam bir affedilmeyim.

Aldatıcı bir menfaat değilim ben,

Mükemmel mükafatım.

En ufak bir haksızlığın olmadığı bir yerim ben.

Ben, bitmez tükenmez bir kaynağım.

Düşlediğin en güzel köşküm ben,

En karlı alışverişim ben, en garantili ticaret.

Ferahlıklar yurduyum,

Ne sıcağım ne de soğuk.

Sürekli olan serin bir gölgeyim.

Sonu olmayan pınarlarının hepsinin başıyım.

Altından nehirlerin aktığı camdan bir sarayım.

Bedava dağıtılan altın bileziğim ben,

ince ve kalın ipekten yapılmış göz alıcı yeşil elbiseyim.

Ben, kimsenin paha biçemeyeceği parlak bir tahtım.

Acıkmanın yada çıplak kalmanın mümkün olmadığı bir matrix’im.

istediğinin ikram edileceği bir bahçeyim ben.

Güven içinde yaşamak isteyeceğin bir köşküm.

Zevk ve eğlenceli bir meşguliyetim ben,

Canının çektiği ve istediğin herşeyim senin.

Kakaolu bir pastadaki ilk aldığın tadım ben,

Şehrin ışıklarıyım ben, yavaşça ilerleyen.

Maviden yeşile dönüşürken,

içinde yüzdüğün denizim.

Su altında gördüğün rengarenk ve özgür bir balık sürüsüyüm.

Bir nefes dolusu çam kokusuyum,

Hep keşfetmek isteyeceğin bir patikayım.

Hiç batmayan ama hep doğan bir güneşim,

Bir gökkuşağıyım ben.

Hep tekrar yaşayacağın hoş bir hatırayım.

Hiç ulaşamayacağını sansan da,

içindeyim senin

Ben, cennetin gittikçe yakla5Fan ayak sesleriyim.

- Burak Bakay

November 8th, 2005

Kim ak Kim kara ?

ülkemiz her sabah erken kalkanın darbe yaptığı ya da en azından girişiminde bulunduğu Güney Amerika ülkelerine benzer bir yapı arzetmemektedir. Ancak ülkemizde ortalama 10 yılda bir darbe yaşanmaktadır (27 mayıs ve 12 eylül darbeleri, 28 şubat yarı-darbesi ve 12 mart muhtırası).

Bugünlerde de gerek basında gerekse halkın dilinde dolaşan bir darbe söylentisi bulunmakta… Peki bu aralar yaşanan darbe söylentileri ne kadar doğruluk arzediyor?

Fısıltı gazetesi de üzerine düşeni layıkıyla yerine getiriyor doğrusu. Ancak fısıltılar dışında Mahir kaynak, Vural Savaş, Süleyman Demirel gibi büyük sivil isimler ve daha niceleri de bu konu hakkında yorumlarda bulundular.

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ordu ya ihtilal / darbe yapma yetkisi veren TSK iç Hizmet Kanunu nun meşhur 35′inci maddesini tartışmaya açtı. Demirel, iç Hizmet Kanunu ndaki ve Cumhûriyet i koruma ve kollama vazifesiyle Ordu nun idareye elkoyma yetki ve vazifesinin olduğu nu düzenleyen 35. madde nin kalkmasını istediğini belirtti.

Emekli MiT Ajanı Profesör Doktor Mahir Kaynak, son günlerde birçok provokasyonun yaşandığını ve bu provokasyonların belli bir amacının olduğunu söylüyor. Kaynak a göre bu oyun tutarsa, ufukta askeri müdahale olucak.

28 Şubat sürecinin kudretli bürokratı Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş da üç ay içinde darbe olacağını iddia etti. Savaş, Türkiye nin içinde bulunduğu durumdan son derece umutsuz olduğunu belirtti ve iktidar partisinin dış güçlere boyun eğmemesi durumunda Türkiye de üç ay içinde darbe olabileceğini iddia etti.

Bunlardan daha da önemlisi, Genelkurmay Başkanı Hilmi özkök 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yla ilgili mesajında Adeta Silahlı Kuvvetlerin sabrını ölçüyorlar diye konuştu. özkök yaptığı sert açıklamada Son dönemde Silahlı Kuvvetlere yönelik maksatlı yıpratma kampanyası yürütülmektedir. Adeta sabrımız ölçülmektedir dedi.

Acaba yapılan darbe ile ilgili sivil çıkışlara güvenmeli mi ya da onlara kuşkuyla mı bakmalıyız? Doğru da söylüyor olabilirler ancak asker-sivil tansiyonunu mu germek istiyor da olabilirler.

ülkemizde erken seçim muhabbetleri, iran a yapılması muhtemel müdahale vb. Gibi konular ortalığı karıştıra dursun kimileri de alttan suyu ısıtmaya çalışıyor olabilir. Bu durumda zamanında atılan gazete manşetlerini (bir aralar Cumhuriyet Gazetesi nin attığı Genç Subaylar Tedirgin manşeti gibi) ya da çeşitli halk hareketlerinde yapılanlara (Türksolu Dergisi destekçilerinin bir mitingde açtığı Ordu Göreve pankartı gibi) hatırlamak gerek…Kim siyah kim beyaz, kim iyi kim kötü iyi belirleyip yorum yaparken dikkatli olmalıyız…(Burada tabiki yukarıdaki değerli ve büyük isimleri provokatörlükle suçlamıyorum, çünkü onlar sadece açıklamaları örnek olarak alınan isimler)

Tarihteki büyük devletleri biraz olsun incelediğimizde onları büyük yapan etkenin kendi toplumlarında oluşturdukları ortak idealler ve yarattıkları toplumsal sinerji olduğunu anlarız. Bu büyük devletler o günkü güçlerine ve büyüklüklerine kendi üniter yapılarındaki ortak idealler ile ulaşmışlardır. Ancak aynı şeyleri kendi ülkemiz için söyleyemiyoruz. Ne yazık ki güzelim ülkemizde ortak bir ideal ve sinerji yaratamıyoruz (provokasyonlar-saptırmalar sağolsun!!!) ve bu yüzdendir ki biz köklü yapılanmaya sahip olsak da büyük bir devlet değiliz…

- Marvin

5 comments November 8th, 2005

Sakın…

Sakla gözyaşlarını, kimse görmesin, kimse bilmesin zayıflığını, güçlü bilsinler seni hep…

Sadece kendin bil güçsüzlüğünü, acizliğini…Kimseye ağlama, sadece kendine ağla… Gözyaşlarının değerini senden başka kimse bilmesin, onları kimse için akıtma…

Sensiz bu dünya yok, sen bu dünyanın merkezisin, bu dünya sen varsan var…Sen yoksan zaten dünyanın ne önemi var…

üzüleceksin, ama bunu sadece sen bilmelisin…Zaman gelecek kendinden bile saklayacaksın kendini…

Ama kimse için, kimse için ağlamayacaksın,

Sadece kendin için…

Gözyaşların sadece senin, ve sen de seninsin; başka kimseninsin…

HoMMeRoS

3 comments October 28th, 2005

Yol bir yere gitmez…

Hayatımın en güzel manzaralarına yolculuklarım sırasında rastlıyorum. işte yine bir akşamüstü yoldayım. Güneş de batmak üzere. O doyumsuz turunculuk gözlerimin önüne serili. Birazdan gökyüzü hafiften kızıla dönecek sonra mora sonra ufuktaki turunculukla birlikte önce o eşsiz parlament mavisine sonra da koyu laciverde doğru yol alacak. Ardından ışıkları kapatacak şoför ve ben kendimle baş başa kalacağım.

Yolculukta sohbet etmeyi seven insanlardan değilim, sadece kendime ayırdığım bencil zamanlarım bu saatler. Bir de güzel bir müzik olursa değmeyin keyfime… Bu saatlerde yanımda oturan en yakın arkadaşım bile olsa benimle bir şey konuşmamaya dikkat eder. Bilir ki ben zaten kendi kendimle konuşuyorum, sözümü kesmez. Kabuğuma çekilmeme izin verir. Kozama mı demeliyim yoksa?

Hayatın koşuşturmasında kendime soru sorma fırsatını ancak başımı yastığa koyunca buluyorum, o zaman da bazen öylesine bitap düşmüş oluyorum ki beynim sorduğum sorulara cevap vermek istemiyor. Fakat bu uğultu içinde soruyorum sorularımı, hepsini bir bir cevaplandırıyorum. Camdaki yansımama bakıyorum, hiç ben gibi değil. Herkesin bildiği ben oyum evet ama benim bildiğim kendim ondan farklı, şimdi onu irdeleme zamanı. Kendimi çözüyorum. Yeni kararlar alıyorum.

Yoldayken zaman duruyor sanki. Okul, dertler, sorunlar, para hesapları,dersler yok. Evlerin, ağaçların önlerinden hızla geçerken zaman geriye akar gibi… Bir düğmeye bassam hatalarımı düzeltebilirmişim ya da mutluluklarımı yeniden yaşayabilirmişim gibi. Bu gerçek olmasa da bir gerçek var ki benim de yapmaya çalıştığım o: herhangi bir hata yapıp insanlara bıraktığım yaraları, izleri silmek. Yaralardan sonra mutlak bir şeyler kalır geride bu kaçınılmaz gerçek; ama bağlarımız yeterince güçlüyse kalanları yok saymak mümkündür. Yol akarken bana düşen düğmeye basıp hangi yarayı, nerde, ne zaman saracağıma karar vermek oluyor. Yol akarken mi dedim? Yol bir yere gider mi? Yılmaz Erdoğan ın dediği gibi yol bir yere gitmez, o bir susma biçimidir, soğuk bir taşıtın uğultusunda işte benim de demek istediğim bu…

Genelde insanları kıran biri değilimdir, kırarsam da erken özür dilemeyi bilirim, bu yüzden pişman oluşlarıma şahit olmaz genelde otobüsler. Daha çok kaçırdığım bir sıcak gülüşe, bir bakışa yanışlarım olur ellerimde. Yaptığım iyilikleri hesaplarım, bir de hatalarımı. Eğer artılarım eksilerimden fazlaysa kocaman bir gülümseme yayılır yüzüme… Ve hayallere dalarım… Sanırım bu gece de bunu hak ettim. Şimdi başımı cama dayayıp önünden geçtiğimiz şehirlerin ışıklarını izleyebilirim.

…
…

Yüzümde bir gülümsemeyle hayallere daldım… Gözlerimi kapadım. Gözlerimi açtım. Karşıdaki köylerin ışıkları göle yansıdı. Yıldızlar yanıp söndü ve bir yıldız kaydı. içimde bir panikle dileğimi tuttum. Gözlerimi kapadım yine… Ve müzik başladı…

It s the first day of the rest of your life…

Sustum…

- Kelebek

1 comment October 27th, 2005

Giden Sevgilinin Ardından

Giden sevgilinin ardından bazen pişmanlıklar dile getirilir bazen de… Acaba en iyisi hiç aşık olmamak mıdır? Bu sorunun cevabını vermek pek de kolay değil. O yüzden veremeyenleri suçlamamak gerek. Acı çekeceğini bile bile bir aşka yelken açmak kabullenilmesi zor bir durum gibi gözüküyor dışardan bakıldığında. Halbuki aşkın getirdiği en büyük mutluluk, verdiği acıdır konseptinden yola çıkarsak aşık olmak için çıkılan yolda; acı, nefret, üzüntü gibi kavramların bir süpriz olarak karşımıza birden çıkmadığını anlayabiliriz. çünkü değer verdiği şeyler için acı çekmeyi, ölmeyi insan kendi istiyor. Değer verilen şeyler bazen doğru seçimler oluyor, bazen de aşk. Umutlarla yaşıyoruz hep, çünkü doğruluğunu sorgulama ihtiyacı hissetmeden kabul ediveriyoruz: Umut güzel bir şeydir, ve güzel şeyler asla ölmez . Pek çok şarkıda yerini almıştır, ayrı kalınan sevgili için beslenen umut. Cem Karaca boş yere söylememiş ümit gönlümün ekmeği diye. O ümittir, sevgilinin kurulan hayalleri birgün gerçek yapmaya geleceğine inanmak için tek çıkar yol.

Aşk kafanıza bir kurşun sıkmak gibidir. Sevgilinizin dudaklarını namlu gibi ağzınıza dayarsınız. Tek merak ettiğiniz şey, kurşunun girmesinden sonra ne kadar ağrı kesici almanız gerektiğidir.
Ve bir kez daha anlıyoruz ki aşk ve acı birbirine çok uzak kavramlar değil. işte bu acı dayanılmaz bir hal alınca bize aşkı öğreten sevgiliden unutmayı da öğretmesini istiyoruz. Aynı zamanda tutarsızlık örneği sergileyip; gurbete çıkan herkesin bir gün sılasına döneceğinden dem vurup sevgilinin sılasının yine harabe gönlümüz olacağını umut ediyoruz. Ama bazen ölmez dediğimiz umut ölüyor, sitemle karışık şu dizeler çıkıyor şairin kaleminden:

Bilirim bu dünya sensiz yaşanmaz
Sensiz bir dert ile güne başlanmaz
Sen de bil kahrına bu can dayanmaz
Yaşamak çok güzel seninle ziyan

veya da Necip Fazıl ustanın dizeleri anlam buluyor dudaklarda

Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar

Yazımı Yılmaz Erdoğan ın Beyoğun dan Dolmabahçe ye şiirinin son kısmı ile bitiriyorum.

Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık
olmak içinse erken… Beni sevda yerimden vurdu yine
zaman… Şimdi sana söylenecek tek cümle:

Bende sana yetecek kadar ben kalmadı

LeoN

1 comment October 27th, 2005


köşeler

e-posta adresiniz:

bağlantılar

takip edin