Öylesine bir yazı

Aralık 2nd, 2005

Fakir ama gururlu bir gencin hikayesidir…

Onu o kadar çok seviyordu ki yaşama sebebiydi adeta. Ona sevdiğini açık bir şekilde söylemese de bakışlarından onun da kendisini sevdiğinden emindi. Çünkü gözler kalbin aynasıydı ve yalan söylemeyi beceremezdi onlar. Utangaç delikanlı bir türlü o iki kelimeyi bir araya getirip ona söyleyemedi. Bir gün söyleyecekti ama ne zaman? Bu sorunun cevabını ararken geçti günler. Her şeye rağmen o bakışmalar devam etti uzaktan uzağa. Varsın olsundu söyleyemese de ona her baktığında, sevdiği kızın gözlerinin kendisine bir arkadaş olarak bakmadığını bilmek mutlu olmasına yetiyordu. Onun sınıfta samimi olduğu birkaç kız vardı. Sevdiği kızın doğum gününün ne zaman olduğunu öğrendi onlardan, şaşırmıştı çünkü sadece 2 hafta vardı doğum gününe.

Sonunda kararını verdi genç adam ve doğum gününde karşısına çıkıp “Seni seviyorum” diyecekti. O gün gelip çattı sonunda. Onu bulabileceği her yere baktı ama bulamadı. Ertesi gün okulda söylerim artık diye evinin yolunu tuttu. Eve dönerken hiç de ummadığı bir anda görüverdi onu, ama yalnız değildi kız… Meğerse şair yanılıyormuş, gözler kalbin aynası değilmiş, hatta yalan bile söylüyormuş onlar. Sevdiğini başkalarıyla el ele görmesi delikanlının kalbine bir hançer gibi saplandı. Onun için çarpan kalbi artık her çarptığında acıyı ve kederi beraberinde getirecekti. Onun doğum gününü unutamadı olanlara rağmen, çünkü kalbine kazımıştı onu bir kere. Acı veren bir şeyi unutmayı başaramayarak, onunla yaşamayı öğrenmek zorunda kaldı. Sevdiği kızın ellerin olmasından sonra, yaşayıp yaşamadığından emin olamadı. Onu unutamadı hiç, sevgi ve nefret arasında gitti geldi hep. Sonunda sevgi ağar bastı, ama artık ona karşı hissettiği sevgi eskisinden farklı bir hal almıştı. Sanki bir hayali sevmiş gibi, o sevgi artık ulaşamayacağı hayalin peşinden sürükledi genç adamı. O hayal hiçbir zaman gerçek olmayacaktı, aslında o hayalin artık gerçeğe dönüşmesini de istemiyordu. Bıraksınlar da hep hayal olarak kalsa diye temenni etti içinden.

Bir gün karşısına çıkıp sevdiğini söyledi ve “Beni affedebilecek misin?” diye sordu, mağrur delikanlı hep o hayallerindeki kızı sevdiği için artık hayal olmayan birini sevecek kadar gücü bulamadı kendinde. Sevdiği kızla birlikte şimdiye dek hiç olmadığı kadar mutlu olabilecekken, belki de delikanlılık gururu uğruna sevdiği kıza cevap bile vermeden çekip gitti gözünde yaşlarla. Ertesi sene doğum günü geldiğinde, gerçekten onu sevdiği günlerin hatırına “Nice mutlu yıllara sevdiğim” diye geçirdi içinden. Arada bir aklına geldi o kız, yüreğinde bir sızı… Bu böyle devam etti; belki de her hatırladığında, her doğum gününde yüreğindeki o sızı azalmak yerine daha da güçlendi. Yıllar sonra bir gün, sevdiği kızın geç de olsa onu sevdiğini söylediği an canlandı kafasında, cevabını veremediği o soru takıldı gene aklına. Affetse miydim diye sordu kendi kendine. Fakat sonra radyoda çalmakta olan şarkı dolandı diline:

“Yeter ki onursuz olmasın aşk.”

LéoN

Köşedeki tüm yazılar :

konuk yazarlar


Köşeler

En Son Yazılar