Kaplanın Gözü

March 9th, 2006

Sıfırın altında (eksi) dereceleri gösteriyordu internetten baktığım hava durumu raporu çıkarken. Ankara ya senelerdir bir seferde yağan en çok kar bu olmalıydı. Yavaş adımlarla ilerledim önce, başta ısınmam gerekiyordu. Soğuk ve egzersiz şakaya gelmeyecek, birbirini en azından teoride sevmeyen 2 konsept idi. Otoparktaki karlar temizlenince arabalardan daha yüksek kar yığınları oluşmuş. Etrafta ilginç görüntüler var elbette, beyaz (hayret) kar etrafı iyiden iyiye kaplamış. Dalları hafiften eğilmiş ağaçlar sanki gelinlik giymişler, hepsi süslenmiş, izleyenlere selam veriyorlar. Bilkent kampüs sınırları içinden çıkıp, Hacettepe Beytepe kampüsüne giriyorum. Artık koşmaya başladım ancak temizlenmiş asfaltta çok da zorlandığım söylenemez.

Isınmaya fırsat bulamadan kendimi arazinin, dolayısıyla el değmemiş zibil gibi karın ortasında buldum. Hatta birileri kızak yada benzeri birşeyle kaymaya çalışmış, biraz uğraştıktan sonra vazgeçmiş. izler bi süre sonra kayboluyor, ayaklarım kara batıp çıkarken düz yolda koşmanın ne kadar kolay olduğunu farkediyorum. Az bir süre sonra ayyakkabımın içi karla doluyor, gerçekten üşütücü. Durmadan devam ediyorum, vitesi boşa alıyorum, yokuş aşağı olduğu için kendi gidiyor. Yüksek ağaçlar arasından açılmış beyazvari yoldan ilerliyorum. Benden önce giden olmamış. Takip edecek iz yok, ben de kendi yolumu çiziyorum. Kar tabakası oldukça kalın, koşarken ayaklarım kar yığınının içinden zar zor çıkıyor. Bir süredir süregelen ciddi antrenman eksikliğim yüzünden çekişte bir azalma var ama maalesef yavaşlama gibi bir lüksüm yok. Artık üşüme vakti başladı, ciddi anlamda bir hipotermi vakasıyla karşılaşmamak için tempoyu düşürmüyorum. çoraplarım ile ayakkabı arasına iyice kar doluyor, sanki direk karın üstünde koşuyorum gibi, ayak bileğimin manevra kabiliyeti iyice azalıyor. Kardan arınmış bir bölge görüyorum, oraya gidip bacağımın alt kısmını neredeyse tamamen kaplamış olan karları temizliyorum, ayakkabıda ise artık buzlu soğutma sistemi var.

Tekrar karların içine daldığımda ise temizlediğim yerler saniyeler içinde yeniden buz gibi kar doluyor, yada kar gibi buz. Birazdan karşımda artık ezberlediğim ufak gölet görünecek, sabırsızlıkla beklemiyorum, ulaşmaya çalışmanın da keyfini çıkarıyorum. çoğu zaman birşeye ulaşmak için verilen emek de ulaşılan şey kadar eğlenceli gelebilir insana. Hatta bazen amacımıza ulaştığımızda, Bu muydu yani dediğimiz de olur. çünkü kafamızda artık onu idealleştirmiş, saflaştırmış ve mutlak mükemmelliğe yaklaştırmışızdır ancak gerçek dünya ise mükemmellikten çok uzaktır. Periyodik kırt kırt seslerini dinlerken bahsedilen felsefik açılımlar doğrultusunda ulaştığım sonuç olan beklentilerimi aşırı yüksek tutmama konusunu da artık sonuca bağlamıştım. Benden önce birisi geçmemişti buradan ama birşeyler geçmişti. Değişik ayak izleri gözlüyordum, tavşan, tilki belki de daha muhtemel olan köpek izleri. Ben de onların bıraktığı izler gibi amaçsızca karla örtülü arazinin bir o tarafına, bir bu tarafına gidip zigzaglar çiziyordum nedendir bilinmez.

Birden durdum, buz tutmuş göle şöyle bir bakış attım. Ciğerlerimden çıkan beyaz buhar karanlık gözlük camlarımı buğulamıştı, önümü göremiyordum, çıkardım. Kulağımdaki gürültü artık başımı ağrıtmaya başlamıştı, mp3 duraklatıldı. Birkaç havlama sesi, buz tutmuş göl üzerinde gezen köpekler… ilginç bir durum. Gerçekten eğlence amaçlı mı yoksa bir gaye ile mi buzun üstünde yürüyor, koşuyor bu hayvanlar diye onları izlerken biri kendini yere atıp, sırtını kaşıyor buzda (?) , sanırım eğlence için. Fazla oyalanmadan köpeklerin olmadığı tarafa doğru yöneliyorum. Tempo olarak rahatlamaya başladım ama soğuk da iyiden iyiye kendini göstermeye başladı, direk günışığı alamamama (ilginç bir kelime) ek olarak artık, ayakkabımın içindeki yarı erimiş karlar ayak parmaklarımı hissedilmez hale getirmişti. Bazen kar öyle derinleşiyordu ki, neredeyse dizlerime kadar batıyordum. Ayaklarım karın içinden çıkmadan koşar olmuştum. çöldeki kumullar gibi birikmeler olmuştu bazı yerlerde. Kasıtlı olarak bunların içinden geçiyordum ve mümkün oldukça kara batmaya çalışıyordum.

Yüklü bulutların ardından kafasını uzatan güneş, gözümü kamaştırıyor. Kardan yansıyan ultraviyole ışınlarından korunmak lazım, evet. üzeri beyazlarla kaplanmış, biraz da seyrek ağaçların ardından sarı fon ve gölgeler… herşey sanki bir film sahnesinden fırlamış gibi. Hangi film demeyin, şimdi hatırlayamayacağım ama fırlamış işte. Artık yoruldum iyice, bacak kaslarıma oksijen yetiştirmeye çalışan kardiyovasküler sistemim maalesef beynimi ihmal etmiş olacak ki ufak bir baş dönmesi, ufak bir karanlık, ucundan bir hipotermi… 3-5 gün önce arkadaşlarla yapmış olduğumuz kardan adamın yanına gidiyorum. Rüzgardan biraz suratı dağılmış ama hayati fonksiyonları normal. Hatta ottan saçları bile yerinde. Ensesine bir şaplak attıktan sonra etrafında biraz daha dönüyorum. Etraftaki karları temizlemek için nerden de geldiğini anlayamadığım dozerin kardanadamı yıkmayıp 20-30 santimetre yanından geçmiş olması beni sanki biraz duygulandırıyor. Dozer şoförü deyip geçmemek lazım, onlar da hassas olabilir, duyguları olabilir, bakın kardanherifi bozmamış.

Ayaklarım iyice hoşafa döndüğünden, hızlıca birkaç tur daha atıp geri dönüş yolculuğuna başlama kararı alıyorum. Tekrar karların içine gömülüyorum. öyle bir edayla koşuyorum ki sanki Rusya da Ivan la olan maçına hazırlanan Rocky gibiyim, tek eksik fondaki Eye of the tiger . Olay; benim hipotermi nedeniyle donarak ölmem ve cesedimin köpekler tarafından yenilmesi gibi hazin bir sona doğru yaklaşırken, işi biraz muzipliğe dökmeye karar veriyorum. Kar gören çocukların nedense yapmaya meylettikleri aptal bir hareket vardır: Kara yatarlar ve kollarını hareket ettirerek bir şekil yaparlar. işte ben bu tekniği biraz geliştirdim ve bu figürlerden yanyana çizmeye başladım. Kağıdı katlayıp, makasla tek bir adam kestikten sonra açınca karşımıza çıkan o muhteşemvari manzarayı karda uyguladım, bu figürleri yanyana yaparak. Ama çok heyecanlanmayın, 2. den sonra sıkıldım ve bıraktım. Yine böyle karda izimi nasıl hınzırca bırakabilirim diye düşünürken en ufak bir amaç olmaksızın tarlanın içine doğru koştum, orada bir 8 çizdikten sonra izleri bozmadan geri çıktım. Artık işin cılkı çıkmıştı.

Atkımın önce ıslanıp sonra soğuktan donmasıyla zor bükülür bir hal alması, ilerlerken ayağımda ayakkabının olup olmadığının anlaşılmaması, akşamın yaklaşması, el ayak bölgelerimde iyiden iyiye hissizleşmenin başgöstermesi, abidik felsefik açılımların da son bulması hasebiyle mümkün olduğunca çabuk dönülmeliydi artık. Yokuş aşağı inerken kaplanlar gibi uçtuğum yerden geri çıkarken artık izlerime basarak anca ilerleyebiliyordum. Biryerlerden bulduğum yarım metreden uzun sarkıtı bir hobbit kılıcı gibi elimde sallıyarak ilerliyordum. öldüm, öleceğim derken, benim bitmeme çeyrek kala, karlı etap bitiyor. Yollar açılıyor, birden hafifliyor, neredeyse gökyüzünden bir ışık hüzmesi bile süzülüyor. Onlarca kamyonluk bir sıra var. Sanırım fabrikada soğuktan dolayı bir problem var, kamyonlar sırada bekliyor. Kamyoncu amcalar benden çok üşüyormuş gibi duruyorlar, yada benim halimi görünce daha bir üşüme kaplıyor onları. Soğuktan sıcağa doğru ilerliyorum. Bu kaplanlı, gözlü, kardanherifli, dozerli, köpekli, buz tutmuş göllü, hipotermili, uyuşmalı maceramdan geriye kalan bir sertifika gibi elimdeki buzdan hobbit kılıcını sallıyarak varacağım yere birkez daha varıyorum.

Burak Bakay

Köşedeki tüm yazılar :

toz ve çamur

Wıbıl:

Pek lazım

çok lazım, gizlicez


Köşeler

En Son Yazılar