İstanbullulaşmak
Ekim 1st, 2007
Üzerinde İstanbul / İstavrit yazan tişörtler, her fotoğraf sitesinin vazgeçilmezlerinden minareli siluet kareleri, şarkıların boğaza karşı yazılması, filmlerin eski camiler önünde çekilmesi, her adımında yaşanmışlık fışkırması, Türkiye’de yaşayan neredeyse herkesin 1. yada 2. Dereceden bir akrabasının İstanbul’da bulunması, ülkenin yaklaşık 5’te birinin 2 kıtanın kesiştiği yerde tıklım tıklım yaşaması, Formula 1, haberlerde şehir adı değil semt adı verilmesi, medyanın yayın direği, ticaretin dünyaya açıldığı düğüm noktası, Gülhane parkından sonbahar yaprakları arasında yürümek, Ortaköy’ de Boğaziçi Köprüsünün ışıklarını izleyerek kumpir yemek, Sultanahmet meydanında çimler üzerinde iftar yapmak… Trafikte beklerken bunları düşünmeye fazlaca vaktiniz olacak.
İstanbul’un sadece Türkiye için değil, Dünya kapsamında bir ikon haline geldiğini anlatmak için örnekleri çoğaltmaya gerek yok, çünkü ne kadar çoğalsa da yeterli olmaz ve bitmez de. İstanbul’ u içeriden anlamak imkânsız. Onu anlayabilmek için, kıyaslamanız gerek, bakış noktanızın olması gerek. Çünkü kötü de olsa, güzel de olsa, burnunuz bir kokuya alışmışsa artık o kokunun ayrımına varamazsınız.

İstanbul’u anlamak, ya da fark edebilmek için her yeri başka güzel ülkemizin belli başlı şehirlerini yaşamak gerek öncelikle. Elbette 10 milyonun üzerindeki kayıtlı insanla, 2 bin kilometre kare içerisinde yaşayan nüfus olarak Dünyanın en kalabalık şehirlerinden birini ele alırken, bu rakamın tek başına birçok ülke kadar olduğunu da dikkate almak gereklidir. Biz olaya o kadar küresel bakmayıp, ülke içi bir çözümlemeye gidelim.
Ankara. Ülkenin, anayasanın üçüncü maddesinde belirtilmiş Başkenti, devletin merkezi, memur ve öğrenci kenti. Düz bir alan üzerine ve yakın geçmişte kurulmuş olmasından dolayı, düzenli, akıcı, rahat bir yerleşimi var. Bunun ilk etkisi ulaşımda kendini belli ediyor. Mevcut nüfusun 2 katını kaldırabilecek kapasitede çevre yollarıyla örülü yapısı, düzgün ve akıllıca tasarlanmış yollarıyla şehrin en yoğun kavşağı olan Kızılay’da bile hafta içi, öğlen vakti, durmadan ilerlemenize olanak sağlıyor. Ülkede, kişi başına düşen yeşil alan açısından Ankara’nın da ilk sırada olduğunu hatırlatalım. Bunda elbette Altınpark, Göksü Parkı, Dikmen Vadisi, Gölbaşı gibi büyük alanların etkisi olduğu kadar, düzenlemesi yapılmış kavşakların ve diğer ufak parkların da etkisi var. Böylece temelde, çölün ortasında bir ‘vaha’ oluşturulmuş.
Anadolu’nun ortasından uzak olmayan bir yerde bulunması, göç konusunda pek olumlu yansımamış Ankara’ ya, ki bu iyi bir şey şehir için. Böylece kendi şehrinde barınamamış, memleketinde bir nevi ‘artık insan’ kategorisine giren kitlelerin buraya akması önlenmiş. Ankara, zaten öylesine gelinebilecek bir yer değil. İşi olan gelir Ankara’ya. Ya öğrenci, ya da memur… İş Dünyası olarak da Boğaz şehrine oranla kabaca ’10 da 1’ diye tabir edilebilecek bir hacme sahip. Karasal iklimiyle, kışın pek de çekilir olmayan Başkentliler için gece yapılacak şeyler, gidilecek yerler sınırlı. Ancak yine de gününün saatlerini yollarda geçirmek istemeyenler için ideal bir yer. Ankara, belki de resmiyetin, devlet binalarının verdiği bir ciddiyet, düzen, disiplin içeren bir şehir. Bunun şehrin ruhunu olumsuz etkilediği tahmin edilse de, işlerin bir düzene göre yürümesinin de hayatı kolaylaştırıcı bir etmen olduğu yadsınamaz bir gerçek.
İzmir. Kordon da kordon, karanlıkta Karşıyaka’yı izlemek, doyamayınca ‘karşı’ ya geçip, yaşamak… Türkiye’nin batısındaki 3 sahil kentinden en ‘batılı’ olanı. Aşırı derecede dağınık bir yerleşime sahip, uydu kent gibi semtler, birbirine bağlanmış ve denize dik uzanan dağlardan da yollar kaçınılmaz olarak etkilenmiş. Kordona doğru virajlı yollardan inerken içinde bulunduğum körüklü otobüsün arka tarafının topaç gibi savrulduğunu hatırlarım. Yunanlıların buradan denize dökülmüş olması İzmir için ne ifade eder bilmiyorum ama Ankara gibi camisiz, minaresiz bir memleket, maneviyat ve ruh yetersiz. Buna karşılık Ege’nin verdiği doğal güzellik var fazlaca. Dağınık olmasını bir kenara bırakırsak, Ankara kadar görünse de aslında küçük bir yer. Sahildir, kışları ılıktır diye bir inanış mı vardır bilemiyorum ama yine ciddi anlamda kalitesiz insan göçünde öne çıkan şehirlerimizden biri. Turistik anlamda ve doğal güzelliğiyle öne çıkan bir şehir, ancak makyajla güzelleşmiş ve madde bağımlısı bir film yıldızı kadar ruhu var, daha fazla değil.
Antalya. Burdur tarafından şehre girdiğinizde 1 milyonu zorlayan nüfusunun, deniz hariç her yeri kapladığını görebileceğiniz bir gözetleme alanı mevcut. Eskiden sade anlamda turizm kapsamlı bir şehirdi ancak nüfusuna oranla ülkedeki en çok göç alan il şimdilerde, gelişen sanayisi, tarımı ve kışın en ılık yaşandığı yerlerden biri olması sebebiyle insan kalitesi hızla düşüyor. Yazın ise nüfusunun katlandığı bilinen bir gerçek, sadece iç turist değil, ciddi miktarlarda dış turistin de odak noktası Antalya. Belki şehir merkezinde olmasa da, il sınırları içerisinde birçok doğal güzelliğe ve turistik merkeze ev sahipliği yapıyor.
Gez Dünyayı, Gör Konya’yı. O kadar düz alanda, o kadar planlı kurulmuş ki, okyanusun öteki tarafındaki geniş kıtadaki bir Amerikan şehrini anımsatıyor. Çölün ortasında yapabileceğiniz tek bir şey var, tepeye çıkıp ışıkları izlemek. O kadar düzenli ki, bu bile sıkabiliyor sizi bir süre sonra. Anadolu’da merkezi bir konumda olması, arazi yapısının uygunluğu ve geniş tarım alanları yüzünden sanayi olarak belirli bir noktaya gelmiş olan Konya. Yaşayan birinin tabiriyle, Mevlana’ da olmasa, bomba at yak diye tabir edilebilecek kadar az şey ifade edebilecek bir şehir.
Trabzon. Fıkraların gerçek olduğu şehir… Yürüyerek bulutların üzerine çıkabileceğiniz, denizin denize aktığını sanacağınız kadar çok su olan bir yer. Toprağı devasa ağaçlardan, güneşi ise dinmeyen yağmurlardan dolayı görememek… İlginç ve tadına varılması gereken yerlerden biri. Karadeniz, coğrafya olarak ve insan olarak farklılıklar gösteren bir bölge.
Bursa. Kökleri Uludağ’dan şehre kadar uzanan dev ağacın altında çay içmek ya da kayak yapamazken düşmek. Osmanlı’dan bu yana gelen bir kültür mirasının üzerinde ilerleyen Bursa ise İstanbul’a denizden neredeyse hava kadar daha yakın. Bu ilginç bir durum çünkü İstanbul içi bir ulaşımın kıta değişimi içermesi durumunda 2 saati geçebildiği biliniyor, buna rağmen Bursa’dan İstanbul’a bu süreden daha az bir zaman içerisinde deniz üzerinden gidilebileceği de kafaları karıştırabilir.
Van. Doğu’nun Paris’ i olarak nitelendirilen şehir, yarım milyon civarındaki nüfusuyla sağ kanadın etkili oyuncularından. Bölge için iyi denebilecek sanayisi var, kaçakçılık gibi nüfusun ve ekonomik etkinliğin önemli bir kısmını oluşturan bir gerçeği var. Havaalanı var, Gölü var, vesaire.
Şehirlerden kısaca bahsettikten sonra, ülke içi göçlerle ilgili de birkaç veri faydalı olacaktır. 1950’ den itibaren en çok göç veren bölge Karadeniz olmuştur. 55’den sonra Ankara ilginç olarak göç alma bakımından İstanbul’u geçmiştir. 60’dan sonra en çok göç veren bölgeler Karadeniz, İç ve Doğu Anadolu Bölgeleri olmuştur. Bu göçlerle İstanbul’un 5’ de biri, Ankara (%12) ve İzmir’in (%8) ise 10 da biri göçmenlerden oluşmuştur. 70’den sonra ulaşım imkânlarının da artmasıyla, uzun mesafeli göçler hız kazanmıştır. 80’lerden itibaren Karadeniz en çok göç veren bölge olma özelliğini yitirmiş, bu unvanı Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri almıştır. Göç toplayan temel yer İstanbul ve Kocaeli’ dir. 85’den itibaren turizmin gelişmesini takiben, Ege ve Akdeniz kıyı şeridi boyunca uzanan şehirlere %10’luk bir göç etkisi olmuştur. Bu nüfus, genel olarak Doğu illerinden Batıya doğru yer değiştiren, deniz manzarasıyla tanışan insanlardan oluşmaktadır.
Doğu illerinden ve kırsaldan fazlaca göç alan sahil kentleri (İstanbul, İzmir, Antalya…) suç oranı bakımından Anadolu ortalamasını geçmektedir. Bunda, memleketinde tutunamayan, geçinemeyen, orada maddi ya da manevi sorun yaşayan, psikolojik olarak hasarlı, düşük eğitim ve kültür seviyesindeki bireylerin pat diye gelip, anakent yaşamına katılmaları etkili olmuştur. Dağdan inip, şehre adapte olamayan bu bireylerin sayıca çok olması da, şehrin mevcut çarkının bunları öğütmesine (eğitmesine) değil, çarkların eğrilmesine yol açmıştır. Toplum yapısının temel işlevlerinden biri, çıkıntı diye tabir edebileceğimiz eksiği olan ya da fazlası olanların ortalamaya doğru çekilmesidir. Bu iki yönlü otomatik çalışan, yazılı kuralları olmayan sisteme kolay iki örnek vermek anlaşılmasını kolaylaştırabilir: Maddi durumu kötüleşen bir aileye komşuların yemek getirmesi, ya da otobüste cep telefonuyla konuşan, sıraya ‘kaynak’ yapan birinin herkes tarafından rencide edilmesi, gibi…
Bir büyükşehir, insanlardan oluştuğu için, vatandaşlarının ortalama karakteri, şehrin genel karakterini oluşturur. Bunun gözlemlenebileceği en kolay ortam ise trafiktir. Araç içerisindeki sürücülerin davranışları, toplumun genel görgü, ahlak, saygı ve sevgi anlayışları hakkında sağlıklı bilgiler verir. Trafiğin genel gidişatı, yolların ve yoğunluğun durumuna, coğrafyanın, sıcaklığın durumuna göre değişiklik gösterse de temelde ciddi farkların olduğunu bilmek gerekir.
Ankara’da bir yayaya yol vermek gayet normal bir davranışken, bazı şehirlerdeki yayalar ‘Acaba ezecek mi’ diye sürücünün gözünün içine bakabilir. İstanbul’da araç sürücüsü olsun, yaya olsun, burnunu sokmadan yol alması mümkün değildir, o yüzden bu davranış gayet normal hale gelmiştir. Ancak bu davranışı Ankara’da yaparsanız, ciddi anlamda ayıplanırsınız. Ankara’nın kolay işleyen trafiği, insanları da sakinleştirmektedir. Bunun tam tersi etki İstanbul’ da görünür. Zaten ilerlemeyen trafik ve herkesin bir yerlere yetişme telaşı birleşince hengâme kaçınılmaz olur.
İzmir ve Antalya gibi ‘turistik’ şehirlerin insanı da ister istemez sıcak kanlı olacağından trafikte gereksiz bir heyecan, hatta bir tutku vardır. Işıkta önce kalkmak isteyen insanlardan, ne kadar iyi araba sürdüğünü göstermek isteyenlere çok farklı tiplerle karşılaşmak mümkündür.
Konya, her ne kadar huzur dolu bir şehir gibi görünse de, ‘Google Trends’ istatistiklerine göre arama motorunda pornografik içeriğin en çok tıklandığı illerden biridir. Düzenli, geniş yaşamların altında hasta bireyler yatmaktadır. Trafik saygılı gibi görünür ama en ufak bir yanlışta kavga yakındır, insanlar patlamaya hazır birer barut fıçısı gibidir.
Karadeniz yolları ise fıkraları aratmayacak derecede eğlencelidir. Yolların tehlikeli olmasını önemsemeyen ve ‘Ölüm, ölüm nedir gülüm, ben senin için yaşamayı göze almışım’ anlayışıyla hareket edenler, kitlesel bir komediyi oluşturur sonrasında. İnsanı gibi trafiği de kıvraktır Karadeniz’in, öyle olmak zorundadır da, çünkü yolları da tepeler arasından kıvrılarak ilerler, başka türlü değil.
Diğer şehirlerin genel yapısından ve trafik düzenlerinden kısaca bahsettikten sonra, her yerden, her şeyden ve herkesten birer parça alarak oluşmuş İstanbul hakkında genel bir fikir edinilebilir. ‘Ortaya bir karışık’ diye özetlenebilen Dünya kenti aslında hiçbir şekilde özetlenemeyecek kadar karmaşıktır.
İstanbul’ un trafik anlamında, sosyal düzenini özetlemesi açısından dikkat edilmesi gereken noktası, ‘düzenli kaos’ tur. 2 kıta şehrinde gerçekten bir kaos yaşanmaktadır, her anlamda. Daracık ve kıvrımlı sokaklar, ters yön kavramı olmayan ve karınca yuvasını andıran rotalar, bütün yolların gelip de 2 köprüde düğümlenmesi, bu kaosun küçük örnekleridir. Esasında trafik sadece araç sürücüleri için geçerli de değildir, yürürken bile trafik vardır İstanbul’da. Etrafınızdakilere neredeyse çarpa çarpa yürürsünüz, artık bu o kadar çok sayıda olur ki, pardon demeye bile gerek görmez insanlar. Bu da İstanbulluyu görgüsüz olmaya, en azından görgüsüz gibi görünmeye iten sebeplerden biridir. Yola burnunu sokmayınca o yola hiç giremeyeceğinizi bildiğinizden, herkes gibi siz de böyle davranırsınız. Ama bu sizin açıkgözlülüğünüzden ya da hak tanımazlığınızdan kaynaklanmaz. Burada düzen budur, yaşam tarzı budur, hızı budur. Eğer ayak uyduramazsanız, yerinizden kıpırdayamazsınız bile.
İstanbul’un diğer Anadolu kentlerinden temel farkı, hızıdır. Bu hız, insanlar istese de istemese de hepsinin yaşam tarzına enjekte edilmiştir. Elleri trene bağlı insanlar gibidirler hepsi, eğer koşmazlarsa dizleri üzerinde sürükleneceklerdir, bu da hiç hoş olmayan bir tecrübe demektir. Uzun yıllar İstanbullu bir tanıdığım, Anadolu’nun huzur dolu kasabalarından birinden gelen arkadaşını gezdiriyor. Arkadaşı artık dayanamayıp ‘Tamam da niye koşuyorsun?’ diye haykırınca fark ediyor durumu. Koşuşturmaca, bir İstanbullu için yemek, içmek kadar bir hayat standardı olmuş. Kiminin hızı yetiyor, kimin yetmiyor, kiminin de fazla geliyor. Ancak her insan için bunun yıpratıcı etkisi olduğunu bilmek gerek.
İstanbul, aslında biraz da yaramaz bir çocuk gibi. Ödevini tam yapmayan ama zeki… Gözünüzün gördüğü bir yere gitmeniz saatlerinizi alabiliyor, her türlü pisliği, düzensizliği, keşmekeşliği, gürültüsü, dumanıyla sizi yıpratıp hayattan bezdirebiliyor ama bazen de o kadar güzel oluyor ki, unutturuyor bütün çektirdiklerini size. Özür diler gibi duruyor karşınızda, duruluyor. Siz de duruluyorsunuz tabi, beyninizdeki bütün birikmiş elektriklerin boşaldığını hissedebiliyorsunuz. Ancak gündelik yaşamda bu ‘an’ları yakalamak kolay değil. Alışkanlık gözlüğü öylesine kapatıyor ki insanların gözlerini, bu hava deliklerini fark etmek için çaba sarf etmeye bile üşenir hale gelebiliyor insanlar. Ancak yolunu bilen, katlanabilen, dayanabilen için tercih edilebilir bir yer İstanbul. Akşam mesaisinde de çalışıp, daha fazla maaş almaya benziyor İstanbul’da yaşamak. Azla yetinip, mutlu olabilenler içinse dayanılması mümkün olmayan bir azap merkezi aslında. Bu yaramaz çocuğa herkes katlanamaz, diye bağırıyor her saniyesi zaten.
Gece yarısı bile kilitlenen yollar, sabaha kadar hiç boşalmayan otobanlar size sürekli yalnız olmadığınızı hissettiriyor. Gece uyumayan bir şehir İstanbul… Kendi içinde de farklılaşmış, gruplaşmış. Anadolu daha sakinken, Avrupa daha hareketli… Boğazın bir tarafı diğerine göre daha ‘Avrupalı’ . Kendi içinde ikilemleri barındıran bir yer. Bebek’te önünde Ferrari ve Porsche marka araçların park ettiği, boğaz manzaralı lüks dükkânlardan birkaç kilometre ötede fosseptik kokan mahalle araları ve gecekondularla karşılaşabilirsiniz. ‘Memur bey, şu U atılmazdan U atabilir miyim?’ diye sorduğunuzda ‘Bari önümde atma’ deyip göz yummak için devam eden polise ancak İstanbul’da rastlayabilirsiniz. Tüm bunlar, bahsettiğimiz diğer büyük şehirlerden bile gelseler, yeni gelenleri şoke edecek derecede ciddi, saçma şeylerdir. Bomboş Ankara otobanından gelirken İstanbul’a yüz kilometre kala trafiğini görmek, tek bir trafik ışığında bile 15-20 dakika beklemek, geç saatlerde de olsa köprüye doğru gidemezken Matrix’deki sentineler misali kilometrelerce uzanan kırmızı ışıkları izlemek, insanların karınca sürüsü gibi sürekli bir yerlere koşuşturduğunu görmek yeniler için kolay kabullenilebilir şeyler değildir.
‘Neden koşuyorsun’ sözünün sahibi gibi, henüz İstanbullulaşmamış insanlar, tüm İstanbulluların deli olduğu kanaatine rahatça varabilir, haklılardır da. Çünkü böylesine karmaşa içerisinde her şey normalmiş gibi yaşayan milyonlarca insan vardır. Neredeyse hiçbirinin de ‘gıkı’ çıkmamaktadır. Bunda aslında insana verilmiş, mucize niteliğindeki sabır ve dayanma gücünün kapsamı etkilidir. İçinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun, insan bunu problem yaşasa da, bir süre sonra kabullenebilmekte, sürekli sorgulamamaktadır. Bu elbette akılcı olan çözüm değilse de, bireyin ruh sağlığı için en olumlu olan yöntemdir.
Hem zeki hem de yaramaz çocuk, İstanbul, hem güzel hem de çirkin kokular barındırmaktadır. Bir yaratılış nimeti olarak kötü kokulara bir süre sonra burnumuz alışıyor ve dolayısıyla olumsuzluklara her an, onları ilk algıladığımız zamanki kadar ‘uç’ tepki vermek, sorgulamak zorunda kalmıyoruz. Bu iyi bir şey… Ancak aynı şekilde güzel kokulara da alışmamız tehlikesini beraberinde getiriyor. Düşünmediğimiz sürece aklımız belki sağlığını koruyabilir ama eğer İstanbul’un güzelliklerini fark edemeden yaşarsak, iyi şeyleri atlarsak, bu büyük şehrin götürülerine ne vücudumuz ne de ruhumuz dayanabilir.
- Burak Bakay
Köşedeki tüm yazılar :



















