İkna Odaları
Şubat 6th, 2008
17-18 yaşındaki örtülü kızları ikna odasına alarak başını açmaya zorlamak, okul kapısında saçına yapışıp örtüsünü çekmek özgürleşme; insanları zorunlu olduğuna inandıkları dini yaşayış biçiminde serbest bırakmak ise gericilik oluyor.
Türban dedikleri saçı göstermeyen her türlü başörtüsü. Sabit bir tanımı yok. “Şu şekilde örtersen türbandır, şöyle bağlarsan şu partinin, böyle bağlarsan bu ideolojinin simgesidir.” diye bir tanımlamada bulunamıyoruz. Halbuki bir şey, bir obje, bir giyim tarzı siyasi simge ise bunun ne olduğunu bilebilmek icap etmeli öyle değil mi?
Bizdeki uygulama nedir peki? Birincisi kesinlikle kanunda bu yönde bir yasak yok. İkincisi ise, siyasi simge diyerek çizdiğimiz çerçeve saçı göstermeyen her türlü örtü biçimi. Şu yeni kanun çıkana kadar; çeneden, çenenin altından, ilerisinden; iğne ile, düğümle, cırt cırtla… her türlü örtünme biçimi siyasi simge sayılıyor.
Gerçekten inanılmaz. Malezya’daki bir Müslüman, Ürdün’deki bir kadın, Kanada’daki tesettürlü biri.. Dünya üzerinde varolan tüm tesettürlü Müslüman kadınlar ve muhtemelen Sihler, bizim gözümüzde siyasi amaçlarla başlarını örtüyorlar. Hepsi 28 Şubat döneminin Refah Partisi destekçileri. Siyasi simgeden kasıt bu, açıkça konuşalım, siyasi olan Refah Partisi ve Milli Görüş cephesi, simge de başörtüsü.
Demek ki dünyada beş yüz milyona yakın kadın fiilen, başlarını örterek Milli Görüş’e destek veriyor.
Saçma mı? Değil. Çünkü bu insanlar da ülkemize geldiklerinde üniversitelerimizden içeriye sokmuyoruz; kamu hizmetinde bulundurmadığımız gibi kimi zaman bu hizmeti dahi alamıyorlar.
Aslına bakarsak başörtüsüne türban adı altında siyasi simge gerekçesi ile getirilen yasağın görünür sebepte içinin boş olduğunu hepimiz biliyoruz. Tesettürlü insanların ve aile üyelerinin, eşlerinin, çocuklarının ve ebeveynlerinin son seçimde AKP, MHP, FP, DP, BBP’nin bağımsızları gibi çeşitli partilere oy verdiklerini de biliyoruz. Bu partilerin toplam oy oranı %70′e dayanıyor.
Bir ülkede toplamda insanların %70′inin oyunun alan 10′a yakın siyasi partinin, aralarında bir ittifak veya koalisyon dahi kuramayacak denli mesefali olmaları da göz önünde tutularak, seçmeninin başörtüsünü dini inançları nedeni ile değil de siyasi simge olarak kullandığını iddia etmek ya basiretsizlikten ya da gerçek niyeti gizlemekten ibaret olsa gerek.
Bir insan üniversiteye başörtüsü ile de, Haç ile de, kippa ile de girebilmeli. Bu laikliğe aykırı değil, olması da mümkün değil. Öğrencinin devlet ile hiç bir alakası yok. Öğrenci devleti temsil etmez, devlet adına hizmet vermez, kamu gücünü kullanmaz. Öğrenci bir kişidir, bireydir. Birey olarak Anayasa temelli temel hak ve özgürlükleri vardır. Bu özgürlükler arasında dilediği dini veya felsefeyi benimseme, yaşama hakkı vardır. Devlet de bu özgürlüğünü korumak zorundadır.
Bugün sıra arkadaşımın Haç takması benim üzerimde baskı oluşturmaz. Ön sırada oturanın cebinde Buda heykeli çıkarması ve ders aralarında çıkarıp dua etmesi devlet düzenini etkilemez. Sol yanımdaki arkadaşın okula kippa ile gelmesi beni rencide etmez. Arka sıradaki arkadaşımın başını örtmesi beni beş vakit namaz kılıp oruca zorlamaz.
Laiklik bireye değil, devlete özgü bir kurumdur. Birey din ve devlet işlerini ayrı kulvarlarda yürütme durumunda değildir, çünkü birey; devlet adına karar veren veya devleti temsilen hareket eden bir kurum olamaz. Öyleyse, devlet işlerini bir şeylere bulaştırması ihtimal dışıdır.
2008′de halen birilerinin yasakların sürmesi için mitingler düzenlemesi ülkemiz için utanç verici.
Sayın Rektör’ün beyanatı da insanların dini yaşayış ve düşüncelerine göre ayrım yapmak ve muamelede bulunmaktan, bu temelde görevini kötüye kullanacağını belirtmekten dolayı suç unsuru bulundurmaktadır. Umarım yetkili makamlar gerekli çalışmaları başlatmışlardır.
Şimdilik bu imkanın tanınması, yasak mağdurları açısından ferahlatıcı. Fakat hak ve özgürlükler emzikle verilir gibi azar azar sunulamaz veya “bu kadarına şükredin siz” denilemez.
Hükümetin tutumunu yanlış buluyorum hukuki açıdan. Laik bir ülkede kanunda, hele anayasada, bir dine yönelik hükmün yer alması kadar saçma bir şey düşünemiyorum. Şu anki uygulama, yani yasak, başlı başına bir ayıp; bunu düzeltmeye giderken gidilen yol ise bataklık, iyice karışıyor. Bunu onlarca hukuk otoritesi düşünemiyor mu parti içerisindeki, eminim ki çok daha iyi farkındalar fakat oy kaygısı, yaklaşan yerel seçimler ve bunalan gündem hem MHP’yi hem de AKP’yi böyle bir siyaset gütmeye itti.
Karakaş hocamızın, Fehmi Koru’nun, Sami hocanın (Selçuk), Ergun Özbudun’un ve Mehmet Altan’ın görüşü bu yönde. Hepsi de daha önceki ülke gündemini meşgul eden konularda yaptığı açıklamalar ile özgürlükçü, demokrat kişiliklerini ön plana çıkarmış olan, insan haklarına saygı duyan vatansever insanlar. Dolayısı ile “kasıtlı” konuştuklarını düşünen yoktur sanırım.
İlk olarak hükümetin bunu daha geniş bir reform paketiyle sunması gerekirdi. Altan hocanın dediği gibi mesela 301 ile beraber büyük bir değişiklik ile düzenleyebilirdi. Tek başına düzenlenmesindeki sakıncayı sorabilirsiniz. En önce mevcut iktidarın gizli hesapları olduğunu iddia edenlerin ve buna samimi olarak inananların elini güçlendirmiş oldular. Sonrasında ne yasakçıları ne de mağdurları tatmin etmeyen, bir ayağı kırık, tabir yerinde ise ucube bir çözüm getirildi. Bu şekilde ne kadar götürülebilir bilemiyorum. Yine dedikleri gibi, kanunda falan dine ait bir örtünme biçiminin yer alması laikliğe ters düşmektedir. Öyleyse artık Yahudiler için ayrı, Hristiyanlar için, Budistler için apayrı düzenlemelere gitmemiz gerekecektir. Bu nedenle de, kanun önünde herkes eşittir ilkesi uyarınca Anayasa Mahkemesi’nin kanun maddesi olarak gelirse bozacağına inanıyorum. Çünkü Müslüman olmayanlar ve olanlar olarak üniversite öğrencilerini ayırmaktadır en başta. Kaldı ki, mevcut tasarı artık başörtüsüne kanuni bir de yasak getiriyor.
Şöyle ki, gerçi farkındasınızdır; artık fiyonksuz başörtüsü kanunen, hele bir de Anayasa’ya eklenirse Anayasa tarafından bizzat yasaklanacak. Neden mi? Çünkü kanunu koyucu bir kıyafet tasviri yapma sureti ile ancak o şekilde giyime izin veriyor demektir. Böylece sadece ve sadece Anayasa Mahkemesinin ucu açık bir karar gerekçesine dayanan bu haksız yasak; kanunun koruyucu ve buyurucu kanatları altına girecektir. Bugün herhangi bir rektör, isterse, derslerde başörtüsüne serbestlik tanıyabilir; sadece YÖK’ün yönetmeliklerinde biri iki değişikliğe bakar. Ama artık, istesen de izin veremezsin, verirsen de suç olacaktır. Bu suç da YÖK tarafından kovuşturulan idari bir vakıa değil, bizzat yargı organları tarafından incelenmesi lazım gelecek ağır bir ihlal olacak.
İkincisi, zamanlama insanın aklını çeliyor. Neden eğitim yılının bittiği yaz dönemi seçilmedi de kışın ortasında kimi okulların tatilde kimilerinin de tatil öncesi finallerinin (eğitiminin) sürdüğü bu hiç bir özelliği olmayan döneme denk düştü? Yazın uzun bir zaman diliminde, aceleye de getirilmeden, daha makul bir düzeyde tartışılarak daha güzel bir sonuç elde edilebilirdi. Akla bir tek yerel seçimler geliyor.
Eğer ki bu da doğru ise, yine Altan hocamızın dediği gibi düpedüz siyasi kaygılar güdülüyor demektir. Yani samimi kaçmamaktadır.
Fehmi Koru’nun da güzel bir sözü var; ülkemizde “anlaşma” ve “uzlaşma” denilince her iki tarafın da taviz vermesiyle varılan nokta anlaşılıyor. Halbuki uzlaşma “doğru olanın” bulunması, tarafların ikna ile doğruya ulaşmasıdır. Bu konuda da olan budur, başörtüsü sorununda her iki taraf da tavizler vererek ne idüğü belirsiz bir şey icat ettiler: Tavşan Başörtüsü. Biri yasağı “e hadi biraz kaldıralım” dedi, diğeri de “madem öyle tamam tavşan olsun, kalanı olmasın” dedi.
Bu fikirlerin hiç biri benim değildir, bir suçlama olacaksa da isimler yukarıda, bana karışmasın kimse.
- hnnvansier
r.o. konoko
Kaynak :
Köşedeki tüm yazılar :



















