Ava giden avlanır

Kasım 15th, 2005

- bir bisiklet gezisinde av olmanın ne demek olduğunu yaşamak

. Bu yazıyı okurken dinlemenizi tavsiye ettiğimiz parçayı indirmek için tıklayınız :
Se7en soundtrack - 1.997 kbyte

Alien vs Predator filmi üzerine bir de birkaç gündür oyununu oynamaktaydım. Tam da “Av-avcı” psikolojisi içime işlemişken -10 lu derecelerde haftasonunu bir bisiklet gezisi ile değerlendirmenin gayet mantıklı olabileceğini düşündüm. İyice giyindikten ve ekipmanı tamamladıktan sonra kendimi Hacettepe Üniversitesi Beytepe kampüsü sınırlarından içeri, “Vahşi doğaya” doğru bıraktım.

Gayet keyifli ve hızlı bir patika inişinden sonra (Dust and Mud 3) Hacettepe Gölü’ne geldim. Buradaki asfalt mekanda biraz turlarken bir güvenlik görevlisi gördüm. Elinde av tüfeği vardı. Yerli yapım. Biraz muhabbet ettik, önceki günlerde başka güvenlik görevlilerinin göldeki balıkları yiyen bir su samurunun peşinde olduklarından haberim vardı. Ama bu av tüfeğinin amacı caydırıcı güçtü…

Caydırılmak için böylesine bir ateş gücüne neyin ihtiyacı olabilirdi ki? Sohbet esnasında bir grup “kaliteli” köpeğin arazide mevzilendiğini ve etrafa terör saldığını öğrendim. Ayrıca soğuk arazi ve iklim şartları yüzünden açlıktan dolayı daha da saldırganlaşmıştı normalde pek problem olmayan bu etçiller.

Hayattaki önemli amaçlarından biri “ısırmak” olan bu hayvanlarla arazide gerek tek başıma olsun, gerek grupça çok sefer karşılaşmıştım ve artık kendimi herhangi bir pozisyonda rahat hissedebiliyordum çünkü çoğunun davranışını tahmin edebilip, ona göre kendimi(zi) ayarlıyorduk. Şimdiye kadar başımıza bu yöntemler sayesinde bir zarar gelmemişti. “Av ve avcı” konulu kısa sohbetimizden sonra “Bana müsaade” diyerek güvenlik görevlisinin yanından ayrıldım.

Hafif sis ve batmaya yaklaşan kış güneşini biraz izledikten sonra geri dönme vaktinin geldiğine kanaat getirdim. Geldiğim patikaları kullanarak geri dönecektim. Yavaşça Bilkent’e doğru yöneldim. Hacettepe gölünün yanındaki tehlikeli patikaları dikkatle ve yüzüme sıçrayan çamurları dikkate almadan geçtim.

Daha sonra yapışkan ve tekeri kilitleyen ıslak topraktan kaçmak için çıkış yolu olarak bitki ve yapraklarla yüzeyi korunmuş patikaya yöneldim. Son derece sık bitki örtüsü arasından ilerlerken, aklıma olmayacak kötü düşünceler gelmişti.

“Caydırıcı güç” “Av-avcı” “Av tüfeği” “Korku” kelimelerinin beynimde yankılanmasına sebep olan ve beni tedirgin eden belki de kulaklarımdaki Se7en filminin muhteşem film müziğiydi.

Bu etrafı son derece pusuya uygun ve 20 metre ötesini sisin ve karanlığın da etkisiyle görülemeyen, yokuş yukarı ilerleyen kıvrımlı patikada kendimi son derece tehlikeye maruz hissediyordum. Herhangi bir problemde, kaçıp kurtulabileceğim hiçbir yer yoktu ve tamamen tuzağa düşürülmüş olacaktım. Sisin etkisi ve zaten çoktandır görünmeyen gün ışığının iyice azalmasıyla iyice mistik bir ortam oluverdi.

Etraftaki sesleri daha rahat algılayabilmek için müziğin sesini biraz kısıyorum ama bu tedirginlik ve adrenalin hoşuma gittiği için tekrar tekrar Se7en kulağımda cızırdamaya devam ediyor. Hangi ağacın tepesinde beni termal kamerayla izleyen bir predator var diye içimden geçirirken, birkaç on metrelik açık alandan son derece gürültülü havlamalarla en az 5 adet beyaz kürklü preadator’ün bana doğru koşarak geldiğini gördüm.

“Cloaking Device” larını kapamış bir şekilde hızla üzerime gelen avcıların sayısını 4-5 den sonra saymayı bırakarak ne yapacağıma karar vermek durumunda kaldım. Kesinlikle ileri gidemezdim, çünkü yol zaten yokuştu, çamur ve benzeri engellerle hiçbir şansım yoktu. Olduğum yerde de duramazdım, çünkü sayıları oldukça fazla olan bu “predator” lerin arazisine ayak basmıştım, etrafımı sarabilirlerdi ve hemen oradan çıkmam gerekiyordu. Genelde Predatorlere karşı insanların kullandığı son derece teknolojik aletlerden bende yoktu, kendimi koruyamazdım. Elimdeki en teknolojik saldırı aleti mavi bir pompaydı. Kaçma modunda olmasa da sakin bir geri dönüş yapmaya (çaktırmamaya) çalışarak yoğun çamların arasına tekrar girdim.

Kulaklığın tekini çıkardım ama hala beni tedirgin eden müziğin ve yaşadığım bu anın tadını çıkarmak istercesine hala bir yandan parçayı dinlemeye devam ediyordum. Köpeklerin havlaması biraz azalmıştı ama arkamda olduklarını biliyordum. Bir an önce görüş alanlarından çıkmalıydım. O zaman muhtemelen peşimi bırakacaklardı. Ama çamların arasında bilmediğim bir yola (!) sapınca dalların etrafımı bir duvar gibi çevrelediğini gördüm. Şimdi gitmem gereken tek bir taraf vardı. Sağımda ve solumda resmen kapana kısılmış hissi veren yoğun dallar arasından gelen beyazlıkları görebiliyordum.

Yolla en ufak bir ilgisi bile olmayan bu otların, dalların kapattığı boşluktan ilerlerken, hiç bilmediğim bir yere doğru gittiğimin farkında değildim ve eğer bir çıkmaza ulaşırsam, tek çarem “Avcılara” karşı saldırıda bulunup, üzerlerine sürmek kalacaktı, aksi takdirde etrafımı sarıp beni akşam yemeği yapabilirlerdi. Böylesine çılgın birşeyi düşünmek bile istemiyordum. Yer yer bisikletten iniyor ve öyle devam ediyordum, koşar adımlarla yoğun arazide dik yokuşta bir de bisikleti taşımak zorunda kalırken iyice yorulmuştum, nefes verirken çıkan buhar güneş gözlüklerimin ardında ne olduğunu göremez hale getirmişti.

Gözlükleri çıkarıp arkama baktığımda ilk noktaya göre yüzlerce metre ilerlemiş olmama rağmen hala Avcıların peşimi bırakmadığını farkettim. Ağaçların arasından çıkan sürü yeri biraz kokladıktan sonra ve benle göz göze geldikten sonra geldiğim yolu aynen takip etmeye başladılar. Hızlanan müzikle beraber işin ciddiyetini anlayan ben “Av olmanın” , “Korkmanın” ve “Adrenalinin” ne demek olduğunu anlamaya başlıyordum.

Dallar ve ağaçlar tarafından çerçevelenmeden önce bir medeniyet bölgesine (asfalt, beton, bina, insan) ulaşmak için dua ediyordum. Bir gözüm ise sessizce ve hızlıca aradaki farkı kapayan avcılar üzerindeydi. Araya başka nesneler girince daha da paronaya olup “roaaaargh” diyerek önüme atlayacaklarını düşünmemeye çalışarak tempomu saniyede 3 kere atan kalbime rağmen artırdım. Birkaç kilometre boyunca peşimden ayrılmayan bu hayvanları buna iten neydi? Onları bu kadar sinirlendirecek ne yapmıştım ve eğer şu anda karşımda duran Hacettepe kampüsüne zamanında ulaşamamış olsaydım neler olacaktı?

Son pedal ve adımları bitmiş vaziyette atarken asfalta ayağımı bastım. Aşağı baktığımda hala tam benim gittiğim yerden metre bile sapmadan bana doğru gelmeye çalışan sürüyü gördüm. Yeri biraz daha kokladıktan sonra kafalarını kaldırıp bana baktılar. Göz göze geldik. Av ve avcının göz teması… Güneş gözlüğümün buharını ve üzerindeki çamurları temizledikten sonra yere tükürdüm. Müziğin sesini sonuna kadar açtıktan ve karşılıklı olarak “Tekrar görüşeceğiz…” dedikten sonra soğuğa doğru ilerledim. Bugün av bendim, avcı ise onlardı… Hiç de keyifsiz bir deneyim olduğunu söyleyecek değilim ama tam anlamıyla bir korku filmiydi… Rahatsız edici ve eğlenceli…

- Burak Bakay

Köşedeki tüm yazılar :

09 | toz ve çamur


Köşeler

En Son Yazılar