Ekim
2006
Yazmak Üzerine Bir Kitap…
BEYAZ KALE
Bence Orhan Pamuk’un Kar’dan sonra en sıkıcı kitabı ama kitabı çekici kılan roman kısmı değil, yazarın sonuna düştüğü notlar. Kitabın sonunda Pamuk’un roman yazmak ve Beyaz Kale üzerine yazdıkları kitabı alelade bir kitap olmaktan çıkarıp yazma serüveni ve romancılık hakkında bir kitaba dönüştürüyor. Yazarın ağzından kendi romanının analizini dinlemek ve işin kontorülünün nasıl elinden çıktığını, yaptığı göndermeleri, kullandığı kaynakları rahat rahat gözlemleyebiliyor olmak yazarla okur arasındaki bağlantıyı kitabın sonunda da olsa güçlendiriyor.
Kitaplarını okumuş olanlar kitabın Sessiz Ev’deki Faruk Darvınoğlu karakterinin önsözüyle başladığını hemen farkedebilirler. Şahsen gerçekte de böyle birinin olup olmadığına dair şüpheye düşmedim değil ama yazdıklarını okuyunca hemen anlıyor yapılan hileyi insan. Kitabın sonunda yazarın da açık açık dile getirdiği gibi tarih romanı yazmanın zorlukları nedeniyle bu yola başvuruyor. Roman bir tarih romanı ve büyük bölümü padişahın çevresinde geçiyor ve yazarın olaylara müdahil etmek istediği pek çok olay ve kişi ne yazık ki herhangi bir zaman dilimine sığdırılamıyor. Bu yüzden Faruk Darvınoğlu arşivleri karıştırırken böyle bir eseri bulduğundan dem vurarak hikayenin tarihsel bir değerinin olmadığını çünkü gerçeklerle uyuşmadığını anlatıyor buna rağmen hikayeyi yayınlamaya karar verdiğinden bahsediyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi yazar biraz da abartarak bir de kitabı Faruk’un kardeşine ithaf ediyor. Yazar kitabın sonuna eklediği “Beyaz Kale Üzerine” adlı bölümde bunu dile getirmesiyle ve yaptığının ne kadar akıllıca olduğunu farketmemizle bizden hemen bir artı puan kazanıyor.
Karakterleri nasıl oluşturduğunu, kitabı yazmadan önceki ilk fikrinin de neler olduğunu anlatıyor bize. Böylece romanın nasıl aktığını, karakterlerin nasıl değişimler geçirdiğini ve hatta bir yerde romanın nasıl yazarın istediği yönlerden farklı mecralara kaydığını rahatlıkla gözlemleyebilmemizi sağlıyor. Yazarın dediğine göre kafasında ilk, bilim aşığı bir adamın yeni araştırmalarına kaynak sağlayabilmek için astronomiye de ilgisi nedeniyle nasıl müneccim olduğunu anlatmak varmış. Bu ayrıntıyı farketmek tabi ki de zor değil ama yazarın ağzından bunu duymak nedense heyacanlandırıyor insanı.

Ayrıca yaptığı göndermeleri de kitabın sonundaki bölümde gözler önüne seriyor. Attar’dan Katip Çelebi’ye, Evliya Çelebi’den Baron De Tott’a, Cervantes’ten Dostoyevski’ye kadar romanı yazarken yararlandığı bütün detayları sunuyor okuyucuya. Romanın analizini birinci ağızdan dinlemek gereçekten enteresan; eleştrimenlerin yapageldikleri gibi beğendiği ve beğenmediği noktaları okuyucunun gözüne sokma derdi yok yazarın; hatta kitabı beğendirmek gibi de bir derdi yok, severek yazan bir insanın yazmak üzerine fikirlerini anlama şansı elde ediyoruz. Tüm bu özellikleri Beyaz Kale’nin sıradan bir romandan ziyade “yazmak üzerine bir kitap” olmasını sağlıyor.
Her kitabında olduğu gibi bunda da bir üslup değişikliğine gitmiş tabi; kendinin de itiraf ettiği gibi esasında romanın kimin ağzından hikaye edildiği pek belli değil ki bunun da değişik bir hava kattığı yadsınamaz… Öyle veya böyle yazar kitabı etkili ve güzel kılmayı başarmış. Kim bilir belki de Pamuk’u bu kadar başarılı kılan, doğu mistisizmini postmodern bir üslupla bu kadar güzel harmanlamasıdır…