28
Ağustos
2007

UNUTMAK

Zamanımızın en çok duyulan şikâyetlerinden biri de unutmak ve beraberinde gelen dalgınlık. Buzdolabından aldığımız şişeyi masamızın üzerine koyup üzerinde çalıştığımız ders notlarını buzdolabına koymak sıradan hale geldi adeta.
            Kâinatta hiçbir şeyin sebepsiz olmadığı, insanın sahip olduğu özelliklerden bir murat beklendiğini bilirdim de “unutmak” ın da bir nimet olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Necip Fazıl’ın hocası Arvasi Hazretlerinin de dediği gibi “Akıl, akıl olduğunu bildiği zaman akıldır.”
            Her şeyi bildiğini zanneden ama hiçbir şey bilmediğini “unutan” aklımın sesini biraz kısıp hak dostlarının bu konudaki görüşlerine göz attım. Meğer “unutmak” da bir nimetmiş. Hem de ne büyük bir nimet… Bir düşünsenize hayat boyu yaşadığınız acıları kederleri hatırladığınızı. Gün gün ne yemek yediğinizi, kiminle ne konuştuğunuzu… Tanıştığınız bütün insanların isimlerini, okuduğunuz bütün telefon numaralarını, dün ne yediğinizi. Düşüncesi bile insanı ürpertiyor…
            Nimetin nikmete dönüşmesi de yine âdemoğlunun elinde. Sürekli beynimizi formatlarsak bu sefer de balıklardan farkımız kalmayacaktır. Ama biz bu nimeti de abartılı kullanmayı başarabildik. Mesela günde beş kez hatırlatılan davetin varlığını,  teşekkür etmeyi, kâinatın kullanım kılavuzunu düzenli olarak okumamız gerektiğini, vefayı, hoş görmeyi, affetmeyi ve Yüce Yaratıcı’nın huzurunda iki büklüm olmayı… Sonra seccademize unutturduk gözyaşının ne olduğunu… Ayaklarımıza nasırın ne olduğunu unutturduk. Gözlerimize geceyi unutturduk.
            Bizler istediğimiz kadar çalışalım, unuttuğumuz mukaddesat ise yerimizde saymaktan başka bir şey yapmayacağımız çok açıktır.