Haziran
2007
TEFEKKUR NASIL YAPILMALI?
Tefekkur herhangi bir mevzuda genis, derin ve sistemli dusunme manalarina gelir(KZT-tefekkur). Afaki ve enfusi olarak iki farkli tefekkur vardir. Afaki dedigimiz tefekkur, insanin disinda kalan yani Cenab-i Allah’in bir kitap olarak onumuze serdigi kainattaki kesreti gorerek onu vahdete baglama, genellestirme ve yorumlamasidir. Enfusi olan ise insanin vicdan mekanizmasini calistirarak Rabb’den gelen hususi televunleri ve tecellileri algilayip, onlari afak ile alakalandirma ve Yarataninin marziyatini anlama cabasidir. Burada bahsedilecek tefekkur, bir problemi halletme manasindaki degil de daha cok kainat uzerinden yapilan tefekkur manasindaki kullanimi olacaktir.
Kalb, ruh ve akil icin bir nevi gida sayilabilecek tefekkurun sistemli olmasi onemlidir. Sistemli bir tefekkur bir hammaddeyi alip onu isleyen bir makine gibidir. Makinenin bir tarafindan hammaddeyi verir, diger tarafindan urunu aliriz. Afaki tefekkurde hammaddemiz ise butun kainattir. Asa-yi Musa As gibi tefekkur asamizi nereye vurursak oradan ab-i hayat hukmunde olan marifet fiskiracaktir. Kur’anin bir tefsiri olan Risale-i Nurlar’da bunun Kur’anin bize ogrettigi bir metod oldugunu goruruz.
“Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dahilî cihetinde çalışmış, kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Adeta Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…
Hem Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, herşeyde bir pencere-i marifet açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûp olmayıp galebe etmiş.”
Bu sistematik uzerine soylenecek cok soz var ama burada simdilik sadece dort esastan bahsedilecek. Bu dort esasi Bediuzzaman Hazretleri soyle ifade ediyor:
“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim… Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır.”
Niyet
Her tefekkurun bir niyeti vardir. Bu niyet ya esyayi ve mevcudati anlamaya calismak yada onun Yaraticisini tanimaya calismak seklinde olacaktir. Kainati anlamak mucerret olarak kalbi tatmin etmeyen bir niyettir. Ama kainata bakarak esma ve sifatlari ile mutlak olani anlamak, tanimak ve O’nun marifetine ulasmak oradan da muhabbetullah ve lezzet-i ruhani yamaclarainda gezinmek her yonuyle insanin kalbini ruhunu ve aklini tatmin edici bir niyettir.
Niyetin bir buudunu da kainat kitabindan yapacagimiz cikarimlari hayata gecirmek ve seriat-i fitriye ahkamina uymak olusturur ki takva’nin en genis bir tarifi de tedvini ve tekvini kitaplarin kanunlarina riayet etmektir. Bu babda Kur’an, peygamberlerin mucizelerini anlatarak teknolojinin ulasacagi yerlere isaret eder ve insanlari buna tesvik eder.
Nazar
Nazar, bakis, bakis acisi anlamlarina gelir. Burada kastedilen aksiyomatik bir bakistir. Ilk kabullerle alakalidir. Bizim tefekkurdeki niyetimiz madem ki Allah’i esma ve sifatlariyla tanimak ve marifetine ulasmaktir o halde O’nun varligini ve birligini kabul ederek tefekkure baslariz. Acaba var mi sorusundan ziyade, kuvvetli bir iman ile yani aksine ihtimal vermeyecek sekilde inanarak O’nun kainattaki suunat, sifatlari, esma ve ef’alini anlamaya calisiriz. Tabi bunun icin once enfusi olarak Allah’in varliginin vicdanda duyulup hissedilmesi gerekir. Bu noktada sahsimiz adina Kur’anin kusaticiligina siginmaliyiz. Kalbin zumrut tepelerinde,
“Mebdede herseyi Cenab-i Hakka istinad ettirme esaslarina gore sistemlestirilmeyen bir tefekkur, neden sonra Allah’a yonelip ve neticede O’nda mutenahi olmasina mukabil; ta bastan Halk ve Emir, herseyi O’na baglama esasina gore planlanmis bir tefekkur ise, sonsuza kadar hep yeni buudlariyla surer gider ve kat’iyyen inkitaa ugramaz.”
denilerek tefekkurdeki nokta-yi nazarin onemine vurgu yapilmistir.
Mana-yi ismi
Bir harfin isaret ettigi mana ile degil de o harfin ismi ile ona bakmaktir. Mesela kainata mana-yi ismi ile bakan biri O harfine baktiginda isaret ettigi zati degil sadece harfi gorur ve harfin ismi ile anlar. Masivaya yani Kainattaki esyaya esbab hesabina bakar ve hadiselerin arasindaki sebepler zincirini cozmeye calisir. Bunun icin kucuk parcalara ayirarak inceler. Bir aynaya bakarken aynanin camini gormeye calismak gibidir. Aynadan yansiyan guzellikler ve manalar ile ugrasmaz. Hem esyaya kendi hesabiyla baktigi icin incelemede manalari yitirir. Mesela suyu incelemeye calisan biri suyun iki H ve bir O dan olusan molekullerle oldugunu soyler, bunu soylediginde eger suyun rahmet arsi oldugunu hesaba katmaz ve mucizevi ozelliklerini bu iki atoma vermeye calisirsa bu sahis kainata mana-yi ismi ile bakiyor ve hata ediyor demektir.
Mana-yi harfi
Bu da kainatta esyaya ve hadiselere bakarken arkasinda yansittigi manalari gormektir. Butun kainatin maddesi atomlardan veya atomu olusturan notron, elektron, proton gibi parcaciklardan olusmaktadir. Bunlara harf dersek, bu harflerden elementler denilen heceler olusturulur. Bu hecelerden su, DNA, RNA, seker, hava vs. gibi kelimeler olusturulur. Bu kelimeler ile insan, agac vs. gibi cumleler olusturulur.
Mana-yi harfi ile kainata bakan birisi herseyi bu temel harflerle aciklamak ve o harfler ile karsiligini bulmak zorundadir. Bu bakis acisi kullanilinca sefkat, adalet, muhabbet, gadab, muavenet, lutuf, kahir gibi kavramlarin yok oldugunu gorecektir. Yani onun nazarinda esas manalar yok olacaktir. Bunun da tefekkurden istenilen neticeyi insana veremeyecegi asikardir.
Sonuc olarak, tefekkure denk ibadet yoktur. Bu tefekkure ulasabilmek icin de belli bir sistematigimizin olmasi gerekir. Kurbiyet ve akrebiyeti niyet ederek, Cenab-i Hakk’in esmasinin kainattaki tecellilerini okuyup bunu butun kainatta mutecelli oldugunun farkinda olarak bir nevi huzur kazanip, ic alemimizde muhabbetullaha vasita yapabilmemiz icin O’nun varligini ve birligini kabul ile tefekkur yoluna cikmamiz lazim.