4
Ekim
2006

Parlayıp Sönenler

Sadece şu anı yaşamak istesem de karşı koyamadığım bir güç beni yine çağırıyor. Geçmişin sihirli iklimi olanca cazibesiyle hayallerimi süslüyor. Alemdeki geçmiş ve gelecek her zerre yeniden hareketleniyor, olanca cürmüme rağmen ben de bütün zerrelerimle tanık olmak istiyorum olan bitene.
Yerimden kalkmamla birlikte mekan kayboluyor önce, kendimle yüzleşmem bütün gücümü yok ediyor. Benden kopan bir şey, yabancısı olmadığım, ama nereden geldiğini anlayamadığım bir şey bütün zerreleri kucaklıyor, sanki her zerre bana ait o aynada gösteriye başlıyor. Anlıyorum ben olmasam onlar anlamsız olacak, ama ya ben bu kargaşada nerdeyim? Hayır ayna çıkınca kalmadı benliğim. Ama? Halen yok olmamışsam, ben diyorsam? O halde O ben değil, ben O değilim. O’nun olduğu yerde ise ben yok. Garip bir denklem, akıl yol bulamaz buna, her ne desem yanlış olur. Aklımı çıkarsam da hevesim kalır, daha az güvenirim ona. Haddim değil ki her şeyi anlamak iyi ki gayb var da inanırım ona.
Fazla vakit kalmadı pes ettim bilmediklerim karşısında…
Kaldıramazdım zaten daha fazlasını, aczim miydi değiştiren sahneyi yoksa itirafım mı bilemedim. Zerreler aynada vücud almaya başlarken, bütün melekelerim yeniden şekillendi, ama artık herşey daha farklı görünüyor. Bana düşen taksim yapmak değilmiş varlıkta, doğru yorumlamakmış eşyayı gördüğünce. Yeniden etiyle kemiğiyle insan oldum, varlığı dost bildim, itirafımın şekillendirdiği her türlü organlarımla varlığı tarih penceresinden seyretmek için aynaya odaklandım…
Evet yine karşısındayım aynanın. Ayna benim için bir daha hazırlanırken, belleğimde dolaşmaya başlıyor İlahi buyruğun Hz Adem’e öğrettiği eşyanın isimleri. Belki de bu yüzden ne herşeyi anlıyorum ne de hiçbir şey bana yabancı geliyor. Zamanın kementleri yavaş yavaş bırakıyor beni, aynada bütün zerreler harekete başlıyor, ve ben sadece seyrediyorum…

İlk insanın dünyaya ayak basmasından itibaren insanlığın yaşamaya başladığı gelgitlerde bütün zerrelerimle bir bilince şahitlik ediyorum. Yükselen her medeniyet eşyaya ait tasavurlarıyla beni cezbediyor, çöken her medeniyet içler acısı perişaniyetiyle beni kahrediyor. Türdaşlarımı çok iyi anlıyorum; zaaflarımız aynı, melekleri geride bırakacak potansiyellerimiz de aynı. Asırlar, medeniyetler, milletler, kültürler insana ait herşey birbiri ardınca sıralanıyor ve ben hayallerimin takati kesilinceye kadar kâh gülerek kâh üzülerek seyrediyorum olan biteni. Haddi zatında üzüldüğüm her anda bile olayların iç yüzü başka şeyler fısıldıyor kulağıma…
Geçmişe ait her bir zerre yakalayabildiğim ölçüde bana yeniden vazifelerini gösteriyor. Şereflenen tek ben değilim, şuurlu şuursuz her varlık benimle birlikte cezbe halinde. Geçmişin de geleceğin de sahibinin olması en karanlık zamanları dahi aydınlatıyor gözümde. İstisnası olmaksızın yaşanılan her an tarihin sayfalarından çıkıyor, olaylara şahitlik eden bir iradeyi gösteriyor. Tarihi tekerrürlerin devri daiminde yenilenen her yüzyıl eşyaya ait taptaze yorumlar getiriyor.
Zaman bir an sabitleniyor, akış yavaşlıyor, insanlık kendine has duruşuyla günümüzdeki halini alıyor, aynadaki görüntüler kaç zamandır çalkalanıyor, zaman yeni şeylere gebe anlıyorum.
Seyreden değil sahiplenen olma arzum şiddetlendi iyice.
An’ı yakalamak kolay değil, geçmiş değil ki meyvesi şimdi yensin. Sebebi sonuçtan çekmek zorlaştı, hüküm sonuca denk oldu, işte imtihan diye buna denir. Eyvah, bir yeis dalgasıdır üzerime gelen, çaresizlik ağında kavrulmak vaktidir şimdi…

Kendime geldiğimde aklımda kalanlardır yansıyan buraya. Detaylar etrafımızdaki aynaların bizdeki izdüşümünde saklıdır. Kimine kitap demişler, kimine insan. Kimi hayallerimiz olmuş, kimi öfkelerimize sığınmış. Bazen geçmişe kaçmışlar bazen “gelecekten ne haber” sorarlar. Mütevazi bir simada açan goncalar olduğu gibi, tutkunun esiri olanlarda var. İsmi konan aynalar da var isim koyup kelimelere yön verenlerde. Hepsi orada ama…
İsteklerimiz açacak onları, güneşle parlayanların kendileri olmasa bile örtüleri aydınlıktır.
Yeis dalgası nedir mi dersiniz, işte ona ‘kesb’ in rüzgarı diyoruz…
20 Subat 2004