Şubat
2008
On Adımlık Mutluluğun Ardından…
25 Şubat pazartesi günü yaşanılan üzücü bir hadisenin üzerine gayr-i ihtiyari, duyguların ağırlığı altında ezilirken kaleme alınmış bir yazı… Paylaşmak istedim. Dualarınızı esirgemeyin…
“Bu günü kutlamalıyız”, “Bugün tarihe geçmeli” şeklinde cümlelerle birbirimize şaka yollu latifeler yaparken, tarif edilemeyen, kaynağını bilemediğimiz bir sevinç vardı içimizde. Sabah “Hala eski uygulama geçerli” demişlerdi ama öğlen vakti mescidde sevindirici haberi almıştık. Yasak kalkmıştı. Başörtülerimizi artık takabilirdik. Hiç vakit kaybetmeden bize söylendiği gibi başörtülerimizi örtmüştük bile. Hala inanamıyorduk kampüste başörtülü dolaşabileceğimize… Ama işte beklediğimiz olmuştu. Başımızı örtmüştük ve kampüste artık örtülü olarak bulunabilecektik. Yıllardır hayalleriyle yaşadığımız, rüyalarını gördüğümüz o gün bu gündü. Öyle bir sevinç vardı ki içimizde ne kelimeler yeterdi anlatmaya, ne de gözyaşları…
Mescidin kapısını yavaşça araladık. İlk adımı atan ben olmuştum. Yanımdaki kardeşlerimden birisi ise “Abla yüzümdeki şu anlamsız tebessümü atabilsem çıkacağım ama yapamıyorum işte…” diye sevincini ifade ediyordu. Biz bu sevinçle belki 10 adım bile atamadık. Bir güvenlik görevlisi beliriverdi yanımızda ve gayet sert bir tonla “Hocam kimlikler” dedi. Biz ne olduğunu anlayabilmiş değildik henüz ki kendimizi rektörlükte buluverdik. Zamanında şapkalarımız sebebiyle müdavimi olduğumuz bu binaya bu kez örtülü olmamız hasebiyle getirilmiştik. Bir yanlış anlaşılma olmuş. Yasak kalkmamış. Anayasa mahkemesinin kararı belli olmadan, 17. madde değişmeden de biz okula başörtülü, onların ifadesiyle “türbanlı” giremezmişiz. Hakkımızda yasal işlem yapılacak, soruşturma başlatılacakmış. Biz derdimizi anlatmaya çalıştık ama nafile… Ne de olsa biz “türban”lıydık. Konuşmak haddimize mi düşmüştü? Bunlar da yetmemişti onlara… Öfkelerini üstü kapalı hakaret ederek kustular üstümüze… Ses çıkarmadık. Zira Üstad Hazretlerinin düsturunu biliyorduk. “Haksızlığı hak iddia edene karşı hak iddia etmek, hakka karşı hürmetsizliktir.” Galeyana geldi bazı arkadaşlar ama yatıştırmak zor olmadı onları. Biliyorduk ki onlar bunu istiyorlardı.
Sevincimiz yarım kalmış, boynumuz yine bükülmüştü. Hadiseye şahit olan birçok kardeşimizin de bizimle birlikte bükülmüştü boyunları… Hissetmiştik. Çaresizdik zira… Ve bu zalimlere karşı en kuvvetli silahımız duaydı. Onlarsa bütün inananlara gözdağı vermenin kendilerince haklı(!) sevincini yaşıyorlardı. Yer olarak kantinleri, kampusün muhtelif yerlerini değil de mescidin yakınlarını seçmişlerdi ve her ne kadar dille söylemeseler de bize “Öylesine güçsüzsünüz ki, bakın hiçbir şey yapamıyorsunuz. Biz ne istersek onu yapmaya mahkûmsunuz” diyorlardı.
Olayın şokundan kurtulamamıştık bir türlü. Anlayamıyorduk olan biteni… Önce içeri kabul ediliyor, daha sonra okulda “türbanlı” dolaştığımız için rektörlüğe götürülüyor ve hakkımızda soruşturma açılmakla tehdit ediliyorduk. Bu halleriyle oyuncaklarını şekilden şekle sokan bir çocuğu andırıyorlar nazarımda… Bu durumda oyuncak biz oluyorduk.
Onların bize ne nazarla baktığını anlayamıyorduk ama insan olarak görmediklerini de biliyorduk. Zira bunu staja gittiğim okulun girişinde beni tesettürlü görünce güvenliğe adeta çığlık atarcasına “Bu da ne?” diye soran bayan sayesinde daha iyi anlamıştım. “Bu kim?” dememiş de “Bu da ne?” demişti. Bense sadece tebessüm etmiştim bu soru karşısında… Güvenlik görevlisiyse benim stajyer öğrenci olduğumu ifade etmeye çalışıyordu. Sonra ne mi oldu? Hiç geç kalmadılar şikâyet etmekte ve okuldaki hocalarımız tarafından o dersten bırakılmakla tehdit edildik.
Yıllardır süren bir mağduriyet… Nereye gitsek ikinci hatta belki üçüncü sınıf insan muamelesi görmek… Neden? Çünkü örtülüyüm(z). Çünkü müslümanım(z). Çünkü onlara Cenab-ı Hakk ı, cehennemi hatırlatıyorum(z). Çünkü hesap gününden haber veriyorum(z). Çünkü onları “Ya doğruysa… Halim nice olur?” çıkmazına sokuyorum(z). Çünkü… Bu çünküler hiç bitmez aslında…
Biz onlara göre yaşamaması gereken mahlûklardık. Zira bizi insan nazarıyla görmedikleri gibi bakışlarıyla da “Siz bir böceksiniz” diyorlardı. Rabbim onlara ne nazarla bakıyordu acaba?
Yıllardır siyaset deyip, laiklik deyip Müslümanlara akıl almaz eziyetler etmişlerdi. Yakın tarih bunun en güzel örneği… Bir zamanlar o yüce insanı “Dini siyasete alet ediyor” diye suçladılar. Ardından gelen hocama “Devleti yıkmaya çalışıyor” diye iftira attılar. Şimdi de laiklik adı altında başörtümüze dillerini, ellerini uzatıyorlar. Mümine bir hanıma yapılacak en ağır işkencelerden biridir bu yaptıkları… Biz Rabbimize sığınıyoruz. Günü gelir Gayretullaha dokunur bu zulüm… O gün onlar kime sığınır acaba? Ve merak ediyorum başörtülü olarak o kampüse giren bir kız “öğrenci” onlara göre bilmem hangi siyaseti temsil ederken Che tişörtüyle dolaşan şahıslar hiçbir şeyi temsil etmiyorlar mı acaba? Che de kimmiş ki? Senin benim gibi bir insan işte… Hatta benden, benim gibilerden daha masum bir insan…
Onların ne istediğini ise 2 yıl kadar önce şahit olduğum iki öğretim görevlisinin konuşmasına kulak misafiri olduktan sonra daha iyi anlamıştım. Mescide gittiğim günlerden bir gündü. Önümde yürüyen iki hocanın ardında mescide doğru ilerliyordum. Mescidlerin bulunduğu yere gelmiştik ki erkeklerin kullandığı mescidden 2-3 kişi çıktı. Bense bayanların mescidine yönelmiştim. Hocalardan biri “Yıllardır uğraşıyoruz. Şunları bir türlü vazgeçiremedik şuralardan” mealinde bir şeyler söyledi. Ben bir yandan hocanın bu şekilde kahrolmasına sevinirken, bir yandan da neden bizimle uğraştıklarını düşünmeye başlamıştım. Evet, onlar bizi böyle bir okulda öğrenci olarak görmek istemiyordu. Bizler cahil kalmalıydık. Temizlikçi, hademe, amele vs. olarak onlara hizmet etmeliydik. Onlar da egolarını tatmin etmelilerdi. “Müslümanlar bizim ancak hizmetçimiz olabilir” diye nefislerinin kulağına fısıldamalılardı. Aslında küçük duruma düşen kendileriydi söyledikleri çelişkili sözlerle, hareketleriyle… Başında bandanası olan açık bir bayan öğrenciye daha bir iki gün önce “Ya sen çıkarsın sınıftan ya da ben deyip…” ardından sınıftakilerin “Anlayamadık hocam” demeleri üzerine o kız öğrenciye daha bir dikkatle bakıp “Kusura bakma ben seni tesettürlü zannettim” diyen hoca buna ne güzel bir örnekti.
Bizim üzerimizden kavga ediyor şimdi insanlar… Kimi “Hoş geldin türbanlı kardeş” diye afiş asarken, bir diğeri “Türban düzenlemesi gericiliktir” diyor… Bizse sessiz sedasız olan biteni izliyoruz bazen içimizden “Yeter artık” diyerek bazense bir iki damla gözyaşıyla… Bize fikir soransa neredeyse yok gibi… Bize düşen seyirci olarak kalmak… Bir de insanların enteresan bakışlarına maruz kalmak… Daha bir aşağılayarak, sizde nerden çıktınız der gibi bakıyorlar eskiden hiç olmadığı kadar… Rabbim aşağılamasın. O güzel nazarla baksın. Bu yeter bize…
Biz hizmet deyip girmiştik bu yola, bu kahredici zulme de bu sebepten katlanıyorduk, katlanıyoruz. Sabır dedik, sabrımız taştı, birbirimizin omzunda ağladık. Gücümüz bitti, birbirimizin sırtında devam ettik yola… “Okulu bırakacağım” diye ağlayanlar oldu vazgeçirdik. Hep içimizde bir ümit, “Bu gün kaç insana Rabbim seni anlatırız?”, “Kaç insanın kalbini bizim vesilemizle Sana ısındırırsın Rabbim?” diye içimizdeki buhranlara, çıkan kasırgalara aldırmamaya çalışarak yola devam ettik, etmeye çalıştık. Günü geldi
ayağımız kaydı, birbirimizin imdadına yetiştik, tuttuk ellerimizi… Hayırhahlık ettik birbirimize ama pes etmedik zira bize bu öğütlenmişti. Sabırla son nefese kadar rıza-ı ilahi uğruna koşturmak… Bu uğurda her şeyden, herkesten, belki tüm sevdiklerinden vazgeçmek… Birilerini cehenneme girmek pahasına cehennemden çekip çıkarmaya çalışmak… Yeri geldiğinde yangından insan kurtarmaya çalışırken, yanmak…
Şimdi bir ayeti fısıldıyoruz kalplerimize, ruhlarımıza… “Sizden öncekilerin maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalmadan Cennete giriverebileceğinizi mi sandınız?” Efendimiz(sav) e salât ve selamların en güzelini sunarken O(sav)’nun söylediği o mübarek sözle teselli oluyoruz. “Gariplere müjdeler olsun”