28
Ekim
2006

İNSANIMIZ

              Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi’ndeyim… Baharın sonunda güzel bir gün devriliyor… Kuytu köşelerinden birine yerleşmişim yine terminalin, otobüsün hareket saatine nerdeyse iki saat var. AŞTİ yine sessiz bu gün; ayrılıkların ve kavuşmaların kokusu sinmiş oraya buraya…
               Yan tarafımda bir baba kız oturmuşlar, kim bilir az sonra kızını uğurlamak için bekliyor babası, belki de uzaktaki tanıdıklara kavuşmak için dakikaları sayıyor ikisi de… Havanın kararmasıyla teker teker ışıklarını yakan binaların nereler olduğunu tahmin etmeye çalışıyorlar, ne mutlu onlara ki bu sıkıcı, kasvetli ortamda vakit öldürmenin eğlenceli bir yolunu bulmuşlar. İkisi de halinden memnun görünüyor.
              Karşı tarafıma, bütün gün orda öylece uyumuş izlenimi veren adamın hemen arka tarafına her haliyle bir yurdum insanı geldi az önce. Siyah bir badi giymiş, teni güneşten yanmış, ağır işlerde çalıştığını belli eden geniş omuzları ve kaslı  kolları var.  Simasında geçim sıkıntısı ve büyük hayalleri kalıcı bir iz bırakmış bile. Ankaralı olmadığı belli oluyor ama uzaktaki akrabalarına, arkadaşlarına kavuşacak olmaktan da pek hoşnut görünmüyor. Belki de ona çok umut bağlamış anne babasına daha iyisini sunamadığından, belki sevdiği insandan ayrılıyor olduğundan, belki de zaten hayatından zaten memnun olmadığından yolculuğu istemediğini seziyorum tavırlarından. Çok geçmiyor ki geçici ziyaretgahımıza bir başka yurdum insanı daha teşrif ediyor. Elinde bir termosla uyanık olan herkesin dikkatini çekebilmek için iyice yanına yanına sokuluyor teker teker. Bu saatte hala burda olmasının sebebi belki de başka bir şehirde başka hayaller peşinde koşan üniversite öğrencisi çocuğuna para yetiştirmek için, belki yeni girdiği taksitlerin altından bir an önce kalkmak için,  belki de dırdırcı karısının yanına dönmeyi pek arzu etmemesindendir kimbilir belki de aynı tip hayaller peşinde bir başkasından yeni devralmıştır vardiyayı.
              Karşımdaki adam çay istemiş olmalı ki çaycıdan, çaycı yanına kadar gidiyor onun. Zannedersem çaycıyla aralarında çayın fiyatını konuşuyorlar, adam AŞTİ’de satılan her şeyde olduğu gibi çayın da fiyatının da yüksek olmasından memnun değil galiba. Elini attığı cebinden çıkardığı bozuk paraları çaycıya gösteriyor. Çaycının ilk başta kabul etmediği konuşurken kafasını sallamasından belli oluyor. Siyah badili adam nasıl becerdiyse iki dakikada ikna ediyor çaycıyı, çaycının memnun olmadığı uzattığı yarım bardak çaydan belli oluyor. Hemen kanı ısınmış olmalı ki hemen yanına oturuveriyor adamın. İlk sorduğu yolculuğun nereye olduğudur büyük ihtimalle, hemen koyu bir sohbete dalıyorlar. Hayatın dertlerinden dem vuruyor olmalı ikisi de, geçim sıkıntısının çökerttiği iki çift omuz arttırıyordur belki de samimeyetlerini. Büyük hayallerle, umutlarla büyümüş olmalı ikisi de ama hayallerin her geçen gün ellerinden teker teker kaçması hayata karşı tavırlarını değiştirmiştir ikisinin de, ortak paydaları bu olabilir. Sadece hemşehri çıkmış da olabilirler, sebep her ne ise az önce yetişmeyen paradan kaynaklanan tatsızlığı unutuvermiş bile ikisi de. Uzun uzun sohbet ediyorlar, enteresandırdır ki bende ne bir merak ne de bir ilgi uyanıyor konuştuklarına. Ama her gün gördüğümüz, alışıldık,samimi kısacası “bizden” bir şeyler konuştukları kesin. Zaman su gibi akıp geçiyor ağır ağır yudumladığı bardağı bitince siyah badili adam, yanına bırakıyor boş bardağı, belki de bu uyandırıyor çaycıyı, işine dönmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ellerini yorgun dizlerine bastırarak ağır ağır ayağa kalkıyor. Belki de bir daha asla görüşmeyecek ikili el sıkışarak ayrılıyorlar. Hemencecik oluşmuş samimi dostluk ne yazık ki çok uzun sürmüyor. Ama başka ortamlarda yine kendileri gibi insanlarla kısa sürse de candan dostluklar kuracakları kesin ikisinin de. Ortamın boğucu havası beni de etkilemiş olmalı ki ben de usul usul dışardaki temiz havaya doğru yollanıyorum çaycının hemen ardı sıra.
                Hemen yanıbaşımda cereyan eden ve farklı bir ruh halinde olsam bir kelimesini dahi kaçırmadan dinleyeceğim bu samimi, sıcak muhabbetin tek bir kelimesini dahi neden mi duymuyorum? Çünkü “Do you know where the Turkey is?” diye sorma şansı yakalayacak olsam  büyük ihtimalle “Yes, probably in the poultry farm.” diye yanılayacak olan bir ecnebinin sözlerini yarım yamalak anladığım şarkısını dinlemekle meşgulüm, çok meşgulüm…