Eylül
2006
Hüzün
Eskiden çiçekler susarak sulanmz sanırdım. Hala susarsam sularken, çiçekler alınacak sanırım. En eskileren aklımda kalan, elinde çay demliği, begonyaları sulayan kadın. Odanın duvarları mavi, iki çekyat, bir sehpa, biraz huzur, huzur bozduğundan mahçup ama istese de kaçamaz bir hüzün. Bir kadın.. Kadına emanet bir ben, bana emanet bir kadın..
Aklımdan sormak geçmedi ve hiç de merak etmedim o zamanlar, insanı ne ağlatır etinin acısından başka. Ama o her neyse ağlatır, acıtır, sancıtır… Biliyordum.. Kadının gözlerinden biliyordum. Belki şimdikinden çok daha iyi biliyordum varlığını. Çünkü varlığım o sebep yüzündendi. Çünkü ben çocukluğum boyunca o sebeple kapıştım durdum. Her sebebin var ettiği gözyaşlarının çıldırtan çaresizliğiyle, dehlizlere süren sesiyle, isyankar sızısıyla kapıştım durdum. Ki begonyalar şahidim, her yenilişte yeniden var oldum.
Hiç bilmden bir ömrü hüzne hazırladım. Ne zaman ki çocukluğumu unuttum, o vakit haddini aştı hüznüm. O vakit dünyaya küstüm, kendime küstüm, aklımı hüzne verdim, hüzün aklımı tüketti… Kalbim kendini bilmez, varlığını unuttu. Ne zaman ki çocukluğumu unuttum o vakit varlığım dahi düşmanım oldu…
Ama şimdi iki dize gelir aklıma çocukluğumu hatırladığımda;
‘Hüzün ki en çok yakışandır bize/ Ya da en çok anladığımız’
Bir kez daha şükrediyorum Allah’ıma.. Bana hüznün güzel yüzünü öğrettiği için.. İsyanımı bertaraf edip, beni ehilleştiren yüzünü gösterdiği için…