9
Mart
2008

Hidâyet, İnâyet, Kerâmet ve “Kapıdaki”…

Nizamiyedeki kalbi yanığa gel daveti belli ki içeriden gelmişti de kapıdan içeri girmesi sorgusuz suâlsiz oluvermişti. “İkrâm-ı ilâhi tarafından omuzuna yüklenen” onca mes’uliyetin şuurunda olması gereken birisi kalb yelkenlisini firakın engin, dalgalı denizlerine salar da İman Tulumbacısı‘nın zaman-ı hazırdaki mümessili olan “Efendim”i “üstüste karanlıkların birbirine perde olduğu o denizin karanlığı”na doğru ilerleyen serkeşin kalb yangınına bigâne kalır mıydı? Hem “Muhabbet Fedâisi”nin kalbine hakikî manasıyla giren muhabbet; “isyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni..!” feryadıyla gelen kişi bir seyyie-yi mücessem de olsa ona karşı adaveti kalb komşusu kabul edemez de onu acımak suretine inkılab ettirmez miydi? Belli ki “lütufla ıslahına çalışacak”tı… Buna mukabil kapıdaki de; keşke zaman zaman O’nu tahattur ederek diline doladığı “Benim Efendim” hitabına kalben de riayet edebilse, “Necip Fâzıl”âne ifadesiyle Efendi’sinin bir nefhasıyla tüm bendlerini yıkabilseydi…

Heyhât… O beldede daha kapıdan hissedilen öyle ümid-bahş bir hava vardı ki, o kapıya gelme lütfuyla serfiraz kılınmış âciz, tüm vefasızlığına rağmen kendisini naz makamlarına atıp “dostlara ülfet yağdı, bize iltifat yok mu?” vadilerinde dolaşacak cür’eti kendinde hissedebiliyordu. Bilmem ki az ötedeki “Yoksa bende senin lütfuna isti’dad yok mu?” serzenişine neden geçemezdi bir türlü? Halbuki hakiki hayat olan uhrevî hayatı adına korkmaktan öte titremesi gereken böyle vahim bir hâlet-i kalbiyede dahi,

“Dâd-ı Hakk nâ kabiliyet şart nîst”

sözünü hatırına getirenin, hissini

“Müstaid kıl lütfuna yoğusa isti’dadım

Sana zorluk mu var Ey Şâh-ı Keremmû’tâdım”

mısrasıyla teselli etmeye yeltenenin vicdanı değil de; nefsinin devekûşiyyeti, şeytanının sofestâiyyeti, hevâsının bektâşîyyeti olduğu gün gibi âşikâr değil miydi?

Hem zihni gâye-i hayâlini unutmuş da, enesinin etrafında n’inci tavafını tamamlarken, hissi O’na kul olma ezvâkından bîbehre fenâ vadilerinde cirit atarken, iradesi “azm”i lügâtlere hapsolmuş bir kelime zannetmeye başlamış da ibadetlerindeki hassasiyeti günbegün azalırken, ve eşikten mihraba mâhiyetindeki latife-i rabbâniyelerin pek çoğu şeytan ve nefse karşı yaşanan bilmem kaçıncı bozgundan da yara bere içinde ayrılmış, kimisi bir daha dirilmemek üzere ölmüş de kumandanları olan kalb işlediği her bir günahın lekesiyle iyice paslanmaya, kararmaya yüz tutmuşken bu dört yapıtaşından oluşan “vicdan”ı elbette ki hâl-i hazırdaki gidişâttan memnun olamazdı.

“Kapıdaki” içeri alındı. Vakt-i asrın güneşi guruba meylederken, Garib-i Asr’a olsa kurbetin insıyakıyla gurbetin sızısı içinden siliniverdi. Emri duyan rahmet ebri, nisan yağmurlarının bir ay evvelinden gelen akıncı birlikleri, tebrik edercesine boşalıverdi nefâhât-i ünsün üzerine… -Belki ef’î olsak da, hem sadef olmasak da sem yerine durdaneler kaptıran Rabb’e binlerce hamd olsun.-

Sohbetine “Her bir daireden mes’ul arkadaşımız, kendi birimindeki problemleri, Allah’la münasebetindeki problemlerde bilmeli…” diye başlayan Hatîb, o akşamki istişarenin üç beş kişilik hey’etini dahi toplamaya muvaffak olamayan “kapıdaki”ne mi işaret ediyordu acep? Hem Kutlu’nun sözlerinin devamındaki “gemiyi batırıp da ondan sonra yok efendim deniz çok dalgalıydı da, yok hava durumunda bu kadar fırtına çıkacağı söylenmediydi de yok yolcuların hepsi bir tarafa yüklenince denge sarsıldı da diye bahaneler düzen “ruh hastası” bencil”; yok efendim telefonu kullanamadım, takibi tam yapamadımdı da yok bilmem neydi de vs. istişareyi toparlayamamasına çeşit çeşit bahaneler ileri süren “kapıdaki” olabilir miydi? Sohbetin devamında Allah’la münasebetin istikameti olarak da adlandırabileceğimiz hidayetin tam, tamam olanı “İnsan gözünün kaymaması noktasında çok iradeli olabilir. Kulağını harama tıkamış olabilir. Tam hidayet bunlar değil her tavır ve hareketinde O’nun huzurunda olduğunun şuuruyla yaşamaktır.” manasına gelen sözlerle izah edildi.

Rahmet deryasından şefkâtli tokatlar lütufla ıslahına çalışırcasına “kapıdaki”nin kulağından içine akarken, gözü sol duvarın raflarında dizili kitaplar arasından 8-10 ciltlik arabî bir kitaba takılmıştı. Kitabın adı kabartma bir hatla tüm ciltlerin birden (ehadî değil vahidî manasına) sırtlarına büyükçe yazılmıştı. Bir iki kaçamak bakışla tam ismi çözmüştü ki zihninde; üçüncü bakış Hatib’in nazarıyla birleşmişcesine sohbette yaşanan kısa bir sessizlik o Dâvûdî Sadâ’nın kitabın adını bir çırpıda “El-İnaye Şerh’ul-Hidâye” şeklinde seslendirmesiyle inkıtaa uğradı. Belli ki bakan, baktığı yerdeki yazıyı okumaya çalışırken; bakıldığının, kalbindeki susuzluğa, yanmışlığa yanı başındaki menhel-il azb’il-mevrud’ca nazar edildiğinin, hidayet için inayet şartını öğrenişinin içiçe genişleyen fraktal kümeleri gibi bir inayet tecellisiyle sırat-ı müstakîme hidayetine vesile olduğunun farkında değildi. Bu kısa seslendirme “Hidayetin şerhi yani açılması, tamamlanması için inayet şarttır” mealindeki sözlerle tavzih buyuruldu.

Zaten kişi sadakâtin zümrütten tepelerinde dolaşır, sâdıkiyetini sıddîkiyetle taçlandırır da, “yalanın en ufağı”nı dahi diline dolamazsa, her sözü bir hikmet kesilir de muhatabın gönlüne bir merhem olmaz mıydı? “Yalanın en ufağı” ile ne demek istediğim yine Hatib’in o günkü üns nefhâlarında saklı… Demişti ya kişi nefsi ile Allah arasındaki münasebetin kusurlarından bilmeli daire-i idaresindeki problemleri, sıkıntıları diye… İşte; izah sadedinde Ömer’in hikâyesini “kıtlık oluyor, yağmur yağmıyor, Ömer ellerinin arasına başını koyup, “Ya Rab! Ömer’in günahları yüzünden bu kavmi helâk etme” diye dua ediyor” şeklinde sunarken “yağmur yağmıyor” cümlesinin hemen ardından hikâyeye ara vererek başını pencere tarafında çevirip “şimdi yağıyor” diyecek ve sonra dönüp rivayetini tamamlayacak derecede yalan hassâsiyeti olan bir Hatîb vardı o gün o koltukta…

Bunlar o kaynağın bir saatlik varidatından “kapıdaki”nin daracık kabına damlayıp da onu taşırmaya yeten hakikatlerden bir kısmı… Varın her bir cümlesiyle bir şirk ve inad taşını parçalayıp içlerinden her grubun hangisinden içeceğini bildiği on ikişer tane pınar fışkırtan, her bir ifade-i hakikatiyle birilerinin gönüllerini ikram-ı ilâhi televvünlü irşâdî kerâmetlerle ihyâya vesile olan o Asa-yı Musa’nın ve onun mümessilinin kudsiyetini siz takdir edin. Yoksa O’nu hakkıyla anlatmaktan için değil “kapıdaki”ler; en beliğâne üsluba sahib edîbler de seferber olsa azdır…