7
Kasım
2006
Kasım
2006
Günlerden Bir Gün…
YABANCILAŞMA
Geçenlerde tüm olağan pişkinliğimle, yarı mayışmış bir vaziyettte, hiç bir şey yapmıyor olmanın verdiği hafiflikle zamanın geçmesini beklerken birden içeriye ben girdim. Tıpkı şu anki halim gibi diğer ben de yarı bilinçli vaziyette önce odada süzüldü sonra umarsızca kanepeye uzandı. İnsanın kendiyle karşılaşması gerçekten çok enteresan bir durum. Onun odaya girmesiyle tüm bedenimi saran karıncalanma yavaş yavaş geçiyor. İnsanın kendini böyle dışardan görmesi ne yapacağını bilemez bir vaziyete sokuyor bünyeyi. Bir ara bu durum korkmama da neden oldu ama karşıda uzanmış kişinin rahatlığı ve umursamazlığı bu korkuyu yenmeme neden olmuştu.
Karşımdaki hakkında belki en çok şey bildiğim belki de en çok şey bildiğimi zannettiğim kişinin ta kendisi. Onu ne kadar tanıdığımı sorgulayacak değilim ama enteresan biri olduğu su götürmez bir gerçek. Hiç beğenmediği ama her geçen gün onlar gibi olmaya çalıştığı insanları, sıradışı olmak için didinirken aleladelikten kurtulamamasını, övündüğü şeylerin aslında ne kadar sudan şeyler olduğunu, birilerine örnek gösterilmesine rağmen aslında ne kadar işe yaramaz biri olduğunu düşününce insan, onun enteresanlığından emin olabiliyor. Ne yapacağını bilemez bir vaziyette karşıdaki kanepeye uzanmış hala. Uzun zamandır hareket de etmiyor. Aman Allah’ım yoksa aklıma gelen şey mi bu?.. Neyse ki bu korku çok uzun sürmüyor; karşımdaki her zamanki ağır hareketleriyle saçlarını düzeltiyor. Rahat bir nefes alıyorum. Onun beni farketmemesi mümkün mü acaba? Hareketlerinin rahatlığından odadaki diğer kişinin varlığından bihaber olduğu belli oluyor. Ne büyük bir tecrübeden de yoksun kaldığının farkında değil galiba. İnsan her gün karşılaşamaz kendiyle; bunu tecrübe edemeden ölen bir sürü insan olmalı.
Görüntüsünün her gün aynada görüdüğüm kişiden farklı olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki de karşımdaki birebir olması gereken kişinin aynısıydı, söylemek istediğim insanın aynada gördüklerinin gerçeklerden uzak olduğu. Bu durumun aynanın, belki narsist belki de iyi niyetli düşüncelerimizi bazen de mutsuzluğumuzu ortaya çıkaran bir alet olduğunu düşünmeme neden olduğunu söyleyebilirim. Çoğu zaman aynada gördüğümüzün ruh halimizle yakından ilintili olduğuna inanıyorum. Belki duygularımız simamızı etkiliyordur ama aynada görünenin ruhumuzu yansıttığı da neden gerçek olmasın ki? İnsan kendiyle böyle apar topar karşılaşınca doğru veya yanlışa dair değer yargıları derinden sarsılıveriyor işte. Hem bir çok hikaye ve inanışta da aynanın aslında ruhumuzu yansıttığına dair imalar vardır; ruhunu şeytana satan Drakula’nın aynada yansımasının olmaması, kırılan aynanın yedi yıl uğursuzluk getirmesi (Yedi yılda bir yenilermiş ruh kendini )gibi… Gerçi benim asıl merak ettiğim iki paralel aynanın arasına geçip ruhumuzu buraya hapsedip edemeyeceğimiz ama konumuzdan sapmamakta fayda var. Saate alışmış herkezde olduğu gibi saatini takmadığını farkedince zamanı öğrenemeden kolunu yanına doğru uzattı tekrar. Hemen arkasındaki duvardaki saate bakmak için yana doğru kaykılmak zorunda kaldı, bunu yaparken o kadar ağır bir şekilde yapıyordu ki görseniz az sonra yorgunluktan düşüp bayılacak sanırdınız. Hayır yorgun değildi ama hayata karşı duruşunun “yorgunca” olduğunu söyleyebilirim. Hayat onun için aşılması imkansız zorluluklar silsilesiydi sanki. Her başarının arkasından daha zor bir imtihanın gelmesi esasında bu tavrının haklılığının göstergesi sayılabilir. Yaşıyor olmaktan yana yorgun bünyesini tekrar kanepeye yerleştirdikten sonra hiç bir şeyle uğraşmıyor olmanın mutluluğu yayılıverdi tekrar yüzüne, belki de önündeki daha pek çok boş saat şenlendirmiştir onu.
Tüm olağan rahatlığıyla yarım saat kadar orada öylece uzanıverdi, kim bilir ne çok gereksiz fikir gelip geçmiştir aklından. Belki de hiç gerçekleşmeyecek bir diyaloga cevaplar üretiyor, argümanlarını güçlü hale getirmeye çalışıyordur, (”Olur mu öyle şey?” demeyin, benden iyi mi bileceksiniz? ) belki kendi kendine defalarca tekrarladığı ama pek çok seferinde muvaffak olamadığı gelecek planları kuruyordur, belki de hiç tanımadığı o kişiyi düşünüyordur, belki de hiç bir şey düşünmüyordur; gerçekten de böyle bir yeteneğinin olduğu su götürmez bir gerçek. Her ne olursa olsun orada kafasında dolaşan şeylerin ne kendisine ne de bir başkasına faydası dokunacak. Fazla uyumuş olmanın verdiği mahmurluk ve uyku denen mef’umun bünyeye kendi özletmeden uğramamasından dolayı vakit öldürmenin en kolay yolundan mahrum kalıvermiş. Uyku olmasa hayat ne kadar çekilmez olurdu değil mi? Tüm stresten, dertten, tasadan ve hatta beyinden, düşünmekten kurtulmak için bir sığınak ama ne kadar severseniz sevin onu, sizi kabul etmedikçe yapacak bir şeyiniz yok; tıpkı karşımdakine olan gibi öylece uzanıvermekten başka. Bu arada o yine hareket etti; önce sol cebini daha sonra sağ cebini yokladı telefonunun orda olduğunu farkedince çıkardı ama kimsenin onu bu durumundan çıkarmaya niyetli olmadığını farkedince hayal kırıklığının rahatlıkla okunduğu suratını biraz daha ekşiterek yan tarafına bıraktı cep telefonunu.
Canını sıkacak dahi olsa da insanın hayatına değişiklik katacak bir şeylerin girmesini beklemesi ne kadar da zordur, o kanapede öyle yatarak onu beklemenin de o değişikliğin bir an önce gerçekleşmesini sağlamayacağı aşikar; ama bazen onu beklemekten başka elinizden gelen bir şey yoktur, ki belki de bunun farkına vardığından karşımdaki diğer ben, mutfağa gidip bir bardak su içmeye karar verdi…