Kasım
2006
Gaye-i Hayal
Hayat, anlaşılması zor olan kavramlardan biridir. Nur, vücûd ve rahmetten müteşekkil olduğundandır ki yaratılmasında perde koyulmayıp doğrudan Dest-i Kudret’ten geliyor olsa gerektir. Her varlığa bir mertebe-i kemal belirleyen Hâlık-ı Külli Şey bu kadar değerli olan hayatı hayata hizmet için değil, belki her zîhayatın kendi kemaline ilerlemesi için yaratmıştır.
Yaşamak için yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş olan ehl-i dünya bu muhal-i bizzattan dolayıdır ki huzur-u hakikîye ulaşamamışlardır.
Peki ne için yaşanır? Bu sorunun cevabı insanın şahsi müşküllerini halledebildiği gibi beşerin meseleleri de bu sorunun cevabı ile çözüme kavuşur.
Kimileri buna ideal demiş, kimi de “gaye-i hayal”. Bu öyle bir iksirdir ki derdi aynı derman yapar. Toplumlar bununla canlı sayılır, şahsın kıymeti de himmeti nisbetinde bununla ölçülür. Öyle ki “gaye-i hayal olmazsa, nisyan veya tenâsi edilse (unutulsa) ezhan (zihinler) enelere döner etrafında dolaşır”. Bu da hakikatte ölmenin bir başka adıdır.
Bir zamanlar zalimleri titreten sesimizdeki, küheylanlarımızdaki hayat idi. Evet bizim millet olarak bir gayemiz, bir hayalimiz vardı. Bu uğurda verilecek canlar, terk edilecek cânanlar vardı. Analarımızın dilinde kahramanlık ninnileri terennüm edilirdi. Akıncılarımız bu yolda nice Tunaları yakın etmişti. Düşmanın kemiyeti dahi bizi asırlarca mağlup edememişti.
Çanakkale’yi de geçemeyeceğini anlayan düşman tahribin kolaylığından faydanmış, içimize modernizm(batılılaşma) virüslerini empoze etmişti.
Ve yiğit öldü, küheylan yoruldu, bayrak düştü. Topyekün bir millete gaye-yi hayali unutturuldu, kalbi midesine verildi. Herkes ene etrafında dönerken yaşamaktaki amacı hayatını kurtarmak gibi süflî derekelere indirildi.
Oysa bizim gayemiz Hazret-i Sadık-ı Masdûk’un beyanları içinde O’nun Nam-ı Celilîni güneşin doğup battığı her yere ulaştırmaktı. Zira O ulaşacak demişti ve bu bizim için bir emirdi. İnsanlık ancak O’nun ile huzura kavuşacak, tankların füzelerin açtığı yaralar ancak O’nun ile sarılabilecekti. Bu yüzden bayrak yerde kalmamalıydı.
Mahzun Nebî’nin mahzun Varisi tohumlarını dertle ekti, çileyle sürdü. On üçüncü asrın minaresinin başında durup insanları Hakka davet etti.
Gözyaşlarıyla suladığı o topraklardan şimdi filizler çıkıyor. O filizler; hayatlarının ancak bu yolda gayesiyle mutabık olacağını bilen nice akıncılardır. Herkesin kendi hayatını kurtarmaya çalıştığı bir devirde yurtlarını yuvalarını terk ederek kendilerini başkalarını kurtarmaya adayan gönül erleridir.
Şimdilerde ikinci bir diriliş gerçekleşiyor, milletimiz gaye-yi hayal ile “ba’sü ba’del mevt” yaşıyor ve zalimlerin de ödü patlıyor.
Gaye-i hayalini bu millete yeniden hatırlatıp; zalimlerin hayhuyunun dünyanın dört bir tarafından yankılandığı bir hengâmda insanımızı ye’s bataklığında boğulmaktan kurtaranlara müjdeler olsun ..!