6
Ocak
2008
Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin,
yerden, hızdan kazanın.
fotoğrafları daha hızlı, daha rahat gezin,
daha etkili yedekleyin ve diskinizde daha az yer kaplasınlar.
***
1 - Öncelikle gerekli Irfanview (IV) programımızı indirelim ve kuralım.
Bunun için şuradaki bağlantıları kullanabilirsiniz:
http://www.irfanview.com/main_download_engl.htm
Yada daha spesifik olarak şu adresten direk indirebilirsiniz:
http://www.download.com/IrfanView/3000-2192-10021962.html?part=dl-IrfanView&subj=dl&tag=button
Kurarken Toolbar vb şeyleri kurmanıza gerek yoktur. Tüm Resim dosya uzantılarını ‘Images Only‘ IV ile ilişkilendirebilirsiniz.
2 - WinRar yoksa bilgisayarımızda onu kuralım, yedekleme için lazım
En tepedeki bağlantı (WinRAR 3.71 yada daha yüksek bir versiyonu)
http://www.rarlab.com/download.htm
3 - Çevirimi ‘overwrite‘ şeklinde yapacağımız için öncelikle optimize edeceğiniz fotoğraf klasörüne sağ tıklayıp ‘Add to fotografklasoru.rar’ seçeneğiyle yedekleyin. Yada klasörlerin elle düz kopyasını da alabilirsiniz.

4 - Resim dosyası uzantılarını IV ‘e atadıysanız, optimize etmek istediğiniz fotoğrafların birini Irfanview ile açın. Yada IV programını çalıştırın bir şekilde. Programın içindeyken B tuşuna basın. Batch Conversion penceresi açılacaktır (yukarıda) Include Subdirectories işaretleyin ki tüm alt klasörleri kapsasın. Sol taraftaki boş kısma optimize etmek istediğiniz klasörleri sürükleyip bırakın. Tüm fotoğraflar oraya otomatik eklenecektir. Sağ taraftan da ayrıca seçebilirsiniz. Daha sonra Use this Directory as output a tıklayın. Output directory değişerek fotoğrafların olduğu klasör atanacaktır. Buraya C:\gecici\ gibi birşey de yazabilirsiniz. Böylece üzerine yazmamış olursunuz ilk seferde.

5 - Ekran görüntüsünde görüldüğü gibi, Work as Batch Conversion, Output Format, JPG - JPEG olmalı. Options kısmına bastığınızda ise yukarı resimdeki gibi olmalı ayar kısmı. 80, JPEG kalitesini belirtir, biraz daha kaliteyi düşürmek isterseniz 70′e çekebilirsiniz. 60 ve daha altında ise fotoğrafta ciddi JPEG kaltıntıları oluşabilir ve kötü bir görüntüye sebebiyet verebilir.

6 - OK deyip JPG options u kapattıktan sonra ‘Use Advanced Options’ a tıklıyoruz ki havamız olsun. Yukarı ekran görüntüsünde görüldüğü gibi ayarlıyoruz. Set long side to: kısmındaki değer, fotoğrafın en uzun kenarının (genişlik yada yükseklik) en fazla alabileceği değerdir. Dont enlarge smaller images de işaretli olduğuna göre, büyük fotoğrafların büyük kenarı bu miktara kadar orantılı olarak ‘proportional’ ufalacaktır ancak tüm kenarları bundan küçükse ufaltma - büyütme uygulanmayacaktır. 1024 değeri standart 17″ ekranlar ve minimum tabir edilen 1024×768 ekran çözünürlüğü için idealdir. Tercihinize göre buraya 800, 1280, 1400, 1680, 1920 yazabilirsiniz. Bu kademeli değerler fotoğraftaki bozulmayı en aza indirecek optimum değerlerdir.
Korkmadan Overwrite existing files diyoruz çünkü 50 tane yedeğimiz oldu, zaten cd, dvd yedeğimiz de var, Rar ladık da, heyecan yok. Eğer tüm fotoğraf arşivinizi tek seferde elden geçirmek isterseniz tek bir Resimlerim klasörünü atıp binlerce fotoğrafı tek seferde de optimize edebilirsiniz. Yada birden çok klasörü içeren bir yapıyı çeviriyorsanız, ‘Create subdirectories in destination folder‘ işaretlerseniz klasör yapısını da korur çevirirken program. Aksi takdirde tüm fotoğraflar tek bir klasörde toplanır. Delete original files‘ ı ise, aynı klasör üzerine convert ediyorsanız ve arada BMP, PNG gibi dosya türleri varsa kalmasınlar diye işaretleyin, çevirdikten sonra silsin o verimsiz türleri. Keratalar.
7 - OK deyip kapatın, Start a basın ve işlemin bitmesini beklemeden sabırsızca çevirilerin gönderildiği klasörden işlemi takip edin. Büyük fotoğraflar ve verimsiz biçimler hesaba katıldığında bu yöntemle fotoğraf arşivinizin kapladığı alanı kötü ihtimalle yarıya indirebilirsiniz. Bu 2 GB lık bir arşiv için 1 GB yer kazancı demek. Güle güle harcayın. Ayrıca fotoğraflarınızı IV ile de izlerken de daha hızlı görebilirsiniz. IV ile Enter a basınca tam ekran moduna geçebilir, L ve R tuşlarıyla fotoğrafı çevirip Ctrl + S ile kaydedebilirsiniz (JPG i seçin lütfen) T ye basarsanız, önizleme moduna geçebilirsiniz. Hayırlı olsun.
Kaynak : Warnerblade Forum | Bilgisayarınızdaki fotoğrafları optimize edin
Burak Bakay Toz ve Çamur
6
Ocak
2008

FF da araçlar, seçenekler, güvenlik kısmından parolaları göster e tıklayıp, tekrar parolaları göster dediğinizde ‘hakaten eminmisiniz’ gibi saçma bi ifade ile geçiştirilen diyalog kutusunun arkasında tüm şifreleriniz yatıyor. Bilgisayarınıza dokunan herhangi biri bu şifrelerinizi görebilir.
Bundan çeşitli yollarla korunabilirsiniz:
1- Bilgisayara kimsenin dokunmamasını sağlayarak (BIOS, işletim sistemi vb şifre koyarak)
2- FF a master -ana şifre- koyarak
3- ?ifre hatırla özelliğini kapatarak
Ben bunları yapmak istemiyorum ama kurtarın beni bu illetten diyorsanız, birkaç dakikalık hack ile parolaları göster seçeneğini iptal edebilirsiniz. Bu, en azından ileri düzeyde bilgisayar bilmeyen çoğu kullanıcıyı 3-5 tıkla şifrelerinizi görmekten alıkoyacaktır.
***
1 - Öncelikle en güncel FF sürümünü edinin:
http://en.www.mozilla.com/en/firefox/
2 - Sonralıkla yama dosyalarımızı çekin:
http://www.warnerblade.com/t/a/ffyama.rar
3 - Rar nerden çıktı açamadım dediyseniz, bi de Winrar’ ı kurun bari:
http://www.rarlab.com/download.htm
(en tepedeki bağlantı)
4 - Rar’ın içinden çıkan mozilla.cfg dosyasını FF klasorune, all.js yi ise greprefs altına kopyalayın.
all.js nin eski versiyonunu ismini değiştirerek yedekleyin.
5 - FF’ u kapatıp açın.
***
Manuel yapmak için aşağıdaki ingilizce kaynağı kullanın,
all.js dosyasına metin editörü ile girip sonuna:
Kod:
pref(”general.config.filename”, “mozilla.cfg”);
eklemeniz gerekiyor. Benim hazırladığım FF versiyon 2.0.0.11 olduğu için ileri versiyonlarda all.js sorun çıkarabilir.
Bu yüzden en azından all.js yi kendiniz hack leseniz daha iyi olur.
Geçmiş olsun.
Kaynak:
http://www.pcc-services.com/kixtart/firefox-lockdown.html
Burak Bakay Toz ve Çamur
24
Aralık
2007
Beden eğitimi dersinde futbol oynarken kafasına kale direği düşen ilköğretim okulu öğrencisi Mehmet Belin’in 2 gözü kör oldu. İdare aleyhine açılan davada, mahkeme Belin ve ailesine 270 bin YTL tazminat ödenmesine hükmetti. Görme yeteneğini kaybeden Mehmet Belin, evde oturmaktan sıkıldığını söyledi. Baba Hayrettin Belin ise, “Keşke başımıza bu olay gelmeseydi.” dedi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=628511
Ortalama bir insanın hayatı boyunca çalışıp çabalayarak sahip olacağı bir serveti, çeyrek trilyon olarak öngörebiliriz: Güzel bir ev, orta-üst sınıf sıfır kilometre bir sedan otomobil ve diğer olası ihtiyaçları karşılayacak kadar miktar para.
Bunu elde etmek için insanoğlu, hayatının başından sonuna kadar, durmaksızın çalışmakta, emek vermektedir. Daha kendine gelir gelmez başlayan, anasınıfından üniversiteye kadar devam eden bir ‘öğretim’ sürecinden geçmektedir. Bu süreçte öğretilenler onu, günümüz dünyasının kapitalist işverenlerinin iş-tanımlarını yerine getirebilmek için yeterli donanımı sağlamaktadır. 15 seneden fazla süren bir eğitim döneminden sonra çalışma hayatı başlamaktadır. Bahsedilen miktardaki parayı, normal yollardan biriktirebilmek için 10-20 hatta 30 yıl boyunca, bazen hafta sonları ve geceler de dâhil olmak üzere, sürekli, sürekli çalışmak gereklidir. Bu onlarca yıl süren çalışma hayatı boyunca insan birçok olumsuzluğa katlanmak zorunda kalır. Sürekli stres altındadır, üstlerine karşı sorumlulukları vardır, hasta bile olsa işine gider, ailesini ihmal etmek pahasına bile olsa aldığı projeyi bitirmeye çalışır, işte patronuna kızamaz ama eve gelince çocuğuna bağırıp çağırır, her şeyi aksatır, her şeyi, ama tek bir gün bile işe gitmezlik etmez.
Yaşamak için bireyin düzenli bir maddi gelire ihtiyacının olması elbette yadırganamaz bir durumdur. Elbette insan çalışıp, çabalayacak, sürekli daha fazla kazanıp güçlenmenin, devletine milletine faydalı olmanın çeşitli yollarını arayacaktır. Ancak mecburi (!) ihtiyaçların; mp3 çalardan, DVD koleksiyonuna, 5+1 ses sisteminden spor donanımlı bir arabaya, her gün giyilen farklı bir dünya markası elbiseden son model bir cep telefonuna kadar genişletildiği günümüzde zaruri gider ve dolayısıyla kazanılması gereken minimum ‘para’ kavramı da esnek bir hale getirilmiştir. Bu kısır döngü insanı sürekli, tabir-i caizse ‘deli gibi’ çalışmaya yada para kazanmaya ‘çalışmaya’ itmektedir. Bütün bu koşuşturmacanın içinden kafasını kaldırıp etrafında olup bitenlere bile bakamayan bireyin, kendi çıkarını düşünmekten öte, bizzat kendini görüp verilen nimetleri hakkıyla anlayabilmesi sıfıra yakın bir ihtimaldir. İnsanın önce para için sağlığını harcaması, sonra sağlığı için parasını harcaması da tarih boyunca yapıla gelmiş en genel geçer akılsızlıklardan biridir. Toplum yada ‘herkes’ tarafından tanımlanmış ideallere koşarken neleri feda ettiğimizi bir düşünmeliyiz; aslî görevlerimiz, sevdiklerimiz ve en saçması da kendimiz. Yani ne idüğü belirsiz bir ütopya uğruna, ‘American Dream’ uğruna, neredeyse her şeyimizi riske edebilecek duruma gelmişiz.
Madem delicesine çalışıp, çabaladığımız zaman kazanıp, sahip olabileceğimiz servet topu topu çeyrek trilyondur, bu kadar heyecan ve hırs neden? Evet, belki maddi olarak çok daha fazla miktarda paralar kazanılabilir ama bunlar sadece sahip olunan ev, araba, yat, kat sayısını değiştirecektir. Dünyanın bütün ve en güzel yiyecekleri önünde olsa bir insan en nihayetinde sadece midesi aldığı kadar yemek yiyebilir, bir anda sadece tek bir evde oturabilir ve tek seferde yalnız bir araba sürebilir. Dolayısıyla ömür boyu kazanılacak toplam paranın miktarı da bu teoremin geçerliliğini değiştirmemektedir.
Peki nedir bu teorem? Okunuşu son derece basit ama anlaşılması, yaşanması da bir o kadar zor bir teorem. Her şeyin değerini tam olarak bilebilmek. ?ükredebilmek. Anlayabilmek. Yazının başında okuduğunuz haberde iki gözünü kaybeden bir öğrenciye 270 bin YTL manevi tazminat ödenmiş. Peki hangi birimiz bütün hayatımız boyunca çalışıp, kazanabileceğimiz bir miktar olan bu çeyrek trilyon karşılığında gözlerimizin bırakın ikisini, tekini bile verebilir? Hadi görmeyi de geçtim, belki eksik olması hayatını ciddi anlamda zorlaştırmayacak olan parmaklarından birisini bile verebilir mi bir insan maddi bir değer karşılığında? Çölde susuz kalınca bir bardak su, ömür bitince bir daha fazla saat için tüm malvarlığını vermeyecek biri var mıdır? Öldükten, bittikten, kaybettikten, eksildikten sonra diğer her şeyin ne anlamı vardır? Ama bu kadar bariz ve kesin bir netlik dururken, günübirlik yaşantımızda buna ters binlerce karar veririz. Küçük bir mesele için arkadaşımızın, dostumuzun hatta ailemizden birinin kalbini kırarız, minik bir maddi miktar için strese gireriz, dertleniriz. Aşırı durumlarda gerçek değeri anlaşılan bu miktarların en küçüğü için bile neden bu kadar büyük hassasiyet ve hırs içerisindeyiz? Kendimizin sürekli bir Pepsi sloganı olan ‘Ask for more’ peşinden koşturup durduğumuzu neden göremiyoruz? Durup düşünmek için yeterince zamanımız varken neden telaşeden fırsat bulamıyoruz? Niye hep sahip olmadıklarımızı düşünüp, elimizde olanların hakkını veremiyor, onlarla yetinemiyoruz? …
Madde madde açıklandığında, mantık ilişkisi kurulduğunda, okuyucunun bilgisayar programı gibi satır satır, kafa sallayarak ilerlediği bir durum aslında bu. Her nefis ölümü tadıcıdır (Al-i İmran Suresi 185) ifadesi gibi kesin ve net, ancak maalesef bir insanın yaşantısını, yaklaşımlarını, huylarını, seçimlerini, karakterini kısaca her şeyini değiştirmesi bu kadar kolay gerçekleşmiyor. Düşünen insanlar olarak bize düşen görev ise, bize verilmiş nimetlerin gerçekten ne kadar paha biçilemez olduklarını anlamak, onlarca sene boyunca çalışıp çabalarken vereceğimiz emeğin en azından bir kısmını da bize zaten peşinen verilmiş bu nimetlere keyifle harcamak.. Bunu uyguladığımızda her anımızdan keyif alırız, daha az keşke deriz, hem manen hem de madden büyük rahatlığa kavuşuruz. Tek yapmamız gereken, hadiseler üzerinde oturamasak, telaşeden ayakta da olsa birazcık düşünmek..
Burak Bakay Toz ve Çamur
15
Aralık
2007

Kışla sonbahar arasındaki en belirgin farkın ‘Kar’ olduğunu varsayarsak, kolaycı bir yaklaşımla henüz beyazlığa doyamamış gri şehir siluetlerinin bize halen sonbaharın ‘son’ demlerini yaşattığını fark edebiliriz. Sadece bulutlardan dolayı kapanan gökyüzünün değil, maviden griye geçişte hava kirliliğinin ve ruhsal atmosferimizi daraltan birçok değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir sonbahar. Vücudumuza düşen birim güneş ışığı miktarında değişiklik olduğundan, hormonlarımızın oranı da buna adapte olur. Kanımızdaki dengelerin farklılaşması ise hayatımızın seyrini bir baştan diğer zıtta kolaylıkla ve hızla kaydırabilir.
Özellikle öğrenciler açısından güzelim yaz tatilinin bitip, okulun başlamasından mıdır, yoksa sıcak ve uzun günlerin yerini soğuk ve kısa, parçalı aydınlıklara bırakmasından mıdır, yeni bir iş senesinin başlamasından mıdır yada tembel geçen haftalardan sonra yapılacak işlerin birikmesinden midir, belli belirsiz bir gerilimin olduğu ve sıkıntılı başlangıçların adıdır sonbahar. İsmi ‘son’ u çağrıştırsa, İngilizce ifadesi yaprakların düşüşünü anımsatsa, yeniden dirilişi sembolize eden ilkbaharın tersi olarak ölümü hatırlatsa da, sonbahar aslında bir şeylerin bitse de, başka şeylerin başladığı bir geçiş dönemidir. Her değişim gibi elbette sonbaharın da adaptasyon sürecindeki sıkıntıları bu sürecin vazgeçilmez parçalarıdır. Havaların birden soğumasına alışamayan vücudumuz, iyi giyinmeyi akıl edemeyen bir kafa ile birleşince soğuk algınlığıyla boğuşurken ruhumuz da gri manzara, heyecanını yitiren karakterler, düğümlenen sorunlar ve renkleri solan hayat sahnesiyle mücadele eder.
Bütün sıkıntılar ve olumsuzluklar, önceden var olsalar bile, sonbaharda depolanırlar adeta. Beklerler, beklerler, çoğu zaman önemsiz hatta alakasız bir kıvılcımla da tetiklenebilirler. Trafikte çok beklemeniz, sınavdan kötü not almanız, o geceki soğuk, arkadaşınızla ufak tartışmanız birden bütün sorunlarınızı gündeme getirebilir. Sebepsiz yere canınız sıkılıyor hissedebilirsiniz sonbaharda, esasında hiçbir şey gibi bu da sebepsiz değildir. Daha önceden itelediğiniz, üstünü örttüğünüz sorunlar artık gizlediğiniz dolabınızda barınamamakta ve en istemediğiniz anda tepenize üşüşmektedir. Yılın herhangi bir döneminde katlanabildiğiniz bir şeye sonbaharda katlanamayabilirsiniz, bu sizin suçunuz değil. Esasında sonbaharda katlanmanız gereken şeylerin sayısı ve büyüklüğü arttığından bir noktada ‘Yeter!’ diye haykırmak çok da lüks olarak değerlendirilmemelidir. Sadece fiziksel ve ruhen yeterli enerjiyi toparlayıp, tüm bu maddi – manevi sıkıntılarla ne kadar küçük yada önemsiz görünürlerse görünsünler, mücadeleyi sürdürmeniz gerekli. Savaşmayı bıraktığınız anda dünyanın gücünü toparlayıp sonrasında daha şişman ve kirli bir şekilde karşınıza dikileceğini unutmayın.
Tahmin edebileceğiniz üzere sadece sıkıntılar içeren bir dönem değil sonbahar. Sanki diğer mevsimler daha iyiymiş, sonbahar adı üstünde sona kalmış ve filmin kötü adamı olmak zorundaymış gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu sonbahara yapabileceğiniz en büyük haksızlık. Bütün yaprakları dökülmüş bir ağacın, kan kırmızısı son parçasının döne döne yere düşüşüne tanıklık etmek, Rahmet sembolü ince yağmurun altında acelesiz ilerlerken yüzünüzden aşağı süzülmesini hissetmek, bulutlu geçen günlerin ardından ikindi güneşinin sarılığını içten bir gülümsemeyle karşılamak, çokça üşüdükten sonra sevdiğiniz insanların yanında, ılık bir odada çay eşliğinde ısınmak da tek başına belki haftalar süren somurtkanlığı ve hüznü kurtarabilecek güzelliklerdir. Bunların yaşanabilmesi için sonbahar şarttır. Nasıl yemeğinizi yerken, kahvenizi içerken o lezzeti almanızı sağlayan daha önceki açlığınızsa, ısınırken içinize dolan sıcaklık da önceki üşümeniz dolayısı iledir. Eğer acıkmasaydık, doyamazdık, üşümeseydik ısınamazdık, karanlık olmasaydı aydınlığı bilemezdik. Bu yüzden, sonbaharı, biraz da hayatımızdaki güzellikleri ön plana çıkaran ‘gri bir fon’ olarak da düşünmeliyiz ki bu değişime doğru pencereden bakabilelim.
Sonbaharın hüzünle tanımlanmasının en önemli açıklamalarından biri de, insanın gerçekliği üzüntüsüyle tanımlamasıdır. Matrix’ de Agent Smith’ in de ifade ettiği gibi : “I believe that, as a species, human beings define their reality through suffering and misery” . Bireyin yaşadığını fark etmesi, hayatındaki değişiklikleri takip edebilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü kendini tekrar eden, rutinler, zamanın algılanmasında ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Dünü bugünden ayırt edebilmek için gereken ‘farklılığı’ kaydedemeyen insan beyni, sürekli akan saat çizgisine çentik atmayı beceremez. Çentik atsa bile altına yazacağı bir şey yoktur zaten. Bu yüzden, sürekli ilerleyen günleri biraz olsun yavaşlatıp yaşadığını daha da fark etmek isteyen bilinçaltı, insanı farkında olmadan hüzne ve üzüntüye yönlendirebilir.
İnsanı farkında olmadan ama aslında kendi seçimleri doğrultusunda bu sıkıntılara iten her noktada da insanın kendisidir. Korku filmi izleyip, üzeri açık yatıp üşüdükten sonra kabus gören biri gibi, bilinçaltı da insana hayatı boyunca yaptığı seçimlerin rastgele dökümlerini ve karışımlarını ona geri sunmaktadır. Sonbaharda kendini bu kısır döngüyle hüzne çivileyen depresif karakterlerin eninde sonunda alakasız sağlık problemlerinin ‘fırtlaması’ da bununla alakalıdır. Psikoloji tedavi sürecinde olumlu etkiye sahipse, yani insanın iyileşmesini hızlandırabiliyorsa, pekala onu hasta da edebilir. Bu doğrultuda sonbahar sürecinde biriken ufak tefek problemlerin tembellikle de olsa elden geldiğince çözülmesi, fiziksel sağlığa dikkat edilmesi gerekir. Buna bol sebze, meyve yemekten yeterince egzersiz yapmayı da ciddiyetle dahil edebiliriz. Çünkü ruhsal sağlığın ön-gereksinimleri arasında vücut sağlığı da önemli bir yere sahiptir. Bundan sonraki aşamada hayatın, kişisel seçimler bazında pişman olunmayacak şekilde yönlendirilmeye çalışılması ve kontrol edilemeyen durumlarda ise sabır / şükür mekanizması ile dengelenmesi ruhsal huzura giden yol haritasını özetlemektedir.
Dizilerdeki gibi bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar zincirinden oluşan bir hayatı bizzat birinci elden izlemekten başka seçeneğimiz her zaman vardır. Hiçbir şey salt ve tek anlamda kötü değildir, olamaz da. Sonbaharı neresinden tutup da yorumlasanız, içerisinden hüzün de fışkırsa, o yine de hayatımızın bir parçasıdır. Yaşantımızın her yönünde olduğu gibi sonbahardaki dönemeçlerde de kolaylar vardır, zorlar vardır. Önemli olan, dalında duran yeşil bir yaprağın da, kaldırım kenarındaki pastel renkli bir yaprağın da tek amacının olduğunu anlayabilmek, görebilmek…
Burak Bakay Toz ve Çamur