10
Aralık
2007

“Amerika Bir Gecede Yok Olabilir!”

 

İktisat tarihçilerinin ileride 2000’li yılları anlatırken muhakkak değinmeleri gerektiğini düşündüğüm bir olay yaşandı geçtiğimiz gün. Dünyanın en zengin mankeni olan 27 yaşındaki Brezilyalı top model Gisele Bündchen, bundan böyle artık dolarla çalışmayacağını, yeni anlaşmalarını euro üzerinden yapacağını açıkladı. (1) Ünlü mankenin gerekçesi, doların ne olacağının belli olmamasından ötürü yaptığı işlerden maksimum kâr elde etmek.

 

 

Amerikan Merkez Bankası eski Başkanı Alan Greenspan’in, “The Age of Turbulence/Türbülans Çağı” adlı kitabının basına tanıtım toplantısında yaptığı “Avrupalı meslektaşlarım büyük bir başarı elde etti. Euro temel uluslararası rezerv ve ödeme aracı olarak kısa bir süre sonra ABD dolarının yerini alabilir. 2006 yılında merkez bankalarının elinde bulunan döviz rezervlerinin yüzde 25′i Euro. Dolar olarak tutulan kısım ise yüzde 66. Uluslararası çalışan özel teşebbüsün likiditesinin de yüzde 39′u Euro cinsinden tutuluyor. Dolar olarak tutulan miktar ise yüzde 43. Aradaki fark hızla azalıyor. Bu nedenle Euro’nun gücü dolar karşısında dünya ticareti üzerinde artabilir. Bu da merkez bankalarının rezervlerini dolar cinsinden değil büyük oranda Euro cinsinden tutmalarına neden olabilir” açıklamasıyla(2) beraber değerlendirildiğinde, Bayan Bündchen’in ekonomik aklın gereğini uyguladığı çıkarsaması rahatlıkla yapılabilir. (Bu arada, bundan iki sene evvel ev sahibimin depozito bedeli olarak önerdiğim dolar teklifimi geri çevirip Euro’da ısrar etmesinin sebebi hikmetini ancak şimdi anlayabiliyorum!)
 Pekâlâ, dünya genelinde kişisel yatırımcıların da tıpkı Bayan Bündchen gibi servetlerini dolar üzerinde tutmaktan vazgeçmeleri ve hatta Greenspan’in öngörüsünde belirttiği üzere dünyanın belli başlı ekonomilerinin merkez bankalarının da rezervlerini dolar üzerinden tutmaktan vazgeçmelerinin sonucu ne olabilir? Bu konuda, ABD Hazine eski Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın kehaneti oldukça dikkat çekici: “Amerika, bir gece içinde yok olabilir!”(3) Roberts, şöyle devam ediyor: “Dolar rezerv para olmaktan çıktığında yabancılar ABD’nin ticaret ve bütçe açığını finanse etmekten vazgeçecek ve Amerikan İmparatorluğu, savaşlarıyla birlikte bir gecede dünyadan kaybolacak.”
 Greenspan’in öngörülerinin gerçekleşmesi durumunda bu, II. Dünya Savaşı sonlarına doğru 1944’te Bretton Woods toplantıları esnasında, günümüzde Dünya Bankası ile IMF olarak bilinen kurumların o dönemki muadillerinin temellerinin atılmasıyla başlayan (Dünya Ticaret Örgütü’nün de kurulması bu toplantılarda tartışılmış, ancak bu çok daha sonraları, 1995’te mümkün olabilmiştir) küresel ekonomik oyunun ikinci perdesinin de kapanıyor olması demek…

Oyunun Birinci Perdesi: Bretton Woods 

 

Hafızamızı tazeleyelim (4) (5):

 

 

 

 

19. yy. boyunca ve 20. yy.’ın başlarında altın, ülkeler arası ticaretten kaynaklanan uluslararası para hareketlerinde anahtar role sahip oldu. Altın standardı sistemine göre, kurların uluslar arası değeri, altın üzerinden karşılıkları üzerinden belirleniyordu. Altın üzerinden karşılıkları dalgalı değişkenlik göstermeyen ve sabit kalabilen kurlar, uluslar arası kredibilitesi yüksek ve rezerv parası olarak kullanılan paralardı ki mesela İngiliz Pound’u II. Dünya Savaşı’na dek böyle bir role sahipti. Fakat, 20. yy’ın ortalarından itibaren altın üretiminin uluslarası ticaret ve yatırımlara yetecek düzeyde olmaması ve en önemlisi, o dönem için bilinen altın rezervlerinin hatrı sayılır miktarının, II. Dünya Savaşı sonunda Batı Avrupa-ABD cephesi karşıtında yer alan Sovyetler Birliği topraklarında yer alması gibi hususlar, dönemin diğer güçlü ülkeleri nezdinde bu altın standardı sisteminden vazgeçilmesi gereğini doğurdu. Bretton Woods toplantılarının yapıldığı dönemde, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinden uzak kalmayı başaran ABD, çok büyük bir dev olarak dünya arenasına çıkmıştı. 1945 itibariyle dünya kömür ihtiyacının yarısını, petrol ihtiyacının üçte ikisini ve elektrik ihtiyacının yarısından fazlasını ABD üretiyordu. Dünya altın rezervlerinin %80’ini elinde tutmasına ek olarak, atom bombasına sahip bir ordusu vardı.

 

İşte, Bretton Woods anlaşmasının politik temelleri olarak, 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın dünya ülkelerince paylaşılan ortak deneyimleri ve hali hazırda bir büyük gücün (ABD) küresel para meselelerinde baskın liderlik rolü için hem istekli olması hem de diğer ülkelerce bunun uygun görülmesi söylenebilir. Bu toplantılarda, uluslar arası rezerv para birimi olarak ABD dolarının ($) kullanılması üzerinde uzlaşmaya varıldı ve ABD dolarının altın olarak karşılık değeri sabitlendi. (1 ons altın=35 $) Bundan böyle ABD, dünya devletlerine getirdikleri her ons altın için 35 dolar karşılığını ve tersi şekilde her geri getirilen 35 dolar için 1 ons altın karşılığını vermeyi taahhüt etmiş oldu.  Bunun pratik anlamı,  ABD’nin serbest şekilde – tek sınırlama, kâğıt üzerindeki anlaşma gereği altın rezervlerini karşılığını muhafaza etmek- para basarak enflasyonunu ihraç etmesi, bastığı kâğıt paralar karşılığında dış ülkelerden mal ve hizmet satın alabilmesiydi. Bu durum elbette ABD’nin küresel hegemonyasını pekiştiren bir süreci başlatmış oldu.

İkinci Perde Açılıyor: Dolar Hegemonyası
 

Fakat, 1960’lı yıllardan itibaren ABD’nin Vietnam Savaşı nedeniyle artan savunma harcamalarını vergi gelirleri, dış borçlanma gibi malî enstrümanlarla dengelemekte zorlanması,  1970’lerin başındaki Petrol krizi neticesinde ara malların fiyatlarındaki yükselme ile bu sabit denge artık ABD Hazinesi’nin karşılayamayacağı bir noktaya geldi ve $ üzerinde kur değerinin düşürülmesi baskısı şiddetlendi. 1971 yılında 1 ons altın=38 $ olacak şekilde kur ayarlaması yapıldı, ama sistem bir kere temel ekseninden sapmıştı. Ağustos 1971’de ABD başkanı Nixon, doların altına, doğrudan çevrilebilirliği anlaşmasını feshettiklerini açıkladı, böylece Bretton Woods sistemi tek taraflı olarak dağılmış oldu. 1972’de 1 ons altın=70 $ mertebesine gelinmişti ve altının fiyatı tırmanıyordu. Şubat 1973’te uluslar arası Bretton Woods kur marketleri tamamen kapandı ve halen devam eden uluslar arası dalgalı kur rejimine geçilmiş oldu, küresel ekonomik oyunda ikinci perde açılmıştı. ABD doları, temel rezerv para birimi olarak geçerliliğini sürdürmekle beraber, bugün artık doların garanti edilmiş bir altın karşılığı bulunmamaktadır. Özetlemek gerekirse, -bir nebze totolojik olacaksa da gerçek budur- aslen kâğıt üzerine yeşil mürekkepten ibaret doların değeri, bizim ona değer atfetmemizden ve mal-hizmet alışverişlerinde kullanmaya devam etmemizden kaynaklanmaktadır.

 

İşte, Paul Craig Roberts’ın, “Amerika bir gece içinde yok olabilir!” haklı endişesi, küresel ölçekte bu güven ve beklenti zincirinin kırılmasına dönük duyduğu korkudan ileri gelmektedir. Bugün, dünya ticaret sistemi için W. Clark’ın Ocak 2003’te Indymedia.org sitesinde kaleme aldığı makalesinde (6) yer verdiği şu tespitine katılmamak elde değildir: “Dünya ticareti artık ABD’nin “dolar ürettiği” ve onun dışındaki tüm ülkelerin ise “doların satın alabileceklerini ürettikleri” bir oyundur. Dünyanın birbiri ile bağlantılı ekonomileri artık daha orantılı avantajı yakalamak için ticaret yapmaktadırlar. Bu ekonomiler dolar hâkimiyetindeki dış borçlara yardım etmek için gerekli dolarları ele geçirmeye yönelik dış satımlarda kendi para birimlerinin mübadele değerini muhafaza etmek ve dolar rezervlerini biriktirmek için rekabet etmekteler. Kendi para birimlerine spekülatif ve el altından yapılan saldırıların önünü kesmek için dünyadaki merkez bankalarının dolaşımda olan kendi para birimlerini karşılayacak miktarda dolar rezervini ele geçirmek ve ellerinde tutmak zorundadırlar. Belli bir para biriminin değerinin düşmesi için pazar baskısı ne kadar artarsa, o ülkenin merkez bankası da o kadar fazla doları ihtiyaten saklamalıdır ( rezerve etmelidir). Bu da sonuç olarak dünyadaki merkez bankalarını daha fazla dolar rezervi ele geçirmeye ve ellerinde tutmaya zorlayarak daha güçlü bir dolar için sabit destek yaratır; ki bu da doları daha da güçlendirir. Alım satımı yapılan önemli ürünlerden en çok dikkati çeken petrolün, dolar bazında değer atfedilen ve jeopolitik olarak yorumlanan özelliği ortaya çıkmıştır. Bu olağanüstü olay dolar hâkimiyeti olarak bilinmektedir. Herkes dolarları kabul etmektedir çünkü dolar petrol satın alabilir. Petrol dolarların yeniden kullanılabilir hale getirilmesi, 1973’ten beri petrol ihraç eden kartele ABD’nin gösterdiği hoşgörü karşılığında petrol üreten ülkelerden ABD’nin aldığı bedeldir.”

 

 

 

ABD’nin Aşil Topuğu Dolar!

Yunan mitolojisinde anlatılan Aşil’in öyküsü meşhurdur. Annesi tarafından ölümsüzlük veren suya ayağından daldırılan Aşil’in topuğunun bu suya temas etmemesinden dolayı, Aşil’in topuğu vurulduğunda onun öldürülebileceği yegâne yeridir vücudunun. Zaten Paris de zehirli okuyla topuğundan vurarak öldürebilmişti Aşil’i. Öyle görünüyor ki, bugün ABD gibi bir devi alt etmeye niyetli ülkeler için de dolar, bir nevi Aşil’in topuğu hükmünde. Küresel ölçekteki ticarette dolara dayalı güven zincirini bilinçli şekilde, siyasi bir tercih olarak kırmaya dönük çabalar içinde olan ülkelerin hedefi de, bu dolar topuğundan saldırarak ABD’yi dize getirmek ve küresel hegemonyasına bir son vermek.

 

(7) adresinde, ABD’yi topuğundan vurmaya niyetli yedi ülkeye yer verilmekte. Bunlar (8):

“1. Suudi Arabistan: 800 milyar dolarlık bir birikimi var. Bu parayı Euro ve başka para birimlerine dönüştürmeye, zenginliğini başka alanlara yönlendirmeye başlıyor. S. Arabistan’ın tavrının Körfez ve Ortadoğu sermayesini de benzer bir yöne itebileceği belirtiliyor. Burada, 3 trilyon 500 milyar dolarlık bir miktardan söz ediyoruz.

2. Güney Kore: 2005 yılında bu kararı aldı. Ağustos’ta 100 milyar doları elinden çıkardı. ABD’nin siyasi olarak en önemli müttefiki olmasına rağmen Güney Kore 1 trilyon doları elinden çıkarmaya çalışıyor.

3. Çin: Pekin’in dolara karşı tavrı dünyadaki gidişatı yönetebilecek durumda. Çin, daha önce 1,4 trilyon dolarlık bir fon ilan etmiş, artık kazancının ABD dolarına, hazine bonosuna yatırmayacağını açıklamıştı. Şimdi bu bonoları elinden çıkarmaya çalışıyor. ABD ekonomisinin en büyük finansörü Çin için şu söyleniyor: “Dünya ABD’yi satın alıyor, Çin bütün dünyayı.” Doların kaderine ilişkin bilgiler, Çin ekonomi sözcülerinin açıklamalarına göre seyrediyor. Onlar da doların kredisinin bittiğini ilan ettiler zaten!

4. Venezüella: Hugo Chavez’in ülkesi, petrol ticaretini dolar üzerinden yapmama kararı aldı. Chavez, petrol sattığı 12 Latin Amerika ülkesiyle ticaretinde dolar kullanmıyor.

5. Fakir ama yükselen petrol ülkesi olan Sudan, bir yandan ABD ile Çin petrol şirketlerinin çatışmasını yaşarken diğer yandan dolara karşı en sert tavır alan ülkelerden. Darfur sorununun neden gündeme getirildiğini sanıyorsunuz!

6. İran: ABD’nin en büyük düşmanlarından İran, bir yandan doların kullanılmayacağı Petrol Borsası çağrılarını yinelerken, diğer taraftan petrol ve doğalgaz ticaretinde dolar kullanımına son verdi. Tahran, petrol ve doğal gaz ticaretinde yüzde 85 oranında Euro kullanıyor. Geri kalanı ise Birleşik Arap Emirlikleri Dirhemi gibi başka para birimleri üzerinden yapıyor.

7. Rusya: Vladimir Putin 2006 yılında petrol, doğalgaz ve diğer ticari ürünlerde Ruble kullanımını içeren bir arayışı açıkça dile getirdi. Moskova dolar rezervini hızla tüketmeye çalışıyor. Ve bunu siyasi bir tavır olarak yapıyor. Tarihte ilk kez, Rusya ve Asya ekonomilerinin altın stoku G-7 ülkelerini geçmiş durumda.”

Dolar’dan Vazgeçmenin Bedeli İşgal ve Darbeler mi?
W. Clark da makalesinde (6) ayrıca, “şeytan ekseni” ülkelerinden Kuzey Kore’nin de 2002’den itibaren ticarette $ yerine euro (€) kullanma kararını resmen açıkladığı bilgisini veriyor. Daha da ilgi çekici olanı, Irak’ın Kasım 2000’de Saddam Hüseyin döneminde petrol satışında $’dan €’ya geçmiş olması ve BM’deki 10 milyar dolarlık rezervini de euro’ya çevirmiş olması. Amerikan medyasında kontrollü şekilde sansüre uğramış olan bu gelişmenin böylece ABD halkından gizlendiğini iddia ediyor Clark: “Irak’ın petrol işlemleri muamele para birimini değiştirdiği konusundaki bilgi, ABD medyasında sansürlendi. Çünkü aksi halde, Bush yönetimi, bu olay gerçek yatırımcı ve tüketicilerin güvenini azaltacağı için, tüketicilerin borçlanma/ harcamalarını düşürüp bizi Orta Doğu petrolünden uzaklaştıracak yeni bir enerji politikası oluşturmaya yönelik politik baskı altında kalacak ve tabii bizi Irak ile savaşa yürümekten alıkoymak zorunda kalacaktı. Bu yarı “devlet sırrı” Radio Free Europa’daki 6 Kasım 2000’den geçerli olmak üzere Saddam’ın petrol satışında $’dan Euro’ya geçişinin anlatıldığı bir makalede bulunabilir.”
 Bilindiği üzere II. Körfez Savaşı sonucunda Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine son verildi ve dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi konumunda olan Irak’ın petrol ticareti tekrar sağlıklı(!) şekilde Amerikan doları üzerinden yapılmaya başlandı.  Bu süreci, ABD Kongresi Teksas temsilcilerinden Cumhuriyetçi Ron Paul, Şubat 2006’da Kongre’ye hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle itiraf ediyor (9): “Kasım 2000’de Saddam Hüseyin, petrolleri için Euro talep etmeye başladı. Onun bu haddini bilmezliği dolar için bir tehditti, olmayan askeri gücü değil. Şimdi herkes tarafından bilinmektedir ki, 11 Eylül hadisesinden hemen sonra yönetimin ilk tepkisi hep olası bir işgali meşru kılabilmek ve hükümetini devirebilmek için Saddam Hüseyin’i bu saldırılarla nasıl ilişkilendirebiliriz etrafında dönmüştü. 11 Eylül’le veya kitle imha silahlarıyla bağlantılı hiçbir delil olmamasına rağmen, Saddam Hüseyin’i devirmek için kamuoyu ve kongre desteği gerçeklerin çarpıtılması ve yalan yanlış aktarımlarla sağlanabilmişti.

Bilindiği üzere II. Körfez Savaşı sonucunda Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine son verildi ve dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi konumunda olan Irak’ın petrol ticareti tekrar sağlıklı(!) şekilde Amerikan doları üzerinden yapılmaya başlandı.  Bu süreci, ABD Kongresi Teksas temsilcilerinden Cumhuriyetçi Ron Paul, Şubat 2006’da Kongre’ye hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle itiraf ediyor (9): “Kasım 2000’de Saddam Hüseyin, petrolleri için Euro talep etmeye başladı. Onun bu haddini bilmezliği dolar için bir tehditti, olmayan askeri gücü değil. Şimdi herkes tarafından bilinmektedir ki, 11 Eylül hadisesinden hemen sonra yönetimin ilk tepkisi hep olası bir işgali meşru kılabilmek ve hükümetini devirebilmek için Saddam Hüseyin’i bu saldırılarla nasıl ilişkilendirebiliriz etrafında dönmüştü. 11 Eylül’le veya kitle imha silahlarıyla bağlantılı hiçbir delil olmamasına rağmen, Saddam Hüseyin’i devirmek için kamuoyu ve kongre desteği gerçeklerin çarpıtılması ve yalan yanlış aktarımlarla sağlanabilmişti.Saddam Hüseyin’i saf dışı etmek için öne sürülen gerekçelerin arasında, onun petrolü Euro karşılığında satarak doların rezerv para birimi olarak bütünlüğüne karşı yaptığı saldırının hiç ama hiç bahsi geçmiyordu. Tek sebep bu olmayabilir elbette, ama bizim bu savaşı başlatma isteğimizi kamçılayan çok temel bir role sahip olduğu da açık. Askeri zaferimizin ardından, çok küçük bir süre zarfında bütün Irak petrolleri dolar karşılığında satılmaya başlandı. Euro terk edildi.”

Paul, Irak’a ek olarak Venezüella’da Chavez’e karşı organize edilen bir darbe girişiminden de bahsediyor (9): “2001’de Venezüella’nın Rusya büyükelçisi, ülkesinin bütün petrol satışlarında Euro’ya geçeceğini deklare etti. Bir yıl içinde Chavez’e karşı, CIA asistanlığında olduğu sonradan rapor edilen bir darbe girişimi gerçekleşti.”

Bugün, bir sonraki hedefin, petrol ticaretinde Euro’ya geçiş yapan ve işlemlerin Euro ile yapıldığı bir petrol borsası kurulması yönünde uluslar arası kamuoyuna çağrıda bulunan İran olduğu dünya siyasetinin malumu…
 ABD’nin bu tarz askeri müdahaleler ve de politik baskılar ile doların uluslararası arenada temel rezerv para birimi olarak kalmasını idame ettirme çabaları nereye kadar sürebilir, meçhul… En azından, Bayan Bündchen gibiler bu baskıları takmıyor görünüyorlar ve belki de Bayan Bündchenlerin kişisel rezerv tutma alışkanlıklarını değiştirmeleri, küresel ölçekte bir değişimi pekâlâ da tetikleyebilir.
 Kulaklarıma, George Soros’un eski ortaklarından Jim Rogers’ın şu sözleri çalınıyor: “Dolar çökmekte. Ve ben artık Asya’ya taşınıyorum; çünkü 2007’de Asya’ya taşınmak, 1907’de New York’a taşınmak ve 1807’de Londra’ya taşınmakla aynı şey!”(1)

 

(1)   http://www.iht.com/articles/2007/11/05/bloomberg/bxatm.php 

(2)   18 Eylül 2007, Sabah Gazetesi: “Yaşlı Kurttan Dünyayı Sarsacak Şok Uyarılar”

(3)   http://www.yenisafak.com.tr/dunya/?t=10.11.2007&c=4&i=80820

(4)   http://en.wikipedia.org/wiki/Bretton_Woods_system

(5)   http://www.mahfiegilmez.com.tr/kose_8.htm

(6)   Ocak 2003, Independent Media Center, W. Clark: “Yaklaşan Irak Savaşı’nın Gerçek Nedenleri – Konuşulmayan Gerçeklerin Makroekonomik ve Jeostratejik Bir Analizi

(7)  http://www.currencytrading.net/2007/7-countries-considering-abandoning-the-us-dollar-and-what-it-means/

(8)   http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=7779&y=IbrahimKaragul

(9)     http://www.house.gov/paul/congrec/congrec2006/cr021506.htm

 

26
Kasım
2007

Laplace’ın Cinlerine: Belirsizlik Kesinliktir!

 

Kuantum fiziğini klasik fizikten farklı kılan özellikler arasında en dikkat çekici olanlarından biri, herhangi bir parçacığın konum ve momentum [1] bilgilerine aynı anda %100 kesinlikle sahip olunamayacağıdır. ‘Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ olarak adlandırılan bu prensibe göre atom altı seviyede, aynı zamanda dalga özellikleri de gösteren bir parçacığın konum ve momentumu ancak bir belirsizlik payıyla bilinebilir. İşin ilginç tarafı, bu belirsizliğin bizim gözlem aletlerimizin veya matematiğimizin yetersizliğinden dolayı değil, bizzat gözlem sürecinin doğasından ötürü var olmasıdır. Meseleyi daha anlaşılır kılmak için, Heisenberg’in öne sürmüş olduğu düşünce deneyini [2] hatırlayalım:

gozlem

Heisenberg, herhangi bir gözlem sürecine dair en temel soruyu sorarak meseleyi ele aldı; “Gözlem yapmak ne demektir?” Örneğin, bir elektronun konum ve enerjisini gözlemlemek istemiş olalım. Bunun için, en az bir ışık taneciğinin (foton) elektrona çarpıp yansıyarak gözlemciye ulaşması gerekmektedir. Fakat ışık taneciğinin elektrona çarpması onu yerinden oynatır ve enerjisini değiştirir. [3] Yani, gözlemlediğimiz elektron bizim esas gözlemlemek istediğimiz elektron değil, biz gözlemledikten sonra özellikleri değişmiş olan elektrondur. Elektronun konumunu yüksek bir hassasiyetle tespit edebilmek için, yani onun nerede olduğunu daha iyi görebilmek için ona daha fazla ışık taneciği göndermeliyiz. Fakat bu çok sayıda ışık taneciklerinin çarpma etkileri sonucu elektronun hızındaki değişim miktarı da daha fazla olacaktır. Tersi durumda, elektronun hızını daha yüksek hassasiyetle tespit edebilmek için de çok az sayıda ışık taneciği göndermemiz gerekir. Ancak bu durumda da, elektronun konumunu tespit etmemiz güçleşir. Zaten her durumda en az bir ışık taneciğinin elektronla etkileşime girmesi gerekmektedir. Özetlemek gerekirse ancak ve her zaman, gözlemlediğimiz şeyin aslını değil, bizim gözlem sürecine katılmamızla değişen şeyi gözlemleyebiliriz.Kısacası, gözlemciden tamamen bağımsız bir gözlenen sistem tasarlamak imkânsız olmaktadır. Gözlem yapmak, değiştirmektir. Aslında gözlemcinin bu değiştirici etkisini sadece kuantum boyutlarında görmüyoruz. Bir antropolog ve bu antropologun üzerinde araştırma yaptığı bir kabileyi düşünelim. Antropolog, geleneklerini ve alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını öğrenmek amacıyla kabileyi incelemesi altına almıştır. Fakat bunları öğrenebilmesi için kabilenin üyeleriyle bir çeşit iletişime geçmesi gerekmektedir ve bu iletişim sonucu oluşan etkileşim kabileyi zamanla değiştirmeye başlayacaktır. Bu noktada, antropologun gözlemlediği kabileden aldığı geri bildirimler gerçekte o kabilenin alışkanlıklarını ve yaşam tarzlarını ne derecede yansıtmaktadır? Kabile üyelerinin, normal yaşantılarını o antropolog orada yokmuş gibi sürdürebilmeleri ne kadar mümkün olabilir? Sonuç olarak, antropologun araştırma sonuçlarında sırf kendisinin o araştırmayı yürütüyor olmasından ötürü bir “belirsizlik” payı mevcut olmaktadır ve bunu sıfırlamak mümkün değildir. Örneğin, belgesellerde de bu yüzden kameranın konumu gözlemlenen hayvan topluluğunun mümkün mertebe fark edemeyeceği bir şekilde ayarlanır ki hayvanlar kamerayı fark etmesinler ve doğal davranışları da bundan etkilenmesin. Fakat ortamda sırf onları gözlemleyen birilerinin ve kayıt altına alan nesnelerin var olmasından dolayı gözlemlenen hayvanların davranışlarında gene “belirsiz” bir “belirsizlik” payı mevcut olmaktadır.

Einstein, kuantum fiziğinin öngördüğü belirsizlik ilkesini ölünceye dek kabullenememişti. Bu ilkenin geçersizliğini ispatlamak için öne sürdüğü “foton tartısı” adlı düşünce deneyi meşhurdur. Şöyle bir düzenek önerir Einstein: Bir yayın ucuna asılı, içi dışarıya kaçmaya çalışan fotonlarla dolu kapalı bir kutu olsun. Kutunun bir ucunda, ancak her seferinde tek bir fotonun dışarı çıkabileceği genişlikte bir deliği kapatan bir zamanlama düzeneği mevcut olsun. Bu zamanlama düzeneği belli bir anda sadece bir tek fotonun dışarı çıkabileceği müddet boyunca deliği açıp hemen kapayacaktır. Zamanlama düzeneği, bu fotonun dışarıya çıkış süresini hesaplayacaktır. Aynı anda, fotonun kutudan ayrılmasından dolayı kutudaki kütle azalışı ölçüldüğünde, E=mc2 kütle-enerji denkliği ifadesi uyarınca bu fotonun enerjisi de hesaplanabilecekti. Dolayısıyla, enerji-zaman arasında bir belirsizlik bağı öngören [4] belirsizlik ilkesinin geçersizliği ispat edilmekteydi Einstein’a göre. Fakat Bohr, Einstein’ın bu düşünce deneyindeki açığı yakalamıştı, hem de Einstein’ın kendisinden önce binyıllardır egemen olan mutlak zaman [5] anlayışını yıkmış olan “görecelik” ilkesini kullanarak. Şöyle ki, foton tartısında kutudan bir tek fotonun ayrılması esnasında momentum korunumu ilkesi gereğince kutu bir miktar da olsa fotonun çıkış yönünün tersinde itilmiş oluyordu ve bu itilme sonucu oluşan ivmenin etkisiyle zamanlama düzeneğinin ölçtüğü zamanda bir belirsizlik oluşmaktaydı. [6] Bu belirsizlikten dolayı, enerji-zaman arasında hâlâ bir belirsizlik bağı devam etmekteydi. Einstein, Bohr’un haklılığını ve kendisinin bu düşünce deneyindeki yaklaşımının yanlışlığını kabul etmişti.

Peki, belirsizlik ilkesinin Einstein’ı bu derece rahatsız etmesinin sebebi neydi? Cevap, Einstein’ın evrenin işleyişine dair ön kabulü idi. Einstein, kuantum fiziğinin belirsizlikler ve olasılıklara dayalı evren tasvirini rahatsız edici bulmaktaydı. Meşhur “Tanrı zar atmaz!” sözünü de bu bağlamda sarf etmiştir. Hep, gizli bir takım saklı değişkenler olduğunu ve bu saklı değişkenlerin bulunması ile kuantum boyutlarındaki belirsizliklerin ve olasılıkların ortadan kalkacağını savunmuştu, ölünceye dek. Ona göre, evrendeki olaylar arasında kesin ve kuralları belli determinist sebep-sonuç ilişkileri mevcuttu. Oysa kuantum fiziği, sistemlerin ancak “olası” durumlarından bahsetmemize izin veriyordu. Gözlem sürecinin temelindeki engellenemez belirsizlik durumundan dolayı, konum, enerji vb. fiziksel niceliklerin kesin değerlerini değil, alabilecekleri değerlerin olasılığını hesaplayabiliyorduk.

Belirsizlik ilkesi Einstein’dan başka en çok herhalde Laplace’ın cinine rahatsızlık vermiş olmalı. Laplace, 18. yy.da, determinizme iman derecesinde bağlı, “Fransa’nın Newton’u” payesiyle anılan dahi bir matematikçi. Onun da kendi adıyla anılan “Laplace’ın Cini” adlı düşünce deneyinde, evrendeki tüm parçacıkların konum, hız ve üzerlerine etkiyen kuvvetlerin bütün ayrıntılarına ilişkin bilgilere sahip üstün zekâlı bir cin mevcuttur. Der ki Laplace, bu bilgilere sahip böylesi üstün zekâlı bir cin, evrenin herhangi bir gelecek zamandaki durumunu bilebilecektir. Bugün biliyoruz ki, Laplace’ın cininin önünde aşamayacağı çok büyük bir engel vardır. Bu da, evrendeki tüm parçacıkların belli bir andaki tüm bilgilerinin ayrıntısına, belirsizlik prensibinin gözlemci-gözlenen ilişkisinde işaret ettiği temel sorundan dolayı asla vakıf olamayacağıdır. [7]

 

 

 

Bu noktada, gelmiş geçmiş ve gelecek toplum mühendisliği projelerinin tasarlayıcı beyinlerinin taşıdığı iddiayı ve kibri fark etmemek imkânsız. İnsan gibi, evrendeki cansız ve şuursuz parçacıklardan çok daha karmaşık, hesaba kitaba gelmez bir varlığın ve bu varlığın oluşturduğu toplulukların yaşam tarzlarını ve geleceklerini şekillendirmeye, kalıplara sokmaya çalışan çabalar… Sonuç itibariyle bir şekilde soldan veya sağdan; dinsel, seküler veya liberal öncüllerden yola çıkıp Laplace’ın cinliğine soyunmak…

Dostoyevski, Laplace’ın cinliğine soyunanlara Yeraltından Notlar adlı eserinde şöyle seslenmekte: “Konuştuğunuz bütün bu şeyler… ‘başı sonu düşünülmüş, olası tüm soruların cevapları hazır, matematiksel hesapları inceden inceye yapılmış yeni bir ekonomi-politik… Ve bu yeni ekonomi-politiğin bütün meseleleri göz açıp kapanıncaya kadar halledeceği, Kristal Saraylar kuracağı…’na dair konuşmalarınız… İyi de, bizi bu sabırla kotarılmış, akıl işi düzenlemeye sıkı bir tekme atmaktan alıkoyan ne? Neden bu hesapları, logaritmaları bir kenara fırlatıp, kendi hayatlarımızı paşa gönüllerimizin arzu ettiği gibi sürdürmeyelim?..İnsanın kendi özgür ve bağımsız iradesi…ne kadar vahşi olursa olsun kendi kaprisi…ucu deliliğe kadar da gitse kendi istekleri…En iyi ve en büyük doğrular bunlardır. Bu doğrular, hiçbir sınıflandırmaya girmedikleri için kaale alınmazlar ama sistemleri ve teorileri cehenneme yollayanlar da onlardır.”


Belirsizlik kesinliktir… Bu belki de yegâne kesinlik doğrultusunda, bize dayatılan tüm diğer kesinlik balonlarını patlatmaya hazır mıyız acaba zihinlerimizde?


          

[1] Bir cismin kütlesi ile hızının çarpımı
[2] Düşünce deneyleri, insan aklından ve düş gücünden başka bir düzeneğe ihtiyaç duymayan hayali deneylere verilen genel isimdir. Fakat elbette bu tür deneylerin kurgulanmasında fizik yasaları temel alınmaktadır.
[3] Compton etkisi
[4] Heisenberg belirsizlik ilkesinin bir diğer sonucu, enerji ile zaman arasında da bir belirsizlik bağı olduğu yönündeydi. Bu sonucun anlamı, evrende çok küçük zaman dilimleri müddetince enerji korunumu ilkesinin ihlal edilebileceği idi. Bu küçük zaman dilimi boyunca evrenin “boşluk”tan saldığı enerji şayet belli bir eşiği aşarsa, yeni bir parçacığın doğması mümkün olabiliyordu. (Einstein’in E=mc2 olarak bilinen kütle-enerji dönüşümü denklemine uygun şekilde, bu salınan E enerjisi karşılığında m kütleli bir parçacık oluşmaktaydı. Bu denklemde c, ışık hızına denk gelmektedir.) Tabi ki bu parçacık çok kısa ömürlüydü ve ömrü bittiğinde yeniden evrenin bağrına dönüyordu. Çünkü bu enerji ihlali ancak çok kısa süreler için mümkün olabilmekteydi. Var olması ile yok olması neredeyse bir olan bu parçacıklar, “sanal parçacıklar” olarak adlandırılır.
[5] Zamanın evrenin her yerinde, evrenden bağımsız biçimde aynı aktığı görüş.
[6] Görecelik ilkesine göre bir kuvvetin etkisi altındaki bir cisim için zaman daha yavaş akmaktadır. Bu ilke pek çok deneysel kanıt ile desteklenmektedir.
[7] Bu bağlamda, böylesi bir bilgiyi ancak evrenle, bildiğimiz fiziki etkileşim mekanizmalarının tamamen dışında bambaşka mekanizmalarla etkileşim halinde olan bir üstün Akıl’ın edinebileceği kabul edilebilir.