1
Temmuz
2007

Nano??

Her yerde duyar olduğumuz ,geleceğin bilimi olan ve ekonomik önem arzeden nano-teknoloji gün be gün hayatımıza girmeye devam ediyor.Microişlemcilerden sonra gelecek devrim olarak görülen ; fizik ,kimya ,biyoloji ,elektronik ,malzeme bilimi vs. gibi her daldan bilim adamlarını buluşturan nano neden bu kadar önemli?Neden dünya bilim çevrelerinin gözü nanoya çevrilmiş durumda ve neden DPT bu konuda yatırımlar yapıyor?Nedir bu nano teknoloji denilen?

Yunanca ‘cüce’ demek olan nano herhangi bir ölçünün milyarda birini gösterir. Orta öğretimde öğrendimiz kadarıyla metrenin milyarda biri olan nanonun bu kadar hayatımıza gireceği tahmin edilemezdi.Çok yönlü çalışmalarla yürütülen ,bir çok alanda umut vadeden bir dal olarak hayatımıza yerleşti.Nano sensörler ,kendi kendini temizleyen ya da sürtünmeyi en aza indigeyerek enerji tasarrufu yapan yüzeyler ,kanser-AIDS gibi hastalıkların muhtemel tedavisi, kirlenmez kumaşlar,etkisi günlerce süren kumaşlar…Tüm bunlar nanonun boya, tekstil ,medikal, kozmetik vb. geniş bir sahada nüfuzunun olduğunun göstergesidir.

Nano teknolojiyi bu kadar önemli yapan nedir peki? Maddenin milyarda bir parçaları şaşılası özellikler göstemekte ve buna bağlı olarak imkanlar sağlamaktadır.Örneğin yüzyıllardır okside olmamasından ötürü takı eşyası olarak kullanılan altın nano düzeyde incelendiğinde gayet reaktif bir hal alıyor.Ya da hepimizin duyduğu kendi kendini temizleyen boyayı ele alalım. Boyanın içerisinde havanın su buharını tutan küçük kimyasal yapılar mevcut.Boyaya ışık vurduğu anda içerisindeki nano kimyasal su tutucuların suyla bağı kopuyor ve yüzeye yayılıyor.Bu sayede hava-ışık sirkülasyonu ile yüzey kendi kendini temizlemiş oluyor.Başka bir örnek ise terabytelarca bilginin çok küçük bir alana yazılabilmesi (bir bardak su ,küp şeker ..).Diğer bir deyişle günümüzde ismi çok zikredilen nano bilgisayarlar.

Sadece hayatı kolaylaştırma adına değil ,günümüzün önemli problemlerini çözme noktasında nano umut vadediyor.İlk olarak medikal sahada örneklendirecek olursak çağın hastalılarından kanserin tedavisi için çok önemli aşamalar kaydedilmiş durumda.Örnek olarak CpG motiflerini ele alalım.Kanser tedavisinden kullanılarn CpG direk olarak enjekte edildiğinde tümörlerin küçülmesine rağmen tedavi kesildikten sonra deney fareleri bir kaç gün içinde eski halerine dönüp ölüyorlar.Fakat bu CpG nano yapıların içine hapsedilerek verildikten sonra tedavi kesildiğinde farelerin hayatlarına devam ettiği gözlemlenmiş.Çünkü bu yolla en küçük yapılara ve hücrenin birimlerine ulaşma sağlanmış oluyor.Henüz deneme sürecinde olan bu yöntem immün sistemi diğer hastalıklara karşıda ayakta tutmaktadır.Aslında bu sürekli uyarı halinde olma yönü araştırmanın istemediği birşeydir ,bir nevi yan etki.Bir diğer medikal gelişmede sensörler ,tek bir bakteriyi bile tespit edebilen bu sensörler bağışıklık sisteminin gelişmesinde ve buna bağlı olarak bazı hastalıkların ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayacaktır.

Bir diğeri günümüzün önemli sorunlarından olan enerji sorununada nano teknoloji ile giderileceği bir diğer önemli konu.Örneğin sürtünmeye en aza indirgeyen yüzeylerle büyük oranda enerji tasarrufu sağlanabilecektir.Veyahut ucuz enerji kaynakları.Çevre kirliliğine bile çözüm olması beklenen nanoteknoloji ,gündemimizi meşgul eden ve dünya yaşamı için büyük bir tehdit olrak görünen küresel ısınma karşısında bir umut ışığı olarak kabul ediliyor.

Hayatın her alanına girmeye aday ,aslında girmeye başlamış ve bir çok bilim adamının şevkle çalıştığı nano teknoloji ülkemiz için ciddi bir önem arzetmekte.Sanayi ve bilgisayar devrimini geriden takip etmiş olan ülkemiz için belkide bu son şans.Bir çok önemli Türk bilim adamı sırf bu çalışmaları desteklemek için ülkeye geri dönüyorlar.Yeni başlatılan çalışmaların çoğu bu konu üzerine.Yani özetlersek nano -teknoloji hem dünya için hem bizim için büyüme çağında olan bir devrim ve verilen değeri hak edecek nitelikte.

Dipnot:(Dönem içinde Bilkent Üniversitesinde düzenlenen nano teknoloji günü sürecinde verilen konferanslardan kaynak alınarak kaleme alınmıştır.Bahsedilen çalışmaların büyük çoğunluğu Bilkent üniversitesinde yürütülmekte olan araştırmaların çok kısa özetidir)

1
Haziran
2007

Ne için yazar insan ??

Yazı bulunduktan sonra tarih boyunca insan yazdı ; fikirlerini ,davalarını ,sevinçlerini ,hüzünlerini döktü kaleme.Kimi farklı dil kullandı ,kimi farklı karakter ,kiminin amacı çoktu ,kiminin yok…Akılların ardı kağıtlara açıldı ,satırlar zihnin yansımalarından fazlası değildi.Konuşamıyorlar diye insan sırdaş tuttu kağıtla kalemi ya da masum görüntüsünden faydalandı bazısı ,yaymak istediği iyi kötü herşeyi onlarla soktu evlere -fikirlere. Bazen kılıçtan daha fazla kesti bu masum görüntülü ikili .Sözü kullanmayı bilenin elinde ok oldu saplandı ,bilmeyenin elinden dert oldu kaldı muhatabının sinesine.Hep üzmediler ama ,zaman zaman saadet muştuladı , bir özlemi annattı ,bir hayali anlattı ,bir keşifi anlattı, güzel bir günü kaydetti… Yazarının bile gidemeyeceği yerlere ulaştı , onu anlattı kendince ,haberini götürdü, haberler getirdi.

Yazdı da yazdı insan.Kuytularından geçen nehirlerin damlaları ile yazdı ,şelaleleri cümle havuzuna döküldü,dilinin yetemediğine bileği yetti parmakları yetti .Fıtraten saklayamazdı insan ,haykırmak yerine yazmayı seçti.Söyleneni geri almak zordu da ,yazdıkları yırtıp atmak silmek kolaydı.Kaçmak istediği yerlere kanat oldu yazdıkları ,kafa tutmak istediği anda dayanak ,kandırmak istediğinde sözün en süslüsü oldu , bırakmak istediğinde ise sığınak.Bunaldı derdini satırlara kazıdı , bağıramadı çığlığını harflerin arasına gizledi ,pişman oldu tövbeyi anlattı , sevdi mahbubunu tasvir etti , hayal etti hayallerinin can bulduğu yer kelimeleri oldu.Bir bebeğin doğumunu kaydedende , göçüp gittikten sonra mezar taşının üzerinde kalanda ondan başkası değildi.

Yazdı da,neden yazdı insan? Edebi kaygılarla yazdı ,karaladı yazmak için yazdı , fikirlerini empoze etmek için yazdı ,fikirsizliğini yazdı , tarihi yazdı , sonunu yazdı , istediğini yazdı ,istemediğini yazdı, hayatı yazdı,gözlemlerini yazdı… Aslında hep kendini yazdı.Neyi ufuk edindiyse onu yazdı ,özünü ne işgal ediyorsa onu yazdı.Hikaye yazdı karakterler kendinden başkası değildi ,deniz kıyısında bir akşam vaktini tasvir etti manzara tam da kaçmak istediği yerdi.Sayfalar doldu kelimeler tükenmedi.Yazarken bile gizlediği oldu ,gizlemek için mecaz sanatını buldu ,tasvirleri imgeleri kullandı asıllarının yerine.İşin aslı insan kadar yazdıklarıda gizemliydi ,insan kadar yazdıklarıda değerliydi…

1
Haziran
2007

…Eylül …

Ayların hepsini sevsemde hep birini ayrı tuttum :Eylül…Mevsimlerden en çok sevdiğim sorulduğun da hep cevabım sonbahar ,daha ötesi hep eylül oldu küçüklüğümden beri.Neden eylül sorusu kelimelerin tükendiği yere götürür beni her defasında.Bir keresinde sadece “serin” diye cevap verebilmiştim…

Yaş ilerledikçe ve vefalı melankolisini keşfettikçe insan “neden” sorusunun cevabına daha kolay ulaşır oluyor.Herşeyden önce muhteşem bir ölüm tablosuydu eylül.Faniliği iliklerime kadar hissettiren hayatla ölüm arasındaki geçiş süreci.Yerlerini yenilerine bırakmak için vazifelerini hakkıyla tamamlayıp giden baharların ihtişamlı vedasıydı eylül.Her bitiş gibi başlangıcı çağıran döngünün ,zarif parçasıydı.

Küçüklüğümü geçirdiğim mahallede daha iyi hissederdim Eylül’ü.Yol boyu çeşit çeşit ağaçlar vardı , o koca soğuk betonlar yerlerini almadan önce.Sanırım defne olan tam karşımızda ki koskocaman ağaç yapraklarını dökmezdi bir tek.Biraz ilerisinde ki çiçeklerini hayranlıkla izlediğim akasya ,bahçemizde ki leylak ilk teslim olanlardandı.Bahar da kokusu insanı mutluluk kapılarına taşıyan bu iki narin ağaç hemen dalı verirdi uyanışı bahar olan uykuya.Belkide kırılgan olmalarıdır kolay vazgeçmelerinin sebebi ,nahif mizaçları kolay etkileniyordur belkide mevsim değişikliklerinden.İşin garibi gül daha inatçıydı onlar kadar narin ve hatta belki daha ince dalları olmasına rağmen.Dikenlerindendir bu inatçılık sanırım.Hayal meyal karın altında dahi yeşil rengini koruduğunu hatırlıyorum.Garipti gül ,” her güzelliğin bir meşakkati olur” un simgesiydi şairler için ,dikenlerinden parça parça olmuş bülbülün sevdasıydı.Canı yandıkça daha da aşık oldu bülbül, aşık oldukça daha çok canı yandı.Bülbüle olmadığı gibi eylüle de kolay teslim olmuyordu gül.Zıtlıklarla dolu bir güzelliği barındırıyordu özünde ,”hem kırıcıydı hem kırılgan” *

Yazın yakıcı havasının alıştıra alıştıra kaçışıydı eylül ya da kışın soğuğunun alıştıra alıştıra gelişi.Ne sıcaktı ,ne soğuk.Ilık ılık esen rüzgardı, çiseleyen yağmurdu ,serin bir yaz akşamıydı eylül veyahut ılık bir kış sabahı.İki ucun tam ortası ,dengenin tam kurulduğu yer olduğu içindir güzeldir benim için.Herşeyden biraz bulunduran ama hiç birşeyde bütünü yakalayamayan…Tadı parça parça, geçici olsada yinede yaşaması güzeldir eylülleri…

Geçiş dönemi olması hasebiyle ruh ikizi olan nisan yine de hiç eylüle benzemez.Eylül başlangıç ve bitiş arasında olan iki durakta bitişe daha yakın durur ,nisan ise başlangıça.Nisan’ın başında kavak yelleri eserken ve yağmurları yeni hayatı betimlerken ,eylülün başında esen hazan yelidir ve yağmurunun betimlediği portrenin tadı buruktur.Haylazdır nisan ,güneşine aldanıpta incecik giyinip çıktıysanız yandığınızın resmidir.Beklenmedik bir yağmur ya da ayazla üşüye üşüye eve dönersiniz, kimbilir belki hasta olmuş olarak…Eylül’ün de havası gel gitlidir ya ne ise ..Yinede puslu atmosferi temkin uyandırır ,ne yapacağı az çok bellidir.Temkin uyandıran puslu atmosferi bir bakıma gel-gitlerinden korur sizi ,derdinide dermanıda kendi özünde barındırır.

Nasıl geçtiğini hiç anlamadım hayatımın eylüllerinin.Biraz eserdi ,biraz yağardı ..Gitmelere sevdalıydı ,kalmak için gelmemişti çünkü alışmaktan-alışılmaktan korkuyordu.Benim içinse tıpkı şaririn dediği gibiydi durum :
Gittiğin zaman gitmeni sevdim

Evreni sevdim geldiğin zaman

Kalmanı sevdim

Korkuyordum sana alışmaktan

Yine de sevdim gülümsemeyi

Mendilimi sallarken, seni götüren trenin arkasından*

Bir elim sende oyunuydu oynadığı hem kendisiyle ,hem mevsimlerle.Ağustosa sobelenirdi ,kendisi için ayrı bir yeri olan ekimi sobelerdi hep.Ve yine sonunda geldiği gibi sessizce gidiyordu ..Karmaşadan uzak ,ansızın ve yüzünde küçücük bir tebessüm ile ….

18
Nisan
2007

Kelimeler Tükenirken …

Ellerimin uzandığı her yerde sen varsın.Elimle birlikte sana uzanır tüm hayallerim ,tüm yarınlarım.Korkuyorum dokunup bendeki seni çirkinleştirmekten.Serap misali değdiğim anda kaybolup gitmenden korkuyorum .Korkuyorum ihtimal soğuğu hissetmekten ya da ihtimal yangını hissetmekten.Sonra korkularımdan korkuyorum bir gün onlara uyup sana uzanmaktan beni vazgeçirirlerse diye.Tereddütlerime yenilerini ekleyip binlerce korkunun içinde uzatıyorum ellerimi sana.

Ellerimin uzandığı her yerde sen varsın.Çayımda seni yudumluyorum , dalgalarda seni izliyorum ,şarkılarda seni dinliyorum .Her damla sen olup akıveriyor gözlerimden.Kimi zaman kitabım oluyosun, sayfalarını bir bir itina ile çeviriyorum, her satırını aklıma kazırcasına tekrar tekrar okuyorum .Kimi zaman gülümseyişim oluyorsun , kimi zaman adımlarım ve hatta kimi zaman serzenişlerim …Bir hayalin ucuna takılıp uzun uzun aklıma misafir oluyosun.Bu kadar bende olmana rağmen yinede dokunmuyorum sana, sadece ellerimi uzatıyorum.

Ellerimin uzandığı heryerde sen varsın.Ilık bir rüzgar esiyor getirdiği toprak kokusu sen oluveriyorsun , yüzüme damlayan bir damla veyahut pencereden izlediğim yağmur damlalarından kırılan ışık hüzmesi sen olup yansıyor içime.Tüm samimi duygularım ,yeniden başlama heveslerim ,kaçışlarım,özlemlerim ,hayallerim, aklına gelen ve gelmeyen herşeyin bir yanını sana yaslıyorum .Ne olduğunu bilmesemde ellerim yine sana hep sana uzanıyor.

Dokunmasamda ellerimin uzandığı her yerde sen varsın.Acaba tutucakmı tutmayacakmı telaşları olmadan yalnızca ,sakince ellerimi sana uzatıyorum.Dedim ya ne olduğunu bilmeden
,saklandığın yerden bir gün çıkar gelirsin ümidiyle hiç çekinmeden bildiğimi okuyorum.Yarınların yersiz telaşları yok içimde ,bilinen bütün literatürlere kafa tutuyorum.Ve ulaşmak için değil sadece yönelmiş olmanın zevkini yaşamak için ellerimi defalarca sana uzatıyorum.Kaldı ki bunu istesemde engelleyemiyorum ellerimin uzandığı her yerde zaten sen varsın…

15.01.2007 01:33

a dream on our way to deatha dream on our way to death