4
Şubat
2008

Bir yerden başlamak adına …

Bazen gemileri yakarcasına kararlı davranmak gerek . Arkaya bakmadan , biraz nefes nefese , biraz asude , biraz inatçı . Yoksa hayat sizi bırakmadan önce siz hayatın bir köşesinden bırakıveriyorsunuz , gözleriniz ışıltısını kaybediyor , kendinize kaçıp bir deve kuşu gibi görünmezliklerde arıyorsunuz hayatı .Sonuç ; bir hiç . Sadece hiç olmakla kalsa iyi , olduğunuz yerden çok gerilerde yakalıyorsunuz kendinizi . Sebep ; global dünyanın , önemsiz rahatsızlıkları:

Rutinler ve alışkanlıklar … İnsan beynine ve üretkenliğe düşman iki kavram. O kadar çevreliyor ki bunlar bazen hayatı , yıprandığının –tükendiğinin farkına varamıyor insan. Ne kadar güzel , ne kadar önemli , ne kadar marjinal işler yaparsanız yapın , onları sürekli ve sabit bir yöntemle icra ediyorsanız size kattığı hiç bir şey kalmıyor mutat bir mekanizmaya bağlandığı anda. Mekanik , renksiz, anlamını yitirmiş bir hayatı benliğinize oturtuyorsunuz rutinle birlikte. Gerek maddi ,gerek manevi ve gerek özel hayatta düz gitmek maalesef hareket eden ölüler haline gelmemizin başlıca sebeplerinden. ..

Hele ki hayatın ilk kısmını rahat yaşamak için harcadığınız ikinci kısmında iseniz , durum daha da içler acısı bir hale dönüşmeye başlıyor. Bu durumla ilgili nicedir topladığım gerilim , hocanın kurduğu “ben gençken sporcuydum” cümlesiyle şimşekler çaktırmaya başladı. Sporu hayatına yediremediyse , hayat meşgaleleri mecra değiştirdiği anda bıraktıysa , çokta bir şey katmamıştı hayatına .Rutin dedik ya hani , spor için rutin kabul edilebilir bir şeydir , hatta günümüzün tek sporu olan klavye tıkırdatmaya göre rutine binmiş bir spor yaşantısı büyük başarı olsa gerek. Teslim olmayı yaşlılık sayıyoruz , hayatı ağır çekime indirgeyerek ; ölmeden önce beyni ve duyguları ölmüş robotlar, sadece anlık zevklerinin peşinde koşan hurdalar halinde yitip gidiyoruz. (Allah esirgesin)

Bizim için seçilmiş hayatları yaşıyoruz çoğu zaman. Aile , arkadaş ,çevre , genel kabuller … Bizi hayatımızın ikinci kısmın da rahat ettirecek mesleklere , mekanlara , kişilere temayül ediyoruz -etmeye telkin ediliyoruz. Müzik üzerine kariyer yapmak ne kadar alışılmışın dışında bir durumsa , müzisyen bir ailenin içinde doğup müziğe meyletmekte o kadar sıradandır özünde.Yönetim yeteneği olan birini , mühendis yapıyoruz kadrosu ve maaşı var diye ve yahut önemli meslek diye doktorluğa itiyoruz fedakarlık ve özverinin ne demek olduğunu anlayamamış nicelerini. Sonuç ya başarısızlık oluyor ya da verimsiz bir iş hayatı. Gerçi bazı kendini keşfetmeyi başarmış ve olması gerektiği yere adım atan cesur insanları da es geçmemek lazım.

Yazının sonlarına doğru biriken duygulardan mı desek; yazım üslubumun özünde yumuşak , hikaye diline daha çok mail olmasına rağmen benim buna karşı durmamdan ve duyguları bastırmamdan mıdır bilmem. Makale tarzı yazıların sonunu şiirsel noktalıyorum :

Bırak nefsin ulaşamadığı yanlışlıklar için çığlığı bassın , feryad figan etsin ..Sen yürüdüğün yol da yürü, gerekirse koş. Rüzgar uğuldasın kulaklarında , mefisto yerine . Nefesin hızlı hızlı dolup boşalırken ciğerlerine , sen gereksiz şeyleri düşünemeyecek kadar heyecanlı ol. Kalbinin her atışında , çepherlere bir kat daha sağlam vursun kanın, her saniyenin hakkını verircesine… rutinlere ve kendine meydan okurcasına ..

med~cezir 04.02.08 20:30

23
Ekim
2007

Bir tulu sevdası …

“Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var”

Ne güzel dizelerdir doğuyla batının farkını uzun uzadıya ,tumturaklı cümlelere uğramadan anlatan.Garbın o soğuk ,duygusuz çeliğinin karşısına koyduğu sıcacık yüreğidir doğunun.Hissizliğin karşısına hissiyatını koyar , materyalizmin yüzünde imanının sıcak iklimini estirir ,madde de kalmaz manadadır gözü.

Afakını saran çelik ya da başka bir şey değildir çünkü , ebededir hayalleri ve ebedi çevreleyecek hiçbir sey yoktur. Şarkta akılların yanında duygu da vardır , sadece aklın salt kaldığının farkına çok öncesinden varmışlardır. Hüznü , şefkati , diğergamlığı ,aşkı ,sevdayı bilemez güneşin guruba erdiği yer. Misafir prosedürle ağırlanır , donuk , kısa ,samimiyetten uzak…Bunun karşısında kırk yıl hatırdır bir kahveye biçilen miat , adeta paralanılır misafir ağırlamak için ,kimi zaman kendi yemez misafirine ikram eder ev sahibi. Dedik ya şefkatin tadına bir kere varmıştır tuluların başladığı yer ,bırakın on sekizi evlendikten sonra bile hala çocuktur ebeveynlerin gözünde yavruları. Sadece ailelerine karşı değil ,dışarıya karşıda aynıdır muamele.Başkalarının dertleriyle dertlenir ,kendini unutur kimisi ; vücudunun cehennemi dolduracak kadar büyümesini isteyecek kadar ,yanarken gönlünün gülistan olacağından bahsedecek kadar hassas ,hissiyatı derin nice yiğitler yetiştirmiştir doğu.Hem madde de yiğit hem manada alimdir ,bir başka deyişle alperenlerdir sıcacık bağrında yetiştirdikleri.

Aşkın ,sevdanın ne olduğunu sorsanız batı insanına alacağınız birkaç basit cümle veyahut bir hiçtir. Bir şeyi derinden yaşamak nedir bilemezler çünkü ,yüzeydedir duygular ,esbaba takılıp mukaddesattan mahrum kalırlar ,aldıkları tatlar kısıtlıdır ve geçicidir. En ünlü eserleri Romeo&Juliet bırakın Leyla ile Mecnun’un önünde durmayı yanına bile uğrayamaz.İlk bakışta bile fark edilecek farklardır bunlar hikayelerin derinlerine dalmadan.Şarkta Leyla dır önce yazılan ,isim de bile hürmettir hanımlara gösterilen.Ya Mecnun’a ne demeli , mecazdan hakikiye giden yoldur yürüdüğü.Aşkının ve maşukunun fani olduğu sırrına ermesinden sonra Rahman’a fani olanı hatırlamayacak kadar sevdalanması ,balların balını bulmasıdır eserin özü. Romeo ve Juliet gibi sevda meyvesini tadarken kışırda kalmış, birbirilerinin fanilikleri karşısında intihara sarılacak kadar dardır hissiyat ufukları ve dolayısıyla aşk anlayışları.Hangi birini anlatsın ki doğu Yusuf ile Züleyha ayrı bir buududur mecazdan başlayıp Rahman da noktalanan hikayenin.Hangi esere elinizi atsanız fedakarlığı anlatır ,kendinden vazgeçmeyi anlatır ,tutkuyu anlatır ve aşkı en iyi tanımlayacak ne var ise onu anlatır.

Tuluların başladığı yer dedik ya ,her manada doğrudur bu söz.Yüzlerce binlerce peygamberlere (a.s) ev sahipliği yapmış kutlu mekanlar hep şarktadır.Çölden gül bitirecek kadar uhrevi atmosferdir bu mekanlarda soluklanan.Ateşlere atılıp da yanmamaya ,göğe yükselişe ,denizlerin yarılışına ,miraca ve daha nicelerine şahit olmuştur.Her şeyden ve hepsinden edna güzeller güzelinin (sav)
63 senelik hayatlarına ev sahipliği yapmakla şereflenmiş ve mübarek kabrini bağrında bulundurması bile üstünlüğünü gösteren tek özellik olmak için yeterde artar bile…Hele ki Asr-ı saadet ,ne kadar söylesek az ne kadar söylesek nafile…

Manasının ,derinliğinin ve beklide mistik havasının yanında aklın da merkezi olmaktan geri durmamıştır bu müstesna beldeler.Bilimin temeli olan bir sürü icat ve keşfe kaynaklık etmiştir.Doğu üretmeyi batı işletmeyi iyi bilmiştir tarih boyu.Gerçi emevi kütüphanesini yakacak kadar kör olsalar da,buradan kurtulabilen birkaç kitap ile rönesansı yapmayı başarabilmişlerdir.Uyandıktan sonra oyunu kötü oynamıştır garp ,duygusuzluğunun eseri olan çıkarcılığı uğruna şarkın dinamiklerini yıkmaktan ,ilerleme yollarını kesmekten geri durmamaktadır.Gün be gün hassasiyetini yitiren ve dinamiklerinin üstünlüğünün farkına varamayacak kadar kör hale gelmiş olan günümüzün doğu insanı da maalesef oynanan trajikomik oyunu hayranlık ile izlemeye devam etmektedir.Klasik bir örnekle betimleyecek olursak hazinenin üzerinde oturan ve fakirlikten yakınan ,ondan bundan yardım isteyen bir kördür.Umulur ki bir gün gözleri açılsın ve elindekinin farkına varsın…

06.09.2007 (muhtelif öğle vakitleri)

29
Ağustos
2007

Ne için yazar insan ?? 2

Yazmaya niyeti varsa yazmalı insan.Yazmaktan ,hata yapmaktan korkmamalı.Hatalardır çünkü insanları büyük başarıların kapılarını açan.Önceleri belki birkaç cümle ,birkaç paragraf bekli de ucu kitaba kadar uzanan bir yolculuk…İlk içinden başlar insan yazmaya; hissedilenler ,yaşananlar ilk temasıdır yazarın.Şöyle bir göz gezdirildiğinde anlamayan için değersiz ,anlayan için ise bir pınarın ilk damlalarıdır ilk cümleler.

Hedef başarı ise her şeyde olduğu gibi inatçı olmak ilk şarttır.Kafa tutacaksınız hem dışarıya ama öncelikli olarak kendinize.Çoğu zaman insanın önünde kendinden büyük engel olmuyor malesef.Ön yargılar ,kaygılar ,başarısızlık korkusu beklide çok güzel bir başlangıcın önüne kimsenin öremeyeceği sağlamlıkta duvarlar örüyor.Yanlışa düşme korkusu olmadan kalemi özgür bırakmaktır en iyisi.Bırakın ucu nereye çıkarsa çıksın ,her cümle bir adımdır yazarlık denen yolda.Hatalardır doğru yolda yürümeyi öğreten ,düşmeden dengede kalmanın önemini anlamak zordur çünkü.Tecrübedir insanı kıymetli yerlere ve ötelerine taşıyan.

Yazdıkça mürekkebin zehri kanınıza sızar.Gün be gün müptelası olursunuz bu devası kendinde olan derdin.Yazmaya sevdalanırsınız farkında olmadan, yazmak ise bir mahbub gibi ya kapılarını açar size ya da naz eder her güzel gibi.İnattır burada devreye giren ,yazmanın talibi olmuşsanız hiçbir engel sizi yolunuzdan döndüremez.Sevdasında düştüyseniz bir kere işinizin bittiğinin resmidir.En ummadık ,en savunmasız anlarınızda yakalar sizi cümleler ,bazen birkaç konu dadanır aklınıza.Sancılanırsınız bir an önce sızlayan zihninizi kağıtlara dökmek için.

Yazmak insanın tefekkür ufkunu açar dense yanlış olmaz heralde.Etrafa daha bir alıcı gözüyle temas eder bakışlarınız.Siz istemeden beyin bir reseptör halinde gelmiştir nicedir.Yürürken kafanızda bir yazının taslağıyla ya da çevrenizi tasvir ederek dolaştığınız olur.Daha farklı incelersiniz etrafınızı ,detaycılığınız derinleşir.Mana-i ismi ile mana-i harfi arasında ki fark muallak değildir sizin için artık.Kimsenin fark etmediğini ya da fark edip farkına varamadığını yakalarsınız.

Bir kere sevdalanmaya görsün nas ,”ikra” dan uzanan yolculuktur keşfedeceği.Yol aldıkça doldurur eksik yanlarını , doldururken büyür. Büyüdükçe küçüklüğünü idrak eder. ”Zira büyüklüklükte büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir “ sırrına erişir.Baş ve işaret parmağına felç inesiye kadar yazar da yazar.Belki satırlar derdine derman olur diye gönül verir bu işe.Ancak ilimle galebe çalınacak bir zamanda, ilmin kapısının sağlam kaleme sahip olunarak açılacağını bilir ,bilmekle kalmaz ruhunu ve ideallerini zapt-u rapt altına almış idealleri için kolları sıvar.Dedik ya kimi zaman gözünden olur kimi zaman elinden.Alimin kaleminin mürekkebi şehidin kanıyla bir tutulduysa eğer ; kaybolan gözde elde Allah (c.c) yolunda gitmiştir desek Allahulalem yalan söylemiş olmayız.

Vel hasıl niyeti var ise ,içinde ufacık bir kıpırtı dahi var ise yazmaktan korkmamalı.Önce duygular yaşananlar ,sonra fikirler idealler.Ulaşmak isteyenin önünde hangi dağlar durabilmiştir.Yeter ki yazsın kişi,yeter ki kendinden geriye mülk dışında bir kişi kalsın diye ,bir işe yaradım da öyle ayrıldım demek için yazsın.

(Nedense yazma ve okuma temalı yazılar okunmaz ama bir cesarettir temamız olmuş.)

24
Ağustos
2007

Efkar-ı leyl

Ey leyl…Yine sana temayül etti cümlelerim.Ne kadar söylesem azdı sana ,ne kadar söylesem nafile.Seni satırlara dökemeyecek kadar siyah olmasa da kalemim ,yazmaktan başka çare bulamadım bu biçare halime.

Rahmandan rahmet olursun da sızı verirsin o katranlaşmaya yüz tutmuş ruhumuzun gediklerinden. Nisyan ve isyanlarımızın hafakanlarını gelip sana çatarız da o engin sükunetinle gülümseme ile karşılarsın hoyratlıklarımızı.Senin sükutun aks-i sedaya sebep verir ,taşkınlarımız döner dolaşır da vurur gönül sahillerimize.

“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir
Mübtela-yı gama sor ki geceler kaç saat?”

Derdi olan kıymetine vakıf olur senin.Ya küçük dertlerin anlamsız ızdıraplarıdır ki mahva kalbeder ,ya – derdine düşme şerefine ulaşmış olmak ne azizdir - büyük dertlerimizin uhrevi iniltileridir ki rahmete ve hayra kalbeder.

Yeisimize esir olup ,efkara gark olmuşken seni yaren ederiz buhranlarımıza.Öyle buhranlar olur ki bazen yaşadıklarımız ; halk edilme amaçlarımızın yamaçlarından düşüp çakılmalarımız ,fani teveccühlere bel bağlayıp aradıklarımızı bulamalarımız ,nazarımıza değen her nokta yangın yeri iken inadına kibrit çalmaktan öte olmayan ahmaklıklarımız.” yürekler merhametsiz duygular süfli,emeller har…” bir halde kendimizi unutuşlarımız..

Anahtarı sende miydi rahmet kapılarının ,yoksa kendin bizzat rahmet kapısı mısın bilemiyorum.Tek bildiğim ömrün her anı gibi değerlendirilmen gerektiği.Ancak o şekilde sonsuz menfezlere ulaşacak vakitlerdir sende tükettiklerimiz.Veyl olsun sığınmak istediğimiz bunaldığımız anda O’nun tarifsiz ikliminden başka yerlere kaçışlarımıza ,veyl olsun maksatlarımızı O’ndan başkalarına temayül ettirişlerimize.

Oysa ki sen miraçlarımızın kutlu vakitleri , aşık olmaya değecek tek aşkımızla vuslatlarımıza şahit olmalıydın.Fani masivanın üstünü örtüp ,örtmekle esbabı aralayıp sadece O’nla diz dize oturup hasb-ı hal edişlerimizle nuranileşmeliydin.Sen boşa harcanan bir günün arkası ,dert zannettiğimiz dertlerimizin saklandığı kuytu köşe ,kafir sıfatı olan ümitsizliklerimizin –gaflet uykularımızın şahidi olmamalıydın .Hz. Cebrail gibi olmalıydın bazı bazı, bizi cüzi ufkumuzun sidret-ül müntehasının yanına bırakmalı ,buradan gayri gelemem demeliydin.Ruhumuz sürur içinde asumana varmalı ,farklı farklı alemleri pervaz etmeliydi.Gah üfledikçe yanan ,yandıkça iniltisi içleri acıtan neyler gibi hicran ile cehennem ateşlerini damla ile söndürebilmenin sırrına muvakıf oluşlarımızın nameleri olmalıydın.

Dedim ya ey leyl ne ben satırlarımı senden alabiliyorum ,ne satırlarım seni anlatmaya yetiyor.Nasıl yetsin ki ,dar ufkumla izliyorum üzerinde sıbgatullah olan tablonu.Yinede cüret ettim seni anlatmaya ,bir mecra olur diye anlattıkça anlamaya…