28
Şubat
2008
25 Şubat pazartesi günü yaşanılan üzücü bir hadisenin üzerine gayr-i ihtiyari, duyguların ağırlığı altında ezilirken kaleme alınmış bir yazı… Paylaşmak istedim. Dualarınızı esirgemeyin…
“Bu günü kutlamalıyız”, “Bugün tarihe geçmeli” şeklinde cümlelerle birbirimize şaka yollu latifeler yaparken, tarif edilemeyen, kaynağını bilemediğimiz bir sevinç vardı içimizde. Sabah “Hala eski uygulama geçerli” demişlerdi ama öğlen vakti mescidde sevindirici haberi almıştık. Yasak kalkmıştı. Başörtülerimizi artık takabilirdik. Hiç vakit kaybetmeden bize söylendiği gibi başörtülerimizi örtmüştük bile. Hala inanamıyorduk kampüste başörtülü dolaşabileceğimize… Ama işte beklediğimiz olmuştu. Başımızı örtmüştük ve kampüste artık örtülü olarak bulunabilecektik. Yıllardır hayalleriyle yaşadığımız, rüyalarını gördüğümüz o gün bu gündü. Öyle bir sevinç vardı ki içimizde ne kelimeler yeterdi anlatmaya, ne de gözyaşları…
Mescidin kapısını yavaşça araladık. İlk adımı atan ben olmuştum. Yanımdaki kardeşlerimden birisi ise “Abla yüzümdeki şu anlamsız tebessümü atabilsem çıkacağım ama yapamıyorum işte…” diye sevincini ifade ediyordu. Biz bu sevinçle belki 10 adım bile atamadık. Bir güvenlik görevlisi beliriverdi yanımızda ve gayet sert bir tonla “Hocam kimlikler” dedi. Biz ne olduğunu anlayabilmiş değildik henüz ki kendimizi rektörlükte buluverdik. Zamanında şapkalarımız sebebiyle müdavimi olduğumuz bu binaya bu kez örtülü olmamız hasebiyle getirilmiştik. Bir yanlış anlaşılma olmuş. Yasak kalkmamış. Anayasa mahkemesinin kararı belli olmadan, 17. madde değişmeden de biz okula başörtülü, onların ifadesiyle “türbanlı” giremezmişiz. Hakkımızda yasal işlem yapılacak, soruşturma başlatılacakmış. Biz derdimizi anlatmaya çalıştık ama nafile… Ne de olsa biz “türban”lıydık. Konuşmak haddimize mi düşmüştü? Bunlar da yetmemişti onlara… Öfkelerini üstü kapalı hakaret ederek kustular üstümüze… Ses çıkarmadık. Zira Üstad Hazretlerinin düsturunu biliyorduk. “Haksızlığı hak iddia edene karşı hak iddia etmek, hakka karşı hürmetsizliktir.” Galeyana geldi bazı arkadaşlar ama yatıştırmak zor olmadı onları. Biliyorduk ki onlar bunu istiyorlardı.
Sevincimiz yarım kalmış, boynumuz yine bükülmüştü. Hadiseye şahit olan birçok kardeşimizin de bizimle birlikte bükülmüştü boyunları… Hissetmiştik. Çaresizdik zira… Ve bu zalimlere karşı en kuvvetli silahımız duaydı. Onlarsa bütün inananlara gözdağı vermenin kendilerince haklı(!) sevincini yaşıyorlardı. Yer olarak kantinleri, kampusün muhtelif yerlerini değil de mescidin yakınlarını seçmişlerdi ve her ne kadar dille söylemeseler de bize “Öylesine güçsüzsünüz ki, bakın hiçbir şey yapamıyorsunuz. Biz ne istersek onu yapmaya mahkûmsunuz” diyorlardı.
Olayın şokundan kurtulamamıştık bir türlü. Anlayamıyorduk olan biteni… Önce içeri kabul ediliyor, daha sonra okulda “türbanlı” dolaştığımız için rektörlüğe götürülüyor ve hakkımızda soruşturma açılmakla tehdit ediliyorduk. Bu halleriyle oyuncaklarını şekilden şekle sokan bir çocuğu andırıyorlar nazarımda… Bu durumda oyuncak biz oluyorduk.
Onların bize ne nazarla baktığını anlayamıyorduk ama insan olarak görmediklerini de biliyorduk. Zira bunu staja gittiğim okulun girişinde beni tesettürlü görünce güvenliğe adeta çığlık atarcasına “Bu da ne?” diye soran bayan sayesinde daha iyi anlamıştım. “Bu kim?” dememiş de “Bu da ne?” demişti. Bense sadece tebessüm etmiştim bu soru karşısında… Güvenlik görevlisiyse benim stajyer öğrenci olduğumu ifade etmeye çalışıyordu. Sonra ne mi oldu? Hiç geç kalmadılar şikâyet etmekte ve okuldaki hocalarımız tarafından o dersten bırakılmakla tehdit edildik.
Yıllardır süren bir mağduriyet… Nereye gitsek ikinci hatta belki üçüncü sınıf insan muamelesi görmek… Neden? Çünkü örtülüyüm(z). Çünkü müslümanım(z). Çünkü onlara Cenab-ı Hakk ı, cehennemi hatırlatıyorum(z). Çünkü hesap gününden haber veriyorum(z). Çünkü onları “Ya doğruysa… Halim nice olur?” çıkmazına sokuyorum(z). Çünkü… Bu çünküler hiç bitmez aslında…
Biz onlara göre yaşamaması gereken mahlûklardık. Zira bizi insan nazarıyla görmedikleri gibi bakışlarıyla da “Siz bir böceksiniz” diyorlardı. Rabbim onlara ne nazarla bakıyordu acaba?
Yıllardır siyaset deyip, laiklik deyip Müslümanlara akıl almaz eziyetler etmişlerdi. Yakın tarih bunun en güzel örneği… Bir zamanlar o yüce insanı “Dini siyasete alet ediyor” diye suçladılar. Ardından gelen hocama “Devleti yıkmaya çalışıyor” diye iftira attılar. Şimdi de laiklik adı altında başörtümüze dillerini, ellerini uzatıyorlar. Mümine bir hanıma yapılacak en ağır işkencelerden biridir bu yaptıkları… Biz Rabbimize sığınıyoruz. Günü gelir Gayretullaha dokunur bu zulüm… O gün onlar kime sığınır acaba? Ve merak ediyorum başörtülü olarak o kampüse giren bir kız “öğrenci” onlara göre bilmem hangi siyaseti temsil ederken Che tişörtüyle dolaşan şahıslar hiçbir şeyi temsil etmiyorlar mı acaba? Che de kimmiş ki? Senin benim gibi bir insan işte… Hatta benden, benim gibilerden daha masum bir insan…
Onların ne istediğini ise 2 yıl kadar önce şahit olduğum iki öğretim görevlisinin konuşmasına kulak misafiri olduktan sonra daha iyi anlamıştım. Mescide gittiğim günlerden bir gündü. Önümde yürüyen iki hocanın ardında mescide doğru ilerliyordum. Mescidlerin bulunduğu yere gelmiştik ki erkeklerin kullandığı mescidden 2-3 kişi çıktı. Bense bayanların mescidine yönelmiştim. Hocalardan biri “Yıllardır uğraşıyoruz. Şunları bir türlü vazgeçiremedik şuralardan” mealinde bir şeyler söyledi. Ben bir yandan hocanın bu şekilde kahrolmasına sevinirken, bir yandan da neden bizimle uğraştıklarını düşünmeye başlamıştım. Evet, onlar bizi böyle bir okulda öğrenci olarak görmek istemiyordu. Bizler cahil kalmalıydık. Temizlikçi, hademe, amele vs. olarak onlara hizmet etmeliydik. Onlar da egolarını tatmin etmelilerdi. “Müslümanlar bizim ancak hizmetçimiz olabilir” diye nefislerinin kulağına fısıldamalılardı. Aslında küçük duruma düşen kendileriydi söyledikleri çelişkili sözlerle, hareketleriyle… Başında bandanası olan açık bir bayan öğrenciye daha bir iki gün önce “Ya sen çıkarsın sınıftan ya da ben deyip…” ardından sınıftakilerin “Anlayamadık hocam” demeleri üzerine o kız öğrenciye daha bir dikkatle bakıp “Kusura bakma ben seni tesettürlü zannettim” diyen hoca buna ne güzel bir örnekti.
Bizim üzerimizden kavga ediyor şimdi insanlar… Kimi “Hoş geldin türbanlı kardeş” diye afiş asarken, bir diğeri “Türban düzenlemesi gericiliktir” diyor… Bizse sessiz sedasız olan biteni izliyoruz bazen içimizden “Yeter artık” diyerek bazense bir iki damla gözyaşıyla… Bize fikir soransa neredeyse yok gibi… Bize düşen seyirci olarak kalmak… Bir de insanların enteresan bakışlarına maruz kalmak… Daha bir aşağılayarak, sizde nerden çıktınız der gibi bakıyorlar eskiden hiç olmadığı kadar… Rabbim aşağılamasın. O güzel nazarla baksın. Bu yeter bize…
Biz hizmet deyip girmiştik bu yola, bu kahredici zulme de bu sebepten katlanıyorduk, katlanıyoruz. Sabır dedik, sabrımız taştı, birbirimizin omzunda ağladık. Gücümüz bitti, birbirimizin sırtında devam ettik yola… “Okulu bırakacağım” diye ağlayanlar oldu vazgeçirdik. Hep içimizde bir ümit, “Bu gün kaç insana Rabbim seni anlatırız?”, “Kaç insanın kalbini bizim vesilemizle Sana ısındırırsın Rabbim?” diye içimizdeki buhranlara, çıkan kasırgalara aldırmamaya çalışarak yola devam ettik, etmeye çalıştık. Günü geldi
ayağımız kaydı, birbirimizin imdadına yetiştik, tuttuk ellerimizi… Hayırhahlık ettik birbirimize ama pes etmedik zira bize bu öğütlenmişti. Sabırla son nefese kadar rıza-ı ilahi uğruna koşturmak… Bu uğurda her şeyden, herkesten, belki tüm sevdiklerinden vazgeçmek… Birilerini cehenneme girmek pahasına cehennemden çekip çıkarmaya çalışmak… Yeri geldiğinde yangından insan kurtarmaya çalışırken, yanmak…
Şimdi bir ayeti fısıldıyoruz kalplerimize, ruhlarımıza… “Sizden öncekilerin maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalmadan Cennete giriverebileceğinizi mi sandınız?” Efendimiz(sav) e salât ve selamların en güzelini sunarken O(sav)’nun söylediği o mübarek sözle teselli oluyoruz. “Gariplere müjdeler olsun”
mbahar Konuk Yazarlar
22
Şubat
2008
Tarifi imkânsız bir sızı var içimde… Sebepsiz… Bakma sebepsiz dediğime… Vardır elbet bir sebebi dile vuramıyorum. Seni bulduğum gün yitirmiştim ben. Sen yitirilmeye mahkûmdun, bense yitirmeye… Yüreğimde taşıdıklarımı bilebilseydin… Ya da biraz olsun beni anlayabilseydin… Anladığını sanmıştım. Yanılmışım. Sana değil sitemim kendime… Ne bilmene izin verdim yüreğimde sakladıklarımı ne de anlamana… Senden kaçmaya çabaladıkça daha çok yaklaştım sana. Nedendir bilmiyorum. Aslında yaşadıklarıma dair hiç bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki o da farkında olmadan girdiğim bu yolda, kendimi bulduğumda artık çok geçti. Bu hayat yolculuğunda ihtiyacım olan öyle çok latifeyi yitirmiştim ki… Ve sana öylesine bağlanmıştı ki bu küçücük yüreğim…
Gecenin zifiri karanlığında, yalnızlığımı paylaştığım odamda yüreğimde kopan fırtınaları dinliyorum şimdi. Duygularımı dillendirmeye takat getiremediğim zamanlarda gözyaşlarım tercüman oluyor yüreğimde taşıdıklarıma. Omuzlarımda yaptığım yanlış(lar)ın ağırlığı… Yüreğimin bir yanı pişmanlıkla kavrulurken, bir yanındaysa hasret rüzgârları esiyor. Ağlayarak sabahı karşıladığım gecelerde çoğu kez sebebini bilemiyorum gözyaşlarımın. Uykularım benden gideli çok olmuş… Gece vakti yıldızlara bekçilik ederken ruhumda mı yoksa yüreğimde mi bilemediğim bir kördüğümü çözmeye çalışmakla geçiyor zaman…
Teselli aramak için sarıldığım kitaplar ümit verse ve ben “Hayır Allah’ın murad ettiğindedir” diye fısıldasam da yüreğimin kulağına… Hissiyat işte… Söz dinlemiyor bir türlü… Ve ben de Efendimiz gibi “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır” diyorum gözümdeki yaşlara mazeret ararcasına, kalbimin hüznünün sebebini bilemeden… Belki biliyorum da dillendirmek zor geliyor yüreğime…
Yüreğim alışkın gurbetlere… Daha küçücük yaşlarda ayrılıklar, hüzünler yaşamış. Zaten asıl vatanından ayrı kalmak suretiyle gurbette olan yüreğim, bu fani alemde de mecazi gurbetlerle yanmış yıllardır. Sen bunu hiç bilmedin. Ben biliyordum tüm sevdiklerim gibi seni de yitireceğimi… Korkuyorum şimdi diğer sevdiklerimi de yitirmekten. Ama kader değişir mi ki? Rabbim yavaş yavaş alıyor hepsini… Ama biliyor musun hamd ediyorum halime… Ya herkesi alıp, bir başıma bıraksa beni… Aslında biliyorum yalnız değilim O hep var. Ve belki de ben O ndan başka dostlar, sevgililer aramakla “Allah tan başka dost arayanların durumu kendisine ev yapan örümceğe benzer. Örümceğin evi, evlerin en çürüğüdür- eğer bilmiş olsalardı” ayetinde bahsedilen insanların durumuna düşüyorum. Zira düşünüyorum da yüreğim “Allah tan ötürü sevmek” nedir bilmiyor. Rabbimin elbet bir muradı var benden ve ben o muradı anlayabileceğim günü bekliyorum şimdi idrakten yoksun havsalamla… O gün mahşer günü olsa da…
mbahar Konuk Yazarlar
30
Ocak
2008
Bu sefer çok kısa tutacağım. Hürriyet’in Internet sitesi okurları bir alemdir. Eğer ders arası sıkılan üniversite öğrencileri de varsa bunu okuyan, hemen bir koşu laboratuvara gidip Hürriyet’in Internet sitesine girip, en güncel politika haberlerine yapılan yorumları okuyarak bir nebze stres atabilirler.
Bu yorumlar genelde hangi ülkede yaşadığını kestiremediğim kimselerce yazılmaktadır. Yazıları yayınlananların %95′inin görüşünün son seçim ve anketlerce de kesinlik kazanan, sabit olan halk görüşleri oranında %19′a tekabül etmesi yurt dışından da Türkçe bilen ve CapsLock tuşları açık vaziyette takılı kalmış kimselerin gece gündüz demeden yoğun bir gayretle klavye aşındırdıklarına işaret olabilir belki.
Sadede gelince, son gelişmeler siyasi platformda bir hayli çekişmeli ve hararetli geçiyor. AKP ve MHP tarafından da CHP kürsüsünden de gün aşırı aynı metinler okunuyor; özellikle CHP’den gelen “hadi laiklikten vazgeçtik deyin” çağrısının bir hata sonucu copy-paste’in azizliğine uğradığı ve Sayın Baykal’ın gelecek 3-4 haftalık konuşma metinleri de dahil hepsine alakalı alakasız paragraf aralarında karışmış olduğu kanaati uyandırdı bende.
Hürriyet okurları da MHP’nin sırf “başörtüsü” açılımı nedeni ile sandığa gömüleceğini -halk tarafından- iddia etmekteler. Bilim kurgu yapımlarını sevsem de az çok gerçeklik ararım romanlarda hikayelerde. Bu yönden daha sıkı çalışmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü bildiğim kadarı ile bu ülkede bir şekilde eşi, kardeşi, annesi veya teyzesi, sevdiği bir yakını veya komşusu, arkadaşı başörtüsü; hem de İslam dininin emrine uygun şekilde, takan insan sayısı %70′lerin altına inmiyor en “iyimser” tahminlerle. Seçim sonuçlarında halkın eğilimi de ortada.
Dolayısı ile MHP’nin başörtüsü açılımı nedeni ile hangi halk tarafından neredeki sandığa gömüleceğini merak etmekteyim.
Kaynak : http://www.warnerblade.com/f/viewtopic.php?t=2690
Konuk Yazar : HNNV
Burak Bakay Konuk Yazarlar
30
Ocak
2008
Kaç zamandır medyanın fasonluklarını derleyeyim sonra unutuyorum diyordum, buradan başlayayım, başlayalım. Efendim, Posta adlı gazete sözde “çok gizli” yakın dostlarından öğrendikleri bilgiye dayanarak yılbaşı piyango ikramiyesini (tarih de verelim: 2007) kazanan 4 kişiden birinin imam-hatipli olduğunu iddia etmişti. Bu tamamen uydurma, sallama ve sıkmasyon sözde haber o kadar ciddiye alındı ki, başta Hürriyet olmak üzere tüm medyam büyük bir iştahla atıldı, nasiplendi, köşe yazılarını süsledi, akşam bültenlerine konu oldu, mizah dergilerine kadar ulaştı.
Hatta, durun, beraber bakalım, ne tür bir halt yemiş bu hayalet imam-hatipli:
Ha, bu arada unutturmayayım, bu kurgu/senaryo Erdoğan Aktaş (kendisi yazar oluyor, bir de Star TV’de önemli bir şey çok yükseklerde öyle böyle değil) Beyefendi’dir..
Aktaş neler yazmış.. bakalım.
Önce, bu olay için “bir gazeteci olarak karşılaştığım en çarpıcı öykü.” demiş. O derece ciddi yani. İkramiye kazanan olmayan imam hatip öğrencisi bu derece içler yakan, yürek burkan, insanlık dramına sebep olmakta.
Devam ediyoruz. …olayın kahramanı ile bir kez temas kurabildik, ardından bir daha kendisine ulaşamadık. Çünkü çok ciddi korkuları vardı. Evet. Aktaş, bu şahsı tanıdığını, temas kurduğunu söylemiş. Şehrini ve adını da bildiğini yazıda belirtiyor. Ama bakıyoruz ki Milli Piyango idaresi 4 talihliye de çeklerini vermiş, takır takır ödemesini yapmış… İmam Hatipli nerede? Hani korkuyordu, haramdı?
Bak hele… Gencecik bir çocuk. İkramiyenin kendisine çıktığını, ancak bir türlü alamadığın söylüyor. Çünkü o bir imam hatip lisesi öğrencisi ve piyango onun için kumar. Evet. Burada satır arasında neler neler var. O bir imam hatip öğrencisi ve piyango onun için kumar.. Yani… İslâm dini piyangoyu haram kılmış, bunu işin erbabı, ilmini tahsil etmiş tüm din alimleri yüzyıllarca fikir birliği ederek söylüyorlar ama… “O bir imam hatip öğrencisi” Sorun imam hatipte… Bu şahıs Anadolu Lisesi veya Fen Lisesinde okuyor olsa idi ve “haram” diye almıyorum demiş olsaydı (sahi böyle biri yok zaten de) bu derece vurgulanmazdı sanırım. Oturup kafa yorsam arkadaşlarla, “piyango kumardır” ve “imam hatip” gibi iki güzide ve muhteşem tanımı yan yana koymaktan daha ulvi daha sükseye namzet bir köşe yazısı bulamazdık muhtemelen. Ateş ile barut, Leyla ile Mecnun, Oya ile Bora gibi; haram ve imamhatipli.. Of hele başına bir de “gencecik gül gibi çocuk” lafını oturtup “bu yaşta beyinlerini yıkamış yobazlar” duygusunu da harmanladık mı… amanın… dadından yenmez ki.. Biz yiyemedik en azından.
Çünkü piyango almak ona anlatıldığına göre günah. Zaten okuduğu imam hatip lisesindeki arkadaşlarına bile söylememiş piyango aldığını. Karşılaşacağı eleştirilerden çekinip, biletini kimseye göstermemiş. Evet.. Ona anlatıldığına göre.. E bu Kur’an’da yazıyor? Burada çaktırmadan sağdan gelen bir kroşe görüyoruz ki geliş istikameti sol gibi görünüyor, hafif de yalpalı. Ona anlatılan denmekte. Peki anlatılan nereden alıntılanmakta? ı-ıh, cıss, oraya girmek olmaz, oraya girilirse iş ciddiye biner, tez ve anti-tez muhabbetleri döner; karşısına piyangonun topluma zararı, ahlaka zararı, dağıttığı yuvalar ile başlayan sayfalarca kanıt ve ardından Vahy’in kendisi gösterilince bu sefer oturup düşünmek gerekecek, motoru çalıştırıp beyni zorlamak gerekecek azizim. Kim uğraşır bunla yahu.
Buradan sonrası bir halk masalı gibi. Ben sadece “Keloğlan” kısmını ekledim, kalan bölümler orijinal yazı… Keloğlan Yeni yılın ilk günü de, gazeteyi açmış ve kazanan numaraları incelemeye başlamış. Numaraları kontrol edince, Keloğlan gözlerine inanamamış. Keloğlan Büyük ikramiyeyi kazandığından emin olunca, önce sevinmiş, sonra üzerine karabasan çökmüş. Keloğlan “Ben günah işledim, bu ikramiyeyi alamam” diye kara kara düşünmüş. mış mış mış miş miş miş muş muş muş
Ve mükemmel bitiş sahnesi:
Bu olay başlı başına bir Türkiye gerçeği.
Sıkı durun, sadede geliyoruz. Temsil-i hikayeciği niye dinledik, şundan dolayı:
Her şeyden önce, ortada çok önemli bir mahalle baskısı örneği var.
Oy oy oy, mahalle baskısına geldik yine. Daktiloda derlenen bir baskı türü olmalı, patates baskı, renksiz baskı, kuşe kağıda baskı, A4 baskı gibi bir şey… Düzmece bir hikaye uydurunca da mahalle baskısı oluyor. Bilmeyenlere küpe olsun, sonra nedir bu demeyin, artık sağda solda daha da sık göreceksiniz.
Evet, herkes hata yapabilir. Biri Sayın Aktaş’ı kandırmış, kafa bulmuş da olabilir. Fakat bu haber günlerce medyayı işgal etti, haksız yere bir eğitim kurumu, onun öğrencileri ve en önemlisi, dini ve ahlâki sebeplerle piyango ve loto gibi oyunların “kumar” olduğunu düşünen bir kesim aşağılandı, yıpratıldı ve eleştirildi.
Hepsi, olmayan, varolmayna bir kurgunun sonucu fitillendi.
Sayın Aktaş yanıldığını öğrenince bir özür yazısı kalema alacaktır eminim.
Kaynak : http://www.warnerblade.com/f/viewtopic.php?t=2690
Konuk Yazar : HNNV
Burak Bakay Konuk Yazarlar