7
Mayıs
2008
unutmak, hatırlamak, anımsamak, unutamamak
unutkanlık değil kastım, o şu başlıkta incelenmiş anladığım kadarıyla
http://www.warnerblade.com/f/viewtopıc.php?t=2370
kişileri, olayları, yapacaklarını unutmaktan çok fiil olarak unutmanın hayatımızda nereyi işgal ettiği
işgal edişinden memnuniyetimiz/memnuniyetsizliğimiz
farkında olmadan unutup gittiklerimiz
dahası iste

birkaç gündür zihnimi işgal ediyor unutma eylemi, latife tekin in unutma bahçesi ziyaretime geliyor.
nedir diyorum insanın unutmayla alıp veremediği. benim alıp veremediğim ne dahası?
unutarak hayatın üstüme üstüme yürüyen yanlarından saklandığımı farkediyorum, unutusun nasıl bir nimet olduğunu.
geriye dönüp de yaptığı hatalarla cedelleşerek ileriye adım atamıyor insan, unutuyor bir yerden sonra.
geride kalanlara el sallarken önündekileri yıkıp geçebilir, unutuyor yüreğinde izi kalanları.
geçmiş güzel günler, yaş ilerledikçe daha bir candan hey gıdı denen günleri anarak geçmiyor zaman, güzel, acı ne varsa geçmişte unutarak yürüyebiliyorum ancak.
‘unutmalarda gizleniyorum’…
bir de ne göreyim, daha kimler kimler saklanmış aynı unutma bahçesine. önce latife tekin le karşılaşıyorum. unutarak yaşayabilmek için bir bahçe kurmuş, unutamamanın verdiği acıyı geride bırakarak unuttuklarından bir hayat inşa etmek için toplamış romanın kahramanlarını bahçeye.
bahçeden bir ‘unutma beni’ çiçeği koparıp köklüyorum, sadık yalsızucanlar in minik öğrencisi hatice yı “anımsıyorum” yakaza romanından.
o da ne karşımda sezen aksü. beni unutma diyor yıllar öncesinden gelen sesiyle, bilirsin unutulmak dokunur ya her insana.
unutulmak bir yok oluş olduğu için insan kabullenemiyor belki. bir insanın zihninden kalbinden silinip gitmek, biryerlerde varlığından vazgeçmek ağır olan. yine bir varlık kaygısı, var olma çabası…hangi şairdi ölümden yana korkum yok, tek korkum unutulmak diyen?
beni unutma diye seslenen başkalarını “hatırlıyorum” o zaman, esmeray miydi sevdiğinin boğazında bir hıçkırık olarak hatırlanmak isteyen sitem dolu şarkıyı söyleyen? unutma beni, unutama beni
bir de sevdikleri tarafından unutulmak isteyenler var. sobeliyorlar bizi unutma bahçesinde. tarkan dan geliyor önce
unut unut beni yüzüm yaralar seni alışamazsın
ortaokul yıllarıydı sanırım, can acıtacak duygusal şarkılar yapardı arada tarkan.
gerçekçi bir bakış açısına sahip candan erçetin. fani dünyanın fani sevgilerinde beka iddia etmenin anlamsızlığına dikkat çekiyor,
unut sevme beni, bu aşkın sonu
ne yazık ki hicran gözyaşı dolu.
nasıl olsa sonu gelmeyecek mi
her güzel şey gibi bitmeyecek mi
fanı dünyanın fenalığına insan unutarak katlanıyor demek.
sevdiğinin gittiği yerde unuttuğu emre aydını da ben sobeledim, bahçenin bir köşesinde unutulmuş gitmişti.
bir de sitem eden biri vardı adını “unuttuğum”, unuttun beni zalim diyordu, hatta arabesk versiyonlu bir tekerleme bile vardı unutulmaya dair. unutma unutulanlar …
unutmak şifa, unutmak deva çoğu zaman. fenalıklarda kaybolup gitmemenin çaresi.
unutmadan untuma bahçesinin beni vuran cümlesiydi : “unutacağımız hıçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü”
bir de bu var:
”Unuttuğu için mı delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşıma öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz…
Maraş öncesine, 1 Mayış ‘77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, “hayata dönüş operasyonu” öncesine dönmeyeceğiz!
Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza çöp sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız;
kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece başkınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.
Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara…
unutamayız…
televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hıçbir şey olmamış gibi…”
Işık Ergüden
“Hiçbir Şeyi Unutmak İstememiştim Ben” / Mektup
- escape
Burak Bakay Konuk Yazarlar
16
Mart
2008
Yazık oldu, hemde çok yazık….
Yüce önder Mustafa Kemal Atatürk ün 1932 de kurduğu Türk Dil Kurumunun Genel Türkçe Sözlüğünde geçen bazı kelimelerin anlamını vererek yazıma başlamak istiyorum…..
Sosyalist: toplumcu
Toplum: Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü, cemiyet…
Halkçı: Halkın yararı için uğraşan kimse, popülist.
Demokrat: Demokrasi yanlısı.
Demokrasi: Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık.
Laiklik: hukuk Laik olma durumu, laisizm. Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması, laisizm:
Özgürlük: Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî:
Aslında bu kelimelerle başlamak yorumu bile yersiz bırakıyor…. Öyle bir ülke düşünün ki, bir parti seçimlerde halkın %34,9 unun oyunu alıyor. Aradan geçen yaklaşık 5 yıl sonraki seçimlerde de halkın %46,58 inin oyunu alıyor… 5 yılda oyunu 5,5 milyon kişi arttırarak, halkın teveccühünü kazanıyor.
Sonra birisi çıkıp 34 milyon seçmenin 16 milyonundan fazlasının oyunu alan bir parti için “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” ni söylüyor… Ne kadar 21.yy içine girmiş olsak da, ne kadar AB kapısına kadar dayanmış olsak da, bu ancak Muz Cumhuriyetinde olur dostlar…. Terminolojik olarak inceleyecek olursak,
Laiklik kavramı devlet ve din işlerinin ayrılığını, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olmasını ifade eder. Din ve vicdan özgürlüğü ifadesinde geçen özgürlük kavramını açmak gerekirse, özgürlük herhangi bir kısıtlamaya zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme,davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumunu ifade eder. Yani laiklik, devletin bireylerinin inançlarını özgürce yaşayabilmesini garanti altına alır…
İddianamenin detaylarını şuan itibariyle bilemiyoruz tabi ki, yalnız bugüne kadar kamuoyuna yansıyan hadiselerden ötürü tahminlerimizde yok değil… Bazı milletvekillerinin Türban ile ilgili söylemleri, Cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananlar, bazı siyasal kadrolaşma diye adlandırılan oysaki her siyasi dönemde yaşanan kadrolaşmalar….
Demokratik toplumlarda insanlar görüşlerini rahatça ifade edebilmeleri gerekir. Nereye kadar ifade edebilirler?, başkalarının yasal haklarını kısıtlayana kadar…Milletin seçtiği bir kişi, milletle buluşmasında kamusal alanlarda da başörtüsü serbest olmalıdır demesi onun demokratik hakkıdır. Hele ki bu kişi 16 milyon kişinin görüşünü yansıtıyorsa, bu sözü istediği ortamda dillendirebilir, demokrasiye inanıyorsanız, demokrasinin gereği budur… İşinize gelse de, gelmese de budur…
Türban ile ilgili söylemlere gelince insanları izlerken güleyim mi ağlayım mı bilemiyorum. Bir kadın düşünün, başı açık, bugün saçı kısa yarın uzun, bugün uzun, yarın kısa, bugün siyah, yarın sarı, bugün fönlü, yarın dalgalı…. Eskiden kadınlarımızın saçı kısaydı, siyahtı, şimdi sarı diye kimin buna müdahale hakkı var söyler misiniz? Başı açık bir kadının saç modeline kim karışabilir? Siz, hangi cesaretle, kendinizi ne sanarak, insanların baş bağlama şekline göre örtünenleri kategorize edebiliyorsunuz… Ne cüretle insanların dini inançları gereği taktıkları başörtüsü/türbana, siyasal bir simge diyebiliyorsunuz. Bu ülkede dini konularla ilgili yetkili tek merci Diyanet İşleri Yüksek kuruludur ve bu kurul çok açık ve net bir şekilde kadının saç telinin başka erkeklere mahrem olduğunu ifade etmektedir. Bunu bile bile, sadece inançları gereği başını kapatanlara, siyasal simge olarak başınızı kapatıyorsunuz demek, bırakın çağdaşlığı, yobazlığın en uç örneğidir…
Okullarda türban serbest olmalı mı olmamalı mı, bunları tartışmak başta kadın erkek eşitliğine aykırıdır… Aynı görüşlere sahip erkek öğrenciler okula son derece rahat bir şekilde girerken, kızlarımız başı kapalı olduğu için giremiyorlar. Önemli olan insanların dış görünüşü değildir, insanların düşünceleridir. Böyle bir filtreleme son derece çağdışı olmasıyla birlikte insanların özgürlüğüne yapılan bir müdahale ve hatta laikliğe de aykırıdır. Özgürlük ve laiklik tanımlarını yukarıda birkaç kez vermiştim, tereddüt edenler tekrardan bakabilirler…
Yıllar önce Mehmet Barlas ifade etmişti, bazı insanlar toplum mühendisliğine yöneliyorlar diye, bugünde yaşamış olduğumuz şey bunun bir benzeri… Birileri çıkıp diyorlar ki bizler sizi çağdaşlaştıracağız, özgürleştireceğiz, özgür kadın kapanır mı gibi ifadeler kullanıyorlar…
Demokrasiye inanıyorsanız eğer bir insanın çağdaş olmaya mecburiyeti olmadığını, sizin kimseyi zorla çağdaşlaştıramayacağınızı da bilmeniz gerekir. Kaldı ki bazılarının çağdışı olarak yorumladığı davranışlar, giyim kuşamlarda son derece çağdaştır. Çağdaşlık kavramı son derece subjektif bir kavramdır. Yani, Size göre çağdaş olan bana göre olmayabilir. Bu nedenle toplumda genel kabul gören uygulamalara çağdışı diyebilmek kimsenin haddi de değildir.
Türkiye demokratikleşme sürecinde ilerlerken ne yazık ki bu süreci birkaç kez daha gördü.. Bu süreçler bize neler getirdi, neler götürdü iyi tartmamız lazım. Dünya kamuoyuna böyle bir olayla ilgili flaş haber olarak düşmek her Türk vatandaşının utanması gereken bir durumdur. Çünkü Avrupa da en son 1954 yılında Almanya Komünist partisi kapatılmıştır. Oysaki ülkemizde bu süre zarfında 30 parti kapatılmıştır. Her partin kapatılışında siyası yasaksızlar çıkmış ve başka bir isimle bu partiler devam etmiştir. Örneğin, Fazilet partisinin kapatılma sebebi de laiklik dışı faaliyetlerin odak noktası olmasıdır,aynısı yani… Sonrasında yasaksızlar Saadet Partisini kurmuştur.
Sonuç olarak laiklik dışı faaliyetlerden kasıt inançları gereği bazı kişilerin öğrenme hakkının elinden alınması ise bu partileri kapatmak da haklısınız, ama türbana izin veriyor diye bir siyasi partiyi odak görerek kapatabilmeniz, hukukun bu konudaki eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Odak olabilmek için, bu partiyi yöneten idarecilerinin bu niteliklerde olması gerekir, laiklik dışı eylemlerde bulunmaları gerekir. Laiklik dışı faaliyetleri tanımlamak için laikliğin tanımı çok objektif bir şekilde tanımlanmalıdır. Ne yazık ki Bu kadar önemli bir hususun çevresi yasalarımızda yeterince çizilemediğinden dolayı tamamen savcıların insiyatifine kalmıştır.
Buraya kadar olayları bir açıdan ele aldık… Diğer önemli ve bir o kadar acı husus ise, ülkemizde siyasetin son derece küçük hesaplarla yapıldığının kanıtıdır.Bazı söylemler partilerin adının bile hakkının verilemediğini göstermiştir.
Demokrat olmak, halkın egemenliğine inanmaktır.
Cumhuriyetçilik: Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimine inanmak….
Halkçı: Halkın yararı için uğraşan kimse..
Parti kapatmak gibi çağdışı bir uygulamayı, sırf kendi hedeflerine göre değerlendiren ve yapılması gereken olarak göre partinin adı Cumhuriyetçi Halk Partisi… Bu davranışlarla bu ismi taşımaya hakkı var mı bu partinin… İki gün sonra oy isterken, milletin egemenliğine yapılan müdahaleleri kabullenmiş bir parti olarak mı çıkacaklar seçmenlerinin karşısına…
Bu belirsiz süreçler maddi, manevi bizlere zarar vermekte… Pazartesi sabah uyandığımızda kurlar yukarda, borsa aşağıda… Sıcak para çıkışı hızlanmış, yatırımcılar tedirgin uyanacağız.. Makro anlamda kim bilir ne kadar sıkıntılarını çekeceğiz, iç dinamikler kırılganlıklarımızı arttıracak,faiz,enflasyon yükselecek, uzun dönemde işsizliğe etkisi olumsuz olacak… Hem de ne uğruna biliyor musunuz, yasal olarak çerçevelenmemiş, kişilerin insiyatifine kalan uygulamalar yüzünden…..
Bu ülke için gerektiğinde canını göz kırpmadan verebilecek birisi olarak, sorumlu kişiler tarafından gerek iç dinamiklerin bozulması, gerekse uluslar arası alanda yaşadığımız itibar kaybı ile oldukça üzgün konumdayım. Yazımı çok detaylara girmeden, bazı kavramların karşılıklarını vererek, duygularımı yükleyerek yazdığım için, hatalarımın affını dilerim…
Yazık oldu, hem de çok yazık…
Yazımın sonlarına geldiğim zaman, kapatma davasının komik gerekçeleri de kulislerde konuşulmaya başlandı…
Başbakanımızın başörtüsü ulemaya sorulsun demesi; ulema yine TDK na göre, bilgin demektir. Laikliğe aykırı mı?
Hac dönemi billboardlardaki bikinili kadın resimlerinin kaldırılması; Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz denirdi, bu kadar saygısız, bu kadar hoş görüsüz mü olduk… Dini vazifeleri için havaalanına giden insanlara bikinili kadın izletmek mi çağdaşlık oldu… Kaldı ki hac yolculukları havaalanlarının ayrı terminallerinden yapılır. Yani o dönem ordan normal yolcu geçişi bile olmaz. İnanan insanlara saygı gösterebilmek bu kadar mı zor?
Bülent Arınç’ ın “Ben laikliğe inanmıyorum, en azından bizdeki uygulanış biçimine” sözleri de iddianame de yer almış. Uygulanışına ne yazık ki bende inanmıyorum, ya başta verdiğim tanımını değiştirin yada uygulamaları…Aradaki uyumsuzluğu kim açıklayabilir ki…. Subjektif yorumlar olduğu müddetçe Bülent Arınç bu ifadesinde tabi ki haklı olacaktır…
Bunun dışında birkaç fevri hadise daha var, bunlarla ilgili de parti disiplin kurulu çalıştırılmış gerekli cezalar verilmiş hatta partinin bunları tasvip etmediği kamuoyuna duyurulmuştur.
Son olarak Yüce Önderin dediği gibi, Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir….. İnşallah göreceğiz o günleri dostlar…
(Tüm kavram anlamları, Türk Dil kurumunun Genel Türkçe Sözlüğündeki birinci anlamlardır.)
(gecenin ilerleyen saatlerinde yazılmış bir yazı olduğu için,ufak tefek imla ve anlam hatalarımın affını istirham ediyorum)
–
Saygılarımla
fth hyt
fatihH Ecoprof, Konuk Yazarlar
9
Mart
2008
Nizamiyedeki kalbi yanığa gel daveti belli ki içeriden gelmişti de kapıdan içeri girmesi sorgusuz suâlsiz oluvermişti. “İkrâm-ı ilâhi tarafından omuzuna yüklenen” onca mes’uliyetin şuurunda olması gereken birisi kalb yelkenlisini firakın engin, dalgalı denizlerine salar da İman Tulumbacısı‘nın zaman-ı hazırdaki mümessili olan “Efendim”i “üstüste karanlıkların birbirine perde olduğu o denizin karanlığı”na doğru ilerleyen serkeşin kalb yangınına bigâne kalır mıydı? Hem “Muhabbet Fedâisi”nin kalbine hakikî manasıyla giren muhabbet; “isyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni..!” feryadıyla gelen kişi bir seyyie-yi mücessem de olsa ona karşı adaveti kalb komşusu kabul edemez de onu acımak suretine inkılab ettirmez miydi? Belli ki “lütufla ıslahına çalışacak”tı… Buna mukabil kapıdaki de; keşke zaman zaman O’nu tahattur ederek diline doladığı “Benim Efendim” hitabına kalben de riayet edebilse, “Necip Fâzıl”âne ifadesiyle Efendi’sinin bir nefhasıyla tüm bendlerini yıkabilseydi…
Devamı »
mehmed fethi Konuk Yazarlar
28
Şubat
2008
25 Şubat pazartesi günü yaşanılan üzücü bir hadisenin üzerine gayr-i ihtiyari, duyguların ağırlığı altında ezilirken kaleme alınmış bir yazı… Paylaşmak istedim. Dualarınızı esirgemeyin…
“Bu günü kutlamalıyız”, “Bugün tarihe geçmeli” şeklinde cümlelerle birbirimize şaka yollu latifeler yaparken, tarif edilemeyen, kaynağını bilemediğimiz bir sevinç vardı içimizde. Sabah “Hala eski uygulama geçerli” demişlerdi ama öğlen vakti mescidde sevindirici haberi almıştık. Yasak kalkmıştı. Başörtülerimizi artık takabilirdik. Hiç vakit kaybetmeden bize söylendiği gibi başörtülerimizi örtmüştük bile. Hala inanamıyorduk kampüste başörtülü dolaşabileceğimize… Ama işte beklediğimiz olmuştu. Başımızı örtmüştük ve kampüste artık örtülü olarak bulunabilecektik. Yıllardır hayalleriyle yaşadığımız, rüyalarını gördüğümüz o gün bu gündü. Öyle bir sevinç vardı ki içimizde ne kelimeler yeterdi anlatmaya, ne de gözyaşları…
Mescidin kapısını yavaşça araladık. İlk adımı atan ben olmuştum. Yanımdaki kardeşlerimden birisi ise “Abla yüzümdeki şu anlamsız tebessümü atabilsem çıkacağım ama yapamıyorum işte…” diye sevincini ifade ediyordu. Biz bu sevinçle belki 10 adım bile atamadık. Bir güvenlik görevlisi beliriverdi yanımızda ve gayet sert bir tonla “Hocam kimlikler” dedi. Biz ne olduğunu anlayabilmiş değildik henüz ki kendimizi rektörlükte buluverdik. Zamanında şapkalarımız sebebiyle müdavimi olduğumuz bu binaya bu kez örtülü olmamız hasebiyle getirilmiştik. Bir yanlış anlaşılma olmuş. Yasak kalkmamış. Anayasa mahkemesinin kararı belli olmadan, 17. madde değişmeden de biz okula başörtülü, onların ifadesiyle “türbanlı” giremezmişiz. Hakkımızda yasal işlem yapılacak, soruşturma başlatılacakmış. Biz derdimizi anlatmaya çalıştık ama nafile… Ne de olsa biz “türban”lıydık. Konuşmak haddimize mi düşmüştü? Bunlar da yetmemişti onlara… Öfkelerini üstü kapalı hakaret ederek kustular üstümüze… Ses çıkarmadık. Zira Üstad Hazretlerinin düsturunu biliyorduk. “Haksızlığı hak iddia edene karşı hak iddia etmek, hakka karşı hürmetsizliktir.” Galeyana geldi bazı arkadaşlar ama yatıştırmak zor olmadı onları. Biliyorduk ki onlar bunu istiyorlardı.
Sevincimiz yarım kalmış, boynumuz yine bükülmüştü. Hadiseye şahit olan birçok kardeşimizin de bizimle birlikte bükülmüştü boyunları… Hissetmiştik. Çaresizdik zira… Ve bu zalimlere karşı en kuvvetli silahımız duaydı. Onlarsa bütün inananlara gözdağı vermenin kendilerince haklı(!) sevincini yaşıyorlardı. Yer olarak kantinleri, kampusün muhtelif yerlerini değil de mescidin yakınlarını seçmişlerdi ve her ne kadar dille söylemeseler de bize “Öylesine güçsüzsünüz ki, bakın hiçbir şey yapamıyorsunuz. Biz ne istersek onu yapmaya mahkûmsunuz” diyorlardı.
Olayın şokundan kurtulamamıştık bir türlü. Anlayamıyorduk olan biteni… Önce içeri kabul ediliyor, daha sonra okulda “türbanlı” dolaştığımız için rektörlüğe götürülüyor ve hakkımızda soruşturma açılmakla tehdit ediliyorduk. Bu halleriyle oyuncaklarını şekilden şekle sokan bir çocuğu andırıyorlar nazarımda… Bu durumda oyuncak biz oluyorduk.
Onların bize ne nazarla baktığını anlayamıyorduk ama insan olarak görmediklerini de biliyorduk. Zira bunu staja gittiğim okulun girişinde beni tesettürlü görünce güvenliğe adeta çığlık atarcasına “Bu da ne?” diye soran bayan sayesinde daha iyi anlamıştım. “Bu kim?” dememiş de “Bu da ne?” demişti. Bense sadece tebessüm etmiştim bu soru karşısında… Güvenlik görevlisiyse benim stajyer öğrenci olduğumu ifade etmeye çalışıyordu. Sonra ne mi oldu? Hiç geç kalmadılar şikâyet etmekte ve okuldaki hocalarımız tarafından o dersten bırakılmakla tehdit edildik.
Yıllardır süren bir mağduriyet… Nereye gitsek ikinci hatta belki üçüncü sınıf insan muamelesi görmek… Neden? Çünkü örtülüyüm(z). Çünkü müslümanım(z). Çünkü onlara Cenab-ı Hakk ı, cehennemi hatırlatıyorum(z). Çünkü hesap gününden haber veriyorum(z). Çünkü onları “Ya doğruysa… Halim nice olur?” çıkmazına sokuyorum(z). Çünkü… Bu çünküler hiç bitmez aslında…
Biz onlara göre yaşamaması gereken mahlûklardık. Zira bizi insan nazarıyla görmedikleri gibi bakışlarıyla da “Siz bir böceksiniz” diyorlardı. Rabbim onlara ne nazarla bakıyordu acaba?
Yıllardır siyaset deyip, laiklik deyip Müslümanlara akıl almaz eziyetler etmişlerdi. Yakın tarih bunun en güzel örneği… Bir zamanlar o yüce insanı “Dini siyasete alet ediyor” diye suçladılar. Ardından gelen hocama “Devleti yıkmaya çalışıyor” diye iftira attılar. Şimdi de laiklik adı altında başörtümüze dillerini, ellerini uzatıyorlar. Mümine bir hanıma yapılacak en ağır işkencelerden biridir bu yaptıkları… Biz Rabbimize sığınıyoruz. Günü gelir Gayretullaha dokunur bu zulüm… O gün onlar kime sığınır acaba? Ve merak ediyorum başörtülü olarak o kampüse giren bir kız “öğrenci” onlara göre bilmem hangi siyaseti temsil ederken Che tişörtüyle dolaşan şahıslar hiçbir şeyi temsil etmiyorlar mı acaba? Che de kimmiş ki? Senin benim gibi bir insan işte… Hatta benden, benim gibilerden daha masum bir insan…
Onların ne istediğini ise 2 yıl kadar önce şahit olduğum iki öğretim görevlisinin konuşmasına kulak misafiri olduktan sonra daha iyi anlamıştım. Mescide gittiğim günlerden bir gündü. Önümde yürüyen iki hocanın ardında mescide doğru ilerliyordum. Mescidlerin bulunduğu yere gelmiştik ki erkeklerin kullandığı mescidden 2-3 kişi çıktı. Bense bayanların mescidine yönelmiştim. Hocalardan biri “Yıllardır uğraşıyoruz. Şunları bir türlü vazgeçiremedik şuralardan” mealinde bir şeyler söyledi. Ben bir yandan hocanın bu şekilde kahrolmasına sevinirken, bir yandan da neden bizimle uğraştıklarını düşünmeye başlamıştım. Evet, onlar bizi böyle bir okulda öğrenci olarak görmek istemiyordu. Bizler cahil kalmalıydık. Temizlikçi, hademe, amele vs. olarak onlara hizmet etmeliydik. Onlar da egolarını tatmin etmelilerdi. “Müslümanlar bizim ancak hizmetçimiz olabilir” diye nefislerinin kulağına fısıldamalılardı. Aslında küçük duruma düşen kendileriydi söyledikleri çelişkili sözlerle, hareketleriyle… Başında bandanası olan açık bir bayan öğrenciye daha bir iki gün önce “Ya sen çıkarsın sınıftan ya da ben deyip…” ardından sınıftakilerin “Anlayamadık hocam” demeleri üzerine o kız öğrenciye daha bir dikkatle bakıp “Kusura bakma ben seni tesettürlü zannettim” diyen hoca buna ne güzel bir örnekti.
Bizim üzerimizden kavga ediyor şimdi insanlar… Kimi “Hoş geldin türbanlı kardeş” diye afiş asarken, bir diğeri “Türban düzenlemesi gericiliktir” diyor… Bizse sessiz sedasız olan biteni izliyoruz bazen içimizden “Yeter artık” diyerek bazense bir iki damla gözyaşıyla… Bize fikir soransa neredeyse yok gibi… Bize düşen seyirci olarak kalmak… Bir de insanların enteresan bakışlarına maruz kalmak… Daha bir aşağılayarak, sizde nerden çıktınız der gibi bakıyorlar eskiden hiç olmadığı kadar… Rabbim aşağılamasın. O güzel nazarla baksın. Bu yeter bize…
Biz hizmet deyip girmiştik bu yola, bu kahredici zulme de bu sebepten katlanıyorduk, katlanıyoruz. Sabır dedik, sabrımız taştı, birbirimizin omzunda ağladık. Gücümüz bitti, birbirimizin sırtında devam ettik yola… “Okulu bırakacağım” diye ağlayanlar oldu vazgeçirdik. Hep içimizde bir ümit, “Bu gün kaç insana Rabbim seni anlatırız?”, “Kaç insanın kalbini bizim vesilemizle Sana ısındırırsın Rabbim?” diye içimizdeki buhranlara, çıkan kasırgalara aldırmamaya çalışarak yola devam ettik, etmeye çalıştık. Günü geldi
ayağımız kaydı, birbirimizin imdadına yetiştik, tuttuk ellerimizi… Hayırhahlık ettik birbirimize ama pes etmedik zira bize bu öğütlenmişti. Sabırla son nefese kadar rıza-ı ilahi uğruna koşturmak… Bu uğurda her şeyden, herkesten, belki tüm sevdiklerinden vazgeçmek… Birilerini cehenneme girmek pahasına cehennemden çekip çıkarmaya çalışmak… Yeri geldiğinde yangından insan kurtarmaya çalışırken, yanmak…
Şimdi bir ayeti fısıldıyoruz kalplerimize, ruhlarımıza… “Sizden öncekilerin maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalmadan Cennete giriverebileceğinizi mi sandınız?” Efendimiz(sav) e salât ve selamların en güzelini sunarken O(sav)’nun söylediği o mübarek sözle teselli oluyoruz. “Gariplere müjdeler olsun”
mbahar Konuk Yazarlar