10
Ocak
2008

Ağlayan bir Hayal

Hayalinde geniş ve sarı bir sahra… Bir rüzgar esiyor serince…

Rüzgar saçlarını arkaya savururken, gözlerini kısıyor ve ufka odaklıyor…

Sanki zaman şeridini yeryüzünde müsahede ediyor gibi, bir tarafta mazinin şanlı süvarileri, diğer yanda istikbalin kutlu nesilleri… Yüreğini bu iki şahikanın arasında bir vadide sıkışmış gibi hüzün bürüyor… Dili sessiz ama kalbinde binlerce kitaplık mana, gözleri nemli ama ruhunda coşkun bir hal…

Bir tarafta tufan ve peygamberi, diğer yanda kendi yalnızlığı… Ah dese yine bir hasret buharı çıkacak ağzından… Anlıyor ki bu işler hali değil… “Ah Rabbim” diyor bir damla yaş sakalından süzülüp yere damlarken.. Çok zormuş aczi gizlemek.

Sırları var, yakıyor… Söylerse kovulur, söylemezse yanar. Bazan sırrın ateşi dayanılmaz olduğunda bir acı tebessüm ile nesimi yakalıyor. Edebini hiç bozmadan “Aman ya Rabbi! Bu ne zor bir imtihan.” diyor ve susuyor.

Dağ sıklet bir vazife omzunda, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hazinesi diyorlar. Seçilmişliğinin farkındalığı ve yükün ağırlığının farkındalığının buluştuğu noktada duruyor. Sağa sola bakınıyor kesilince takati, çaresizliğin vücudu olsa ona soracaktı belki. Kalbine bakıyor, dünya kadar geniş. Ehadiyet görüyor, Samediyet içinde.

Dağvari emvac geliyor sanki üstüne. Şu dünya, ah ne kadar zor ve acımasız. Az geriden ve Bekke vadisinden gelen bir ses yüreğinde yankılanıyor. “İbrahim, bizi bu ıssız vadide kime bırakıp da gidiyorsun?” nidası sanki halini şerhediyor.

Sahrayı insanlar dolduruyor. Siyahı, beyazı, çekik gözlüsü, kızıl tenlisi. Şaşkınlıkları yüzlerine nakşedilmiş incecik sihirli bir tığ ile. Geçmişleri ruhlarına yazılmış. Öbek öbek, akın akın yürüyorlar menzile. Bir menzil ki bilinmezlik yönünde. “Fe eyne tezhebun?” “Nereye?” demeye çalışsa da, çıkan ses bir adım öteye gitmeden donuyor havada.

Elleri parmaklıklarda, hayalinden uyanıyor…

10
Aralık
2007

Yüreğim bir gözyaşında boğuldu

Göz ne bakar, ne de görür…
Esrar perdesi ile örtülmüş ki
Beşer ne duyar ne de işitir…

İnkisar-ı hayaldir bu,
Basit bir acı değil…
Yüzyılın sancısı kafamın misafiri…
Bir güneş görüntüsü, bir zifiri karaltı…
Yıllar dahi şaşırdı…
Bir davam vardı, bir de Sen…
Ruhumun acisini kalbim duydu gün be gün…
Ve ayaklar çekti aklın cezasını…

Ve o gün…
Defterler döküldü..
Hesaplar görüldü…
Gözler semada, bakışlar hüzündü…

Sesim dondu havada,
Gelen giden onu duydu
Yüreğim bir damlada
Bir göz yaşında boğuldu…

3
Aralık
2007

Anlamak yada Anlamlandırmak, İşte Bütün Mesele Bu

İnsan bu dünyanın şerefli bir misafiridir. Dünyaya geldiği günden beri etrafında dönen hadiseleri gözlemler, yorumlar ve hükümler verir. Kainattaki objeleri tanımlar, tanımlarken de birbirleri arasında bağlantılar kurar. Bu işi yapan başka da bir canlı yoktur insan dışında. Bir hayvan hayatını sürdürecek kadar öğrenir ve o kadar ile tatmin olur. Ama bir insanı tatmin etmek kolay değildir. Onda bir iç sevk vardır ve gökteki yıldızlardan maddedeki atomlara kadar araştırır ve gözlemler yapar. Peki nedir insanın yapmaya çalıştığı? Kainatı anlamak mı, yoksa anlamlardırmak mı?

Kiril alfabesini seslendirmeyi öğrenen ve kelimeleri tanıyabilen bir insan, o kelimelerin manalarını öğrenmedikçe elbette rusçayı anladığını iddia edemez. İşte kainatı anlamaya çalışmak bu harfleri tanıyıp, yanyana gelme kurallarını çözmek ve kelimeleri tanımaya başlamak demektir. Ama kainatı anlamlandırmak ise, o kelimelerin manalarını öğrenip, yazının haricinde bir mana dünyasının varlığını ve yazının o dünyadan haber verdiğini kabul etmek ile olur.

Bu meseleye Kur’anı okumak çok güzel bir misaldir. Çünkü Kur’anı seslendirip manasına nufuz edebilmek ile; fizik,kimya, biyoloji gibi fen ilimlerini okuyup Sani’yi anlamaya çalışmak arasında sıkı bir analoji vardır. Arapça bilmeden Kur’anın salt kelime ve harflerinden az da olsa manasını çıkarabileceğimiz gibi, sadece fen ilimlerinden de az da olsa Sani hakkında marifet edinilebilir. Ama elbette arapça bilip de Kur’an okuyan birisi ile bilmeden okuyan birisi nasıl aynı derecede anlamaz ise, hakikat ve iman ilimlerini elde etmiş bir bilim adamı ile sadece fenni bilen bir bilim adamı da aynı derecede marifetullahda derinleşemez.

Bediüzzaman hazretleri der ki: “beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. ” 20. Mektub

Marifetullaha ulaşmaya belki en büyük vesile olan tefekkür ameliyesi, elbetteki bir vasıtaya ve malzemeye ihtiyaç duyar. İman-ı billahtan sonra akleden bir kalp bu tefekkürün vasıtası iken, enfüsi (iç) ve afaki (dış) malumatlar da bu ameliyenin malzemeleridir. Afaki malumatlar, dış dünyanın gözlemlenmesi ile, enfüsi malumatlar ise iç alemin murakabesi ve dıştan gelen malumatların yorumlanması ile elde edilir. Fen bilimleri dış aleminde gözlemler yaparak, bizlere veriler sunar.

Bilimin gayesi denilince bir kısım insanlar kainatı anlamaya çalışmak derken, diğer bir kısım insanlar da Kainatı anlamlandırarak Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını anlamaya çalışmak olarak tanımlarlar. Buradaki ayrılığın temelinde maddenin ve hadiselerin arkasında mananın varlığını kabul etmek ile o manayı (sebepsiz yere) inkar etmek arasındaki fark yatar. Halbuki mananın varlığını kabul etmek için insanın iç alemine bakması yeterlidir. Mesela bir insanın 21 nisanda sevdiği bir arkadaşına bir gül vermesi hadisesine manayı inkar ederek bakılınca, tüm hareket ve kararlarını moleküler seviyedeki biyolojisinin stokastik ve gelişigüzel (random) hareketlerine indirgeneceği için, bir takım fizik kanunlarının tabii neticesi olarak bir yığın madde (insan) başka bir yığın maddenin yanına gidip, fiziksel bir etkileşim yaşamaları ile açıklanması lazım gelir. Halbuki o hadisenin bir anlamı olduğu, yani bir manası olduğu izahtan varestedir. En azından bu satırların yanyana dizilmesi bile bir mananın varlığına mübin bir delildir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus, bilimdeki buluş ve keşiflerin sadece insandaki hayret hisleri saikası ile Cenab-ı Hakkın varlığına birer delil olarak gösterilmesi ve kullanılması, bilimden nasibin yeterince olmamasına işaret etmesidir. Hatta kalbin zümrüt tepelerinde seyahat eden insanlara göre böyle bir davranış, herşeyden ayan olan varlığının ve birliğinin dar kalıplara sıkıştırılması anlamına gelir. Bu yüzden bilimden maksadımız zaten vicdanımızda hakikatini mübin olarak duyduğumuz Rabbimizin varlığını kabulden sonra, O’nun esma ve sıfatlarına yanaşabilmek için birer araç ve malzeme olarak kullanabilmektir.

25
Kasım
2007

Zamanın çocuğu olmak

Zaman levh-i mahvin bir izdusumudur

Büyük zannedip kıta ismi verdikleri nam-ı diğer Amerika olan şu halvethaneden, kehkeşanları içine alabilecek bir genişliği manasında barındıran ve kardeşlik duygusunun prototipinin yaşandığı Samanyolunun olimpiyat katına selam olsun.

Onbinlerce kilometre uzaklığı hiçe sayıp, zaman zaman yaptığım gibi yine hayalen oralara vardım. Zaman artık çizgiselliğini yitirmişti. Üstüste konulmuş şeffaf resimler gibi koridorun her tarafında farklı hatıraların heykelleri yapılmıştı sanki. Sağa bakıyorum bir iki arkadaş yat vaktini ıskalamış gece talimi yapıyorlar. Sola bakıyorum müthiş bir heycanla nadiren okunan ve açıklanan sınavlarımızın sonuçları etrafında toplanmış 3-5 kişi…Sabahın ilk ışıklarıyla sabah etüdünden dönüyorum. Sırtımda vazifem kadar ağır bir çanta, öğrenci merdivenlerini ikişer ikişer çıkıyorum. Hayatı anımsatan olimpiyat katının uzun koridounra oradan giriş yapıyorum. Yürüyorum, sakin sakin, mezarlık istikametine doğru. Güneş tepeye geliyor, koridorda kimse görünmüyor. Ve ben yine yürüyorum koridorun sonuna doğru. Sağımda bir pano ve tepesinde garip bir S harfi araya kaynamış GASTE yazısı. Aralık sınavına uyarlanmış karikatüre şöyle bir baktıktan sonra yola devam gerek deyip, yürüyorum yolun sonuna doğru. Akşam etüdüne koşuşan öğrenciler.. Güneş batmak üzere, ama hala varamadık menzile. Ve idare girişi sağımda belirirken nice abiler çıkıyorlar koridordan birer birer. Ve karşımda bir zamanların çalışma salonunu, ama vakit gece. Emsali bulunmayan bir geri sayım sesi geliyor gerilerden. Son 60 saniye dendikten 5 saniye sonra sanki zamanın kahrını hatırlatırcasına son 20 saniye deniyor. Adımımı salondan içeri atmam lazım geç olmadan, gece vakti geçe kalmadan. Aman ya Rabbi! Ne zor bir işmiş menzile varmak. Zaman sanki dalga geçiyor, kaplumbağaya bak diyor. Zorlanıyorum dostlarım. Seherin zülüflerine bir gül goncası takmaya çalışırken, sessizce ve çekingen bir edayla yavaş yavaş zamanın emanetçileri beliriyor odaların kapılarında. Bekleyeni bekletmeme telaşesinde hepsi. Ve yavaşta olsa devam ediyorum mezarlık istikametine doğru. Daha ulaşamadan ben menzile, sabah ezanı misafir geliyor kulaklarımdan kalbime. Ama vakit ne de hızlı geçiyor. Artık gitmem lazım dostlarım, her giden gibi. Her gelenin gittiği gibi.

Zaman mı hızlı ben mi yavaşım bilemiyorum ama her vaktin kendi sunduğu ikramlar ayrı ayrı. Her vaktin istediği ücret de ayrı. Dilerseniz asırlar planında bakın hadiseye ki at devri yerini arabaya bırakmış. Dilerseniz de hayatınızın dönemleri planında bakın. İlkokulda çalıştığınız derslerin lisede farklılaştığını farketmiş olmalısınız. Dilerseniz bunu alın bir sene içine yayın. Mayıs Efendinin istediği ücreti Aralık Efendi kabul etmiyor. Hatta hisleri kuvvetli olan varsa bunu ahvalinin her demine uygulasın ki kabz u bastı bir olmuyor vazife ve mesuliyet bakımından. Kimi zaman menfi bir amel olan sabır ile, kimi zaman müsbet bir şekilde koşarak…

Tasavvufta her vaktin hakkını veren insana ibn-ül vakt denilmiş ki zamanın çoçuğu demektir. Benden duymuş olmayın ama zaman, hakkını verenin emri altına giriyormuş. Bir saatte bir günlük işi yapmanıza izin veriyormuş.

Ama bunun için zamanın size güvenmesi lazımmış.

Zamanın arkasından koşan değil de, zamanın arkasından koştuğu olmak dileğiyle…

Baki selam…

NOT: Olimpiyat katındaki arkadaşların ricası üzerine kaleme alındı