2
Eylül
2007

Uykusuz Bir Yolculuğa Ağıt

Bunca yıldır kadrolu olarak görev yaptığım otobüs yolcusu görevimden yavaş yavaş istifa etmeyi düşündüğüm şu günlerde tecrübelerimi aktarmak isterim. Bir kere otobüste uyumayı becerebilenler için en iyi koltuk 28 numaradır. Mevki olarak orta kapının ardından ikinci sıradır, dilediğiniz gibi uyuyabileceğiniz bu koltuğun diğer bir özelliği de arka taraftaki televizyona yakın olmasıdır; otobüs tayfasının iyi film - kötü film ayrımı olmamasından dolayı İbrahim Tatlıses konseri veya Van Damme tarzı adamların 3. sınıf karate filmleri veya birmilyonbirinci kez karşılaşabileceğiniz Ejder’in Öpücüğü dışında Flight 9/11 gibi sağlam filmlerle karşılaşabiliyorsunuz, kaçırmamak lazım. Hem bu koltuk şoförün bulunduğu taraf değil diğer taraftadır bu da sizi durmadan akıp duran sokak lambalarının rahatsız edici ışığından da korur. Tabi yazları perde dinlemeyen yakıcı güneşe göre de konuşlanmakta fayda var.
Otobüsün içerisindeki en kötü koltuk ise 3 numaradır. En son dönüşümde ayırttığım çiçek gibi 33 numaraya rağmen babam gidip 3 numarayı almış, hoşuma gitmediğini belli ettim heralde ki değiştirtmeyi teklif ettiyse de gidip uğraşıp üç numaraya değiştirtmiş koltuğumu diyerek ses etmedim. 3 numarada oturuyorsanız karşıdan gelip duran her arabanın farı sizi uyumaya çalışmaktan bile alıkoymaya yeterli. Ayrıca direksiyon tutuyor olmanın verdiği mevki ile birini söndürmeden sigaranın diğerini yakma hakkını kendilerinde gören otobüs şoförlerinin yarı açık bıraktığı pencere ve otobüsü hamama çevirme merakları yüzünden sıcakla soğuğu birarada yaşarsınız, 16 saatlik yolculuk boyunca Kral FM dinlemek de cabası. Ön koltukların tek bir avantajı varsa aksiyona yakınsınızdır. Evden kaçarken biletine sahte isim vermeyi akıl edemeyen kızımızı polis Göksun’da alıkoymak için arabayı çevirdiğinde tüm diyaloğu dinlersiniz, uzun uğraşlar sonucu kimliğini çantasında bulan kızımızın reşit olduğunu ispatlamanın verdiği haklı gururla devriye amirlerine yaptığı şovu yakından izlersiniz, Yasemin hanımın “seyahat etme özgürlüğü”nden haberdar olmasına rağmen başkomiser Mahmut bey tarafından alıkonulmasını yakından izlersiniz ama Yasemin hanım İstanbul’a giden arabada bulunmasına rağmen bir şekilde yarın Ankara’da olmalıdır, komiser beyi de şikayet edecektir, tamam şikayet edebilirmiş, birazdan cumhuriyet savcısıyla da karakolda da görüşebilirmiş. Olayın Yasemin hanım tarafından olmasa da otobüs halkını tatmin edecek şekilde tatlıya bağlanmasından sonra yola devam edilir. Otobüslerde artık alışageldiğimiz “bayan yanı” prosedürü yüzünden Elif hanım muavin koltuğuna alınır. Bu sefer muavinimizin geri kalan 14 saat boyunca Elif hanıma yazılma çabalarını dinleriz; Sütçü İmam’da biyoloji okuyormuş, bu sene bitecekmiş inşallah, yabancı müziği pek sevmezmiş, aslen Sivas’lıymış ama İstanbul’da oturuyorlarmış, iki arkadaşıyla birlikte Bahçelievler’de kalıyorlarmış, biri İzmir’liymiş… İstanbul’a gittiklerinde muavinimizle görüşebilirler miymiş, boğaza yakın bildiği çok iyi bir yer varmış, olmazmış, Elif hanımın bir erkek arkadaşı varmış, ne iş yapıyormuş, şimdilik çalışmıyormuş, askerden yeni gelmişmiş, Endüstri bitirmişmiş, oysa bizim muavinimizin de zehir gibi kafası olmasına rağmen okumamış, dersleri hep iyi olmasına rağmen arkadaş çevresi yüzünden böyle olmuş, Necip Fazıl’ın (!!!) Çanakkale Şehitlerine diye bir şiiri varmış, bilir miymiş, bilmiyor muymuş, çok yazıkmış, lisede onu ezbere bilirmiş halbuki… 30′lu yaşlarının başındaki şoförümüz muavinin bu tavırlarından hoşnut olmadığını radyonun sesini açarak belli etmesiyle ortamda potansiyel asılabilecek bir kızın bulunmasıyla muhabbetin nasıl dağıldığını bir kez daha görürsünüz. Elif’le Yasemin değildi tabiki konumuz, toparlayalım; bu ön koltuk taifesinin bir diğer huyu da şudur efendim; onlar bu yolculuğu zaten uyuyarak geçirmek istemezler, haftalar öncesinden planlıdır yolculukları, bir iki gün öncesinden uykularını almışlar, hazırlıklıdırlar ve bu bir şekilde çenelerine de yansır, sürekli konuşmak isterler; kimi zaman yanlarında oturan yetmez öne arkaya doğru bir iki laf uzatırlar karşılık alma umuduyla, yoksa Yasemin için beş farklı kişi bana kafadan kontak der miydi?..
7
Kasım
2006

Günlerden Bir Gün…

YABANCILAŞMA 
  
              Geçenlerde tüm olağan pişkinliğimle, yarı mayışmış bir vaziyettte, hiç bir şey yapmıyor olmanın verdiği hafiflikle zamanın geçmesini beklerken birden içeriye ben girdim. Tıpkı şu anki halim gibi diğer ben de yarı bilinçli vaziyette önce odada süzüldü sonra umarsızca kanepeye uzandı. İnsanın kendiyle karşılaşması gerçekten çok enteresan bir durum. Onun odaya girmesiyle tüm bedenimi saran karıncalanma yavaş yavaş geçiyor. İnsanın kendini böyle dışardan görmesi ne yapacağını bilemez bir vaziyete sokuyor bünyeyi. Bir ara bu durum korkmama da neden oldu ama karşıda uzanmış kişinin rahatlığı ve umursamazlığı bu korkuyu yenmeme neden olmuştu.
              Karşımdaki hakkında belki en çok şey bildiğim belki de en çok şey bildiğimi zannettiğim kişinin ta kendisi. Onu ne kadar tanıdığımı sorgulayacak değilim ama enteresan biri olduğu su götürmez bir gerçek. Hiç beğenmediği ama her geçen gün onlar gibi olmaya çalıştığı insanları, sıradışı olmak için didinirken aleladelikten kurtulamamasını, övündüğü şeylerin aslında ne kadar sudan şeyler olduğunu, birilerine örnek gösterilmesine rağmen aslında ne kadar işe yaramaz biri olduğunu düşününce insan, onun enteresanlığından emin olabiliyor. Ne yapacağını bilemez bir vaziyette karşıdaki kanepeye uzanmış hala. Uzun zamandır hareket de etmiyor. Aman Allah’ım yoksa aklıma gelen şey mi bu?.. Neyse ki bu korku çok uzun sürmüyor; karşımdaki her zamanki ağır hareketleriyle saçlarını düzeltiyor. Rahat bir nefes alıyorum. Onun beni farketmemesi mümkün mü acaba? Hareketlerinin rahatlığından odadaki diğer kişinin varlığından bihaber olduğu belli oluyor. Ne büyük bir tecrübeden de yoksun kaldığının farkında değil galiba. İnsan her gün karşılaşamaz kendiyle; bunu tecrübe edemeden ölen bir sürü insan olmalı.
              Görüntüsünün her gün aynada görüdüğüm kişiden farklı olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki de karşımdaki birebir olması gereken kişinin aynısıydı, söylemek istediğim insanın aynada gördüklerinin gerçeklerden uzak olduğu. Bu durumun aynanın, belki narsist belki de iyi niyetli düşüncelerimizi bazen de mutsuzluğumuzu ortaya çıkaran bir alet olduğunu düşünmeme neden olduğunu söyleyebilirim. Çoğu zaman aynada gördüğümüzün ruh halimizle yakından ilintili olduğuna inanıyorum. Belki duygularımız simamızı etkiliyordur ama aynada görünenin ruhumuzu yansıttığı da neden gerçek olmasın ki? İnsan kendiyle böyle apar topar karşılaşınca doğru veya yanlışa dair değer yargıları derinden sarsılıveriyor işte. Hem bir çok hikaye ve inanışta da aynanın aslında ruhumuzu yansıttığına dair imalar vardır; ruhunu şeytana satan Drakula’nın aynada yansımasının olmaması, kırılan aynanın yedi yıl uğursuzluk getirmesi (Yedi yılda bir yenilermiş ruh kendini )gibi… Gerçi benim asıl merak ettiğim iki paralel aynanın arasına geçip ruhumuzu buraya hapsedip edemeyeceğimiz ama konumuzdan sapmamakta fayda var. Saate alışmış herkezde olduğu gibi saatini takmadığını farkedince zamanı öğrenemeden kolunu yanına doğru uzattı tekrar. Hemen arkasındaki duvardaki saate bakmak için yana doğru kaykılmak zorunda kaldı, bunu yaparken o kadar ağır bir şekilde yapıyordu ki görseniz az sonra yorgunluktan düşüp bayılacak sanırdınız. Hayır yorgun değildi ama hayata karşı duruşunun “yorgunca” olduğunu söyleyebilirim. Hayat onun için  aşılması imkansız zorluluklar silsilesiydi sanki. Her başarının arkasından daha zor bir imtihanın gelmesi esasında bu tavrının haklılığının göstergesi sayılabilir. Yaşıyor olmaktan yana yorgun bünyesini tekrar kanepeye yerleştirdikten sonra hiç bir şeyle uğraşmıyor olmanın mutluluğu yayılıverdi tekrar yüzüne, belki de önündeki daha pek çok boş saat şenlendirmiştir onu.
              Tüm olağan rahatlığıyla yarım saat kadar orada öylece uzanıverdi, kim bilir ne çok gereksiz fikir gelip geçmiştir aklından. Belki de hiç gerçekleşmeyecek bir diyaloga cevaplar üretiyor, argümanlarını güçlü hale getirmeye çalışıyordur, (”Olur mu öyle şey?” demeyin, benden iyi mi bileceksiniz? ) belki kendi kendine defalarca tekrarladığı ama pek çok seferinde muvaffak olamadığı gelecek planları kuruyordur, belki de hiç tanımadığı o kişiyi düşünüyordur, belki de hiç bir şey düşünmüyordur; gerçekten de böyle bir yeteneğinin olduğu su götürmez bir gerçek. Her ne olursa olsun orada kafasında dolaşan şeylerin ne kendisine ne de bir başkasına faydası dokunacak. Fazla uyumuş olmanın verdiği mahmurluk ve uyku denen mef’umun bünyeye kendi özletmeden uğramamasından dolayı vakit öldürmenin en kolay yolundan mahrum kalıvermiş. Uyku olmasa hayat ne kadar çekilmez olurdu değil mi? Tüm stresten, dertten, tasadan ve hatta beyinden, düşünmekten kurtulmak için bir sığınak ama ne kadar severseniz sevin onu, sizi kabul etmedikçe yapacak bir şeyiniz yok; tıpkı karşımdakine olan gibi öylece uzanıvermekten başka. Bu arada o yine hareket etti; önce sol cebini daha sonra sağ cebini yokladı telefonunun orda olduğunu farkedince çıkardı ama kimsenin onu bu durumundan çıkarmaya niyetli olmadığını farkedince hayal kırıklığının rahatlıkla okunduğu suratını biraz daha ekşiterek yan tarafına bıraktı cep telefonunu.
              Canını sıkacak dahi olsa da insanın hayatına değişiklik katacak bir şeylerin girmesini beklemesi ne kadar da zordur, o kanapede öyle yatarak onu beklemenin de  o değişikliğin bir an önce gerçekleşmesini sağlamayacağı aşikar; ama bazen onu beklemekten başka elinizden gelen bir şey yoktur, ki belki de bunun farkına vardığından karşımdaki diğer ben, mutfağa gidip bir bardak su içmeye karar verdi…
28
Ekim
2006

İNSANIMIZ

              Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi’ndeyim… Baharın sonunda güzel bir gün devriliyor… Kuytu köşelerinden birine yerleşmişim yine terminalin, otobüsün hareket saatine nerdeyse iki saat var. AŞTİ yine sessiz bu gün; ayrılıkların ve kavuşmaların kokusu sinmiş oraya buraya…
               Yan tarafımda bir baba kız oturmuşlar, kim bilir az sonra kızını uğurlamak için bekliyor babası, belki de uzaktaki tanıdıklara kavuşmak için dakikaları sayıyor ikisi de… Havanın kararmasıyla teker teker ışıklarını yakan binaların nereler olduğunu tahmin etmeye çalışıyorlar, ne mutlu onlara ki bu sıkıcı, kasvetli ortamda vakit öldürmenin eğlenceli bir yolunu bulmuşlar. İkisi de halinden memnun görünüyor.
              Karşı tarafıma, bütün gün orda öylece uyumuş izlenimi veren adamın hemen arka tarafına her haliyle bir yurdum insanı geldi az önce. Siyah bir badi giymiş, teni güneşten yanmış, ağır işlerde çalıştığını belli eden geniş omuzları ve kaslı  kolları var.  Simasında geçim sıkıntısı ve büyük hayalleri kalıcı bir iz bırakmış bile. Ankaralı olmadığı belli oluyor ama uzaktaki akrabalarına, arkadaşlarına kavuşacak olmaktan da pek hoşnut görünmüyor. Belki de ona çok umut bağlamış anne babasına daha iyisini sunamadığından, belki sevdiği insandan ayrılıyor olduğundan, belki de zaten hayatından zaten memnun olmadığından yolculuğu istemediğini seziyorum tavırlarından. Çok geçmiyor ki geçici ziyaretgahımıza bir başka yurdum insanı daha teşrif ediyor. Elinde bir termosla uyanık olan herkesin dikkatini çekebilmek için iyice yanına yanına sokuluyor teker teker. Bu saatte hala burda olmasının sebebi belki de başka bir şehirde başka hayaller peşinde koşan üniversite öğrencisi çocuğuna para yetiştirmek için, belki yeni girdiği taksitlerin altından bir an önce kalkmak için,  belki de dırdırcı karısının yanına dönmeyi pek arzu etmemesindendir kimbilir belki de aynı tip hayaller peşinde bir başkasından yeni devralmıştır vardiyayı.
              Karşımdaki adam çay istemiş olmalı ki çaycıdan, çaycı yanına kadar gidiyor onun. Zannedersem çaycıyla aralarında çayın fiyatını konuşuyorlar, adam AŞTİ’de satılan her şeyde olduğu gibi çayın da fiyatının da yüksek olmasından memnun değil galiba. Elini attığı cebinden çıkardığı bozuk paraları çaycıya gösteriyor. Çaycının ilk başta kabul etmediği konuşurken kafasını sallamasından belli oluyor. Siyah badili adam nasıl becerdiyse iki dakikada ikna ediyor çaycıyı, çaycının memnun olmadığı uzattığı yarım bardak çaydan belli oluyor. Hemen kanı ısınmış olmalı ki hemen yanına oturuveriyor adamın. İlk sorduğu yolculuğun nereye olduğudur büyük ihtimalle, hemen koyu bir sohbete dalıyorlar. Hayatın dertlerinden dem vuruyor olmalı ikisi de, geçim sıkıntısının çökerttiği iki çift omuz arttırıyordur belki de samimeyetlerini. Büyük hayallerle, umutlarla büyümüş olmalı ikisi de ama hayallerin her geçen gün ellerinden teker teker kaçması hayata karşı tavırlarını değiştirmiştir ikisinin de, ortak paydaları bu olabilir. Sadece hemşehri çıkmış da olabilirler, sebep her ne ise az önce yetişmeyen paradan kaynaklanan tatsızlığı unutuvermiş bile ikisi de. Uzun uzun sohbet ediyorlar, enteresandırdır ki bende ne bir merak ne de bir ilgi uyanıyor konuştuklarına. Ama her gün gördüğümüz, alışıldık,samimi kısacası “bizden” bir şeyler konuştukları kesin. Zaman su gibi akıp geçiyor ağır ağır yudumladığı bardağı bitince siyah badili adam, yanına bırakıyor boş bardağı, belki de bu uyandırıyor çaycıyı, işine dönmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ellerini yorgun dizlerine bastırarak ağır ağır ayağa kalkıyor. Belki de bir daha asla görüşmeyecek ikili el sıkışarak ayrılıyorlar. Hemencecik oluşmuş samimi dostluk ne yazık ki çok uzun sürmüyor. Ama başka ortamlarda yine kendileri gibi insanlarla kısa sürse de candan dostluklar kuracakları kesin ikisinin de. Ortamın boğucu havası beni de etkilemiş olmalı ki ben de usul usul dışardaki temiz havaya doğru yollanıyorum çaycının hemen ardı sıra.
                Hemen yanıbaşımda cereyan eden ve farklı bir ruh halinde olsam bir kelimesini dahi kaçırmadan dinleyeceğim bu samimi, sıcak muhabbetin tek bir kelimesini dahi neden mi duymuyorum? Çünkü “Do you know where the Turkey is?” diye sorma şansı yakalayacak olsam  büyük ihtimalle “Yes, probably in the poultry farm.” diye yanılayacak olan bir ecnebinin sözlerini yarım yamalak anladığım şarkısını dinlemekle meşgulüm, çok meşgulüm…
20
Ekim
2006

Yazmak Üzerine Bir Kitap…

BEYAZ KALE
Bence Orhan Pamuk’un Kar’dan sonra en sıkıcı kitabı ama kitabı çekici kılan roman kısmı değil, yazarın sonuna düştüğü notlar. Kitabın sonunda Pamuk’un roman yazmak ve Beyaz Kale üzerine yazdıkları kitabı alelade bir kitap olmaktan çıkarıp yazma serüveni ve romancılık hakkında bir kitaba dönüştürüyor. Yazarın ağzından kendi romanının analizini dinlemek ve işin kontorülünün nasıl elinden çıktığını, yaptığı göndermeleri, kullandığı kaynakları rahat rahat gözlemleyebiliyor olmak yazarla okur arasındaki bağlantıyı kitabın sonunda da olsa güçlendiriyor.
Kitaplarını okumuş olanlar kitabın Sessiz Ev’deki Faruk Darvınoğlu karakterinin önsözüyle başladığını hemen farkedebilirler. Şahsen gerçekte de böyle birinin olup olmadığına dair şüpheye düşmedim değil ama yazdıklarını okuyunca hemen anlıyor yapılan hileyi insan. Kitabın sonunda yazarın da açık açık dile getirdiği gibi tarih romanı yazmanın zorlukları nedeniyle bu yola başvuruyor. Roman bir tarih romanı ve büyük bölümü padişahın çevresinde geçiyor ve yazarın olaylara müdahil etmek istediği pek çok olay ve kişi ne yazık ki herhangi bir zaman dilimine sığdırılamıyor. Bu yüzden Faruk Darvınoğlu arşivleri karıştırırken böyle bir eseri bulduğundan dem vurarak hikayenin tarihsel bir değerinin olmadığını çünkü gerçeklerle uyuşmadığını anlatıyor buna rağmen hikayeyi yayınlamaya karar verdiğinden bahsediyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi yazar biraz da abartarak bir de kitabı Faruk’un kardeşine ithaf ediyor. Yazar kitabın sonuna eklediği “Beyaz Kale Üzerine” adlı bölümde bunu dile getirmesiyle ve yaptığının ne kadar akıllıca olduğunu farketmemizle bizden hemen bir artı puan kazanıyor.
Karakterleri nasıl oluşturduğunu, kitabı yazmadan önceki ilk fikrinin de neler olduğunu anlatıyor bize. Böylece romanın nasıl aktığını, karakterlerin nasıl değişimler geçirdiğini ve hatta bir yerde romanın nasıl yazarın istediği yönlerden farklı mecralara kaydığını rahatlıkla gözlemleyebilmemizi sağlıyor. Yazarın dediğine göre kafasında ilk, bilim aşığı bir adamın yeni araştırmalarına kaynak sağlayabilmek için astronomiye de ilgisi nedeniyle nasıl müneccim olduğunu anlatmak varmış. Bu ayrıntıyı farketmek tabi ki de zor değil ama yazarın ağzından bunu duymak nedense heyacanlandırıyor insanı.

Beyaz kale
Ayrıca yaptığı göndermeleri de kitabın sonundaki bölümde gözler önüne seriyor. Attar’dan Katip Çelebi’ye, Evliya Çelebi’den Baron De Tott’a, Cervantes’ten Dostoyevski’ye kadar romanı yazarken yararlandığı bütün detayları sunuyor okuyucuya. Romanın analizini birinci ağızdan dinlemek gereçekten enteresan; eleştrimenlerin yapageldikleri gibi beğendiği ve beğenmediği noktaları okuyucunun gözüne sokma derdi yok yazarın; hatta kitabı beğendirmek gibi de bir derdi yok, severek yazan bir insanın yazmak üzerine fikirlerini anlama şansı elde ediyoruz. Tüm bu özellikleri Beyaz Kale’nin sıradan bir romandan ziyade “yazmak üzerine bir kitap” olmasını sağlıyor.
Her kitabında olduğu gibi bunda da bir üslup değişikliğine gitmiş tabi; kendinin de itiraf ettiği gibi esasında romanın kimin ağzından hikaye edildiği pek belli değil ki bunun da değişik bir hava kattığı yadsınamaz… Öyle veya böyle yazar kitabı etkili ve güzel kılmayı başarmış. Kim bilir belki de Pamuk’u bu kadar başarılı kılan, doğu mistisizmini postmodern bir üslupla bu kadar güzel harmanlamasıdır…