6
Mayıs
2008

Geçiş

Yığınıma bakıyorum eğreti bir nazarla. Cahilim şimdi, bilmiyorum hangi taraf sağım. Halimden ürkmek için davranmıyor vücudum. Saçlarım kadar sakin, irademi bekliyor sanki atmak için kalbim. Karşı duvarda bir resmim
Ne kadar bilgisizim
Etraf siluet dolu, aynı etraf çok ıssız
Acıyor boşluklarım, eyvahlarım telaşsız
-
Bedenim hissiyatıma kindarane bakıyor
Sanki yetmiş senedir bu firakı bekliyor
Bir nesne görsem aşina, bir maddeyle son bir nisyan
Bir el deyse, laf söylese bir ziruh bir muhsin insan!
Bakışlarım cayır cayır, gözlerim ölgün
Rengim hiç olmadığı bir tonunda bugün..
 -
Beynimde büyüyen taş günahlarım mı
Görüntü mü kayboldu gözlerim mi kapandı

4
Ağustos
2007

Satır Aralarında Kalmış İştiyaklar

Yapıp da pişmanlık duyduğum şeylerden ziyade, yaşamamakta olup yaşamayı istediğim farklı bir hayat tarzı var benim.. 

 

Ben istemem ki konuşmayı basitleştirmeye çalışayım, genel laflarla meramımı anlatayım. Ben isterim ki hislerimdeki derinlik kelimelerde de zenginliğini muhafaza etsin. 

 

Modern eserlerdeki yapı enteresanlığı ve değişik tarz denemelerini görmektense üretilmiş dahice fikirleri okumak ve onlardan istifade etmek isterim. Yeni kelimelerin bayat havalarındansa eski kelimelerin tarih kokan nefis havasını solumak, onlarla haşır neşir olmak isterim. Yüzeysel, oluşmamış fakat yapılmış kelimeleri gözüme sunmaktansa çok boyutlu bir derinliği ruhuma sunmak isterim. 

 

‘Sabaha kadar hiçbir şey yapmadım’ın suçunu başkalarıyla paylaşarak ve artık mahcubiyete bile varmayan gülümsemelerle hafifleteceğime, hakikaten yapılacak şeyleri yapıp artık boş durmanın bir üst basamağını mükemmeliyet telakki etmemek isterim. 

 

Özgürlüğe sahip olmazdan önce özgürleştirebileceğim kadar olgun bilgi ve fikirlerimin olmasını isterim. Popüler kültürsüzlüğün geçtiği yere yamadığı boş vermişlikten silkinip yüce bir kültürle donanmak, bu süreçte ise belki de müsamahanın gevşek yüzünden yüzümü çevirerek bir alimin dizi dibinde, nefsimi terbiye ede ede, doğrunun yap dediğine şımarıkça hayır demeyi bilmeden, zorluktaki zevki ve gerçekliği tatmak isterim. 

2
Ağustos
2007

Kağıtlar

Yoğun sayılabilecek bir insan trafiğine takılmış, gözlerim yerde ilerliyorum. Kaldırımın bordo taşları yer yer avuç içi büyüklüğünde parlak kağıtlarla kaplanmış. Bu yığınlar sürdükçe kaynağı merak ediyorum ben de, başımı kaldırıyorum. Kaldırımın tam orta yerinde bir adam var. Deri ceketli, esmer, uzunca biraz.. Uzaktan anlamaya çalışıyorum hislerini, kendimce anlık senaryo kuracağım, tipik biri çünkü. Fakat sabitlemiş bir yüz ifadesi, anlaşılmaz bakışları var.  Neden baktığımı unutup geri indiriyorum gözlerimi ve kağıtlar hatırlatıyor bana amacımı. Oyalanmıyorum bu sefer, doğruca adamın uzanmış koluna bakıyorum. Yerdekilerden olmalı, zayıf bir kağıt tomarı tutuyor adam. Münasebetsiz duruşu yüzünden rotamı kırıp yürümeme devam ederken yanından geçiyorum adamın. Alacağım kağıtlardan güya da merakim gidecek. Fakat tam ben geçerken o kolu geri çekiyor. Gayr-i ihtiyari dönüp bakıyorum ben de şaşkın şaşkın. Hemen gözlerini kaçırıp işine benim bıraktırdığım yerden devam ediyor. Ayağımın altındaki kağıt hışırtıları bitmeden yavaşlayıp daha dikkatli bakıyorum yırtık pırtık kağıtlara. Yazılar gözümün önünde mana kazanınca anında zihnim işletiyor çarklarını ve öfke duman duman ruhumu sarıyor. Hızımı kesmeden döndürüyorum başımı adama başka gözle bakmak üzere. Nefretimi beslemek için artık kin duyduğum o yüzü belleğeceğim, neye yarar belirsiz. Bakıyorum, adamın kolu yeni birine uzanmış. Alıyor kağıdı yolcu. Okumaya fırsat bulduğu anda neredeyse dehşetle bırakıveriyor elinden. İçimdeki nefret öyle ani bir değişime uğruyor ki ben bile anlayamıyorum. Gülümseme oturuveriyor yüz ifademe. Boşluklar doluları boşaltamıyor, seviniyorum.

27
Ocak
2007

Gecede Eskişehir

Sapsarı otlarla kaplı, geniş mi geniş bir araziye sütun gibi dikilmiş birkaç temiz binanın iğretiliği, çığrından çıkmış bir yerleşim sistemini gözlere sokar. Kafa yoruldukça saçma ve can sıkıcı sebeplerle karşılaşılır ve sinirler bozulur. İlerlenir ve otların rengi değişir; belki de bu yüzden rahatlanır biraz daha; oysa ki evler hâlâ aynıdır. Bu şehirde ise yine apartmanlar vardır, ama herşey bambaşkadır…

….

                Gecenin karanlığı binaların üst camlarından yansıyor. Sokak lambalarının ışıkları yere yaklaştıkça birbirlerine sokuluyor ve tek vücut olmuş sapsarı bir aydınlık yolların siyahına uzanıyor. Kepengleri inmiş bir sürü dükkân var aşağılarda. Tepelerindeki gölgeliği ışığa siper etmiş, kızgın kızgın uyuyorlar. Sırtlarındaki sayısız katın kahrını çeken bunalımlı mağazalar birbiri yanına sıralanmış, geceye küskün, sabahı bekliyor. Şehrin eski, mütevazi apartmanları o kadar bütünleşmiş ki birbiriyle, onları ancak kapıları ayırıyor. Kaldırımlar bomboş şimdi. Dükkânlara nezaket gösterip ışığı tepmeye çalıştıklarından kısmen karanlıklar. Kaldırımların bakıştığı yerde onları iten gergin ve geniş bir yol var. Şehri uyutmayan yegane varlık işte bu cadde ki hayat üzerinden akıp gidiyor. Karanlığı ağarlayan odalar uykuyu kucaklayamıyorsa, bir çocuk tavanda sürekli değişen ışık hüzmelerine bakıp gülümsüyorsa, uyku vakti olduğundan pencereden bakması yasak olan bir başkası arabaları yattığı yerden sayabiliyorsa sebebi bu kahramanları tenekelere doluşmuş caddenin her an, her gece değişen gösterisidir. Geçen hiçbir araba, hiç bir plâka aynı olmaz bu caddede. Uyutmayan sesler hiçbir gece aynı değildir. Sabit, kımıldamadan duran arabalar vardır ara sokaklarda fakat ölüdür onlar. Hayat daima akar oysa caddede. Hiçbir insan yüzü görmezsiniz, kimse de cama çıkıp izlemez bu manzarayı fakat bir telâş, bir enerji sizi de sarar ve sağır edici seslerden ziyade bu enerji yüzünden uyumazsınız. Bu gecede uyuyanlar yalnizca ara vermiş gibidir. Hemen uyanacaklardır. Değilse yanlış olan onlardır. Saatlerce uyunmaz bu şehirde ve uyunmamalıdır. Yalnızlık yoktur gecesinde, hararet ve bereket vardır. Kitap okunur pencerenin dibinde üşünerek. Yazılar yazılır..

Sabahı uzaktır bu şehrin; lakin gecesi hârikadır…