15
Aralık
2007

Sonbahar Sondromu

Kışla sonbahar arasındaki en belirgin farkın ‘Kar’ olduğunu varsayarsak, kolaycı bir yaklaşımla henüz beyazlığa doyamamış gri şehir siluetlerinin bize halen sonbaharın ‘son’ demlerini yaşattığını fark edebiliriz. Sadece bulutlardan dolayı kapanan gökyüzünün değil, maviden griye geçişte hava kirliliğinin ve ruhsal atmosferimizi daraltan birçok değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir sonbahar. Vücudumuza düşen birim güneş ışığı miktarında değişiklik olduğundan, hormonlarımızın oranı da buna adapte olur. Kanımızdaki dengelerin farklılaşması ise hayatımızın seyrini bir baştan diğer zıtta kolaylıkla ve hızla kaydırabilir.

Özellikle öğrenciler açısından güzelim yaz tatilinin bitip, okulun başlamasından mıdır, yoksa sıcak ve uzun günlerin yerini soğuk ve kısa, parçalı aydınlıklara bırakmasından mıdır, yeni bir iş senesinin başlamasından mıdır yada tembel geçen haftalardan sonra yapılacak işlerin birikmesinden midir, belli belirsiz bir gerilimin olduğu ve sıkıntılı başlangıçların adıdır sonbahar. İsmi ‘son’ u çağrıştırsa, İngilizce ifadesi yaprakların düşüşünü anımsatsa, yeniden dirilişi sembolize eden ilkbaharın tersi olarak ölümü hatırlatsa da, sonbahar aslında bir şeylerin bitse de, başka şeylerin başladığı bir geçiş dönemidir. Her değişim gibi elbette sonbaharın da adaptasyon sürecindeki sıkıntıları bu sürecin vazgeçilmez parçalarıdır. Havaların birden soğumasına alışamayan vücudumuz, iyi giyinmeyi akıl edemeyen bir kafa ile birleşince soğuk algınlığıyla boğuşurken ruhumuz da gri manzara, heyecanını yitiren karakterler, düğümlenen sorunlar ve renkleri solan hayat sahnesiyle mücadele eder.

Bütün sıkıntılar ve olumsuzluklar, önceden var olsalar bile, sonbaharda depolanırlar adeta. Beklerler, beklerler, çoğu zaman önemsiz hatta alakasız bir kıvılcımla da tetiklenebilirler. Trafikte çok beklemeniz, sınavdan kötü not almanız, o geceki soğuk, arkadaşınızla ufak tartışmanız birden bütün sorunlarınızı gündeme getirebilir. Sebepsiz yere canınız sıkılıyor hissedebilirsiniz sonbaharda, esasında hiçbir şey gibi bu da sebepsiz değildir. Daha önceden itelediğiniz, üstünü örttüğünüz sorunlar artık gizlediğiniz dolabınızda barınamamakta ve en istemediğiniz anda tepenize üşüşmektedir. Yılın herhangi bir döneminde katlanabildiğiniz bir şeye sonbaharda katlanamayabilirsiniz, bu sizin suçunuz değil. Esasında sonbaharda katlanmanız gereken şeylerin sayısı ve büyüklüğü arttığından bir noktada ‘Yeter!’ diye haykırmak çok da lüks olarak değerlendirilmemelidir. Sadece fiziksel ve ruhen yeterli enerjiyi toparlayıp, tüm bu maddi – manevi sıkıntılarla ne kadar küçük yada önemsiz görünürlerse görünsünler, mücadeleyi sürdürmeniz gerekli. Savaşmayı bıraktığınız anda dünyanın gücünü toparlayıp sonrasında daha şişman ve kirli bir şekilde karşınıza dikileceğini unutmayın.

Tahmin edebileceğiniz üzere sadece sıkıntılar içeren bir dönem değil sonbahar. Sanki diğer mevsimler daha iyiymiş, sonbahar adı üstünde sona kalmış ve filmin kötü adamı olmak zorundaymış gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu sonbahara yapabileceğiniz en büyük haksızlık. Bütün yaprakları dökülmüş bir ağacın, kan kırmızısı son parçasının döne döne yere düşüşüne tanıklık etmek, Rahmet sembolü ince yağmurun altında acelesiz ilerlerken yüzünüzden aşağı süzülmesini hissetmek, bulutlu geçen günlerin ardından ikindi güneşinin sarılığını içten bir gülümsemeyle karşılamak, çokça üşüdükten sonra sevdiğiniz insanların yanında, ılık bir odada çay eşliğinde ısınmak da tek başına belki haftalar süren somurtkanlığı ve hüznü kurtarabilecek güzelliklerdir. Bunların yaşanabilmesi için sonbahar şarttır. Nasıl yemeğinizi yerken, kahvenizi içerken o lezzeti almanızı sağlayan daha önceki açlığınızsa, ısınırken içinize dolan sıcaklık da önceki üşümeniz dolayısı iledir. Eğer acıkmasaydık, doyamazdık, üşümeseydik ısınamazdık, karanlık olmasaydı aydınlığı bilemezdik. Bu yüzden, sonbaharı, biraz da hayatımızdaki güzellikleri ön plana çıkaran ‘gri bir fon’ olarak da düşünmeliyiz ki bu değişime doğru pencereden bakabilelim.

Sonbaharın hüzünle tanımlanmasının en önemli açıklamalarından biri de, insanın gerçekliği üzüntüsüyle tanımlamasıdır. Matrix’ de Agent Smith’ in de ifade ettiği gibi : “I believe that, as a species, human beings define their reality through suffering and misery” . Bireyin yaşadığını fark etmesi, hayatındaki değişiklikleri takip edebilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü kendini tekrar eden, rutinler, zamanın algılanmasında ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Dünü bugünden ayırt edebilmek için gereken ‘farklılığı’ kaydedemeyen insan beyni, sürekli akan saat çizgisine çentik atmayı beceremez. Çentik atsa bile altına yazacağı bir şey yoktur zaten. Bu yüzden, sürekli ilerleyen günleri biraz olsun yavaşlatıp yaşadığını daha da fark etmek isteyen bilinçaltı, insanı farkında olmadan hüzne ve üzüntüye yönlendirebilir.

İnsanı farkında olmadan ama aslında kendi seçimleri doğrultusunda bu sıkıntılara iten her noktada da insanın kendisidir. Korku filmi izleyip, üzeri açık yatıp üşüdükten sonra kabus gören biri gibi, bilinçaltı da insana hayatı boyunca yaptığı seçimlerin rastgele dökümlerini ve karışımlarını ona geri sunmaktadır. Sonbaharda kendini bu kısır döngüyle hüzne çivileyen depresif karakterlerin eninde sonunda alakasız sağlık problemlerinin ‘fırtlaması’ da bununla alakalıdır. Psikoloji tedavi sürecinde olumlu etkiye sahipse, yani insanın iyileşmesini hızlandırabiliyorsa, pekala onu hasta da edebilir. Bu doğrultuda sonbahar sürecinde biriken ufak tefek problemlerin tembellikle de olsa elden geldiğince çözülmesi, fiziksel sağlığa dikkat edilmesi gerekir. Buna bol sebze, meyve yemekten yeterince egzersiz yapmayı da ciddiyetle dahil edebiliriz. Çünkü ruhsal sağlığın ön-gereksinimleri arasında vücut sağlığı da önemli bir yere sahiptir. Bundan sonraki aşamada hayatın, kişisel seçimler bazında pişman olunmayacak şekilde yönlendirilmeye çalışılması ve kontrol edilemeyen durumlarda ise sabır / şükür mekanizması ile dengelenmesi ruhsal huzura giden yol haritasını özetlemektedir.

Dizilerdeki gibi bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntılar zincirinden oluşan bir hayatı bizzat birinci elden izlemekten başka seçeneğimiz her zaman vardır. Hiçbir şey salt ve tek anlamda kötü değildir, olamaz da. Sonbaharı neresinden tutup da yorumlasanız, içerisinden hüzün de fışkırsa, o yine de hayatımızın bir parçasıdır. Yaşantımızın her yönünde olduğu gibi sonbahardaki dönemeçlerde de kolaylar vardır, zorlar vardır. Önemli olan, dalında duran yeşil bir yaprağın da, kaldırım kenarındaki pastel renkli bir yaprağın da tek amacının olduğunu anlayabilmek, görebilmek…

15
Aralık
2007

Kavurma Partisi ve Bayramlaşma

Kurban Bayramı’nın 3. günü olan 22 ocak 2007 saat 13:00 da tüm mezunlarımızı bayramlaşmak ve bir araya gelip bayram coşkusunu yaşamak için İvedik Merkez Kampus`üne bekliyoruz.

10
Aralık
2007

“Amerika Bir Gecede Yok Olabilir!”

 

İktisat tarihçilerinin ileride 2000’li yılları anlatırken muhakkak değinmeleri gerektiğini düşündüğüm bir olay yaşandı geçtiğimiz gün. Dünyanın en zengin mankeni olan 27 yaşındaki Brezilyalı top model Gisele Bündchen, bundan böyle artık dolarla çalışmayacağını, yeni anlaşmalarını euro üzerinden yapacağını açıkladı. (1) Ünlü mankenin gerekçesi, doların ne olacağının belli olmamasından ötürü yaptığı işlerden maksimum kâr elde etmek.

 

 

Amerikan Merkez Bankası eski Başkanı Alan Greenspan’in, “The Age of Turbulence/Türbülans Çağı” adlı kitabının basına tanıtım toplantısında yaptığı “Avrupalı meslektaşlarım büyük bir başarı elde etti. Euro temel uluslararası rezerv ve ödeme aracı olarak kısa bir süre sonra ABD dolarının yerini alabilir. 2006 yılında merkez bankalarının elinde bulunan döviz rezervlerinin yüzde 25′i Euro. Dolar olarak tutulan kısım ise yüzde 66. Uluslararası çalışan özel teşebbüsün likiditesinin de yüzde 39′u Euro cinsinden tutuluyor. Dolar olarak tutulan miktar ise yüzde 43. Aradaki fark hızla azalıyor. Bu nedenle Euro’nun gücü dolar karşısında dünya ticareti üzerinde artabilir. Bu da merkez bankalarının rezervlerini dolar cinsinden değil büyük oranda Euro cinsinden tutmalarına neden olabilir” açıklamasıyla(2) beraber değerlendirildiğinde, Bayan Bündchen’in ekonomik aklın gereğini uyguladığı çıkarsaması rahatlıkla yapılabilir. (Bu arada, bundan iki sene evvel ev sahibimin depozito bedeli olarak önerdiğim dolar teklifimi geri çevirip Euro’da ısrar etmesinin sebebi hikmetini ancak şimdi anlayabiliyorum!)
 Pekâlâ, dünya genelinde kişisel yatırımcıların da tıpkı Bayan Bündchen gibi servetlerini dolar üzerinde tutmaktan vazgeçmeleri ve hatta Greenspan’in öngörüsünde belirttiği üzere dünyanın belli başlı ekonomilerinin merkez bankalarının da rezervlerini dolar üzerinden tutmaktan vazgeçmelerinin sonucu ne olabilir? Bu konuda, ABD Hazine eski Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın kehaneti oldukça dikkat çekici: “Amerika, bir gece içinde yok olabilir!”(3) Roberts, şöyle devam ediyor: “Dolar rezerv para olmaktan çıktığında yabancılar ABD’nin ticaret ve bütçe açığını finanse etmekten vazgeçecek ve Amerikan İmparatorluğu, savaşlarıyla birlikte bir gecede dünyadan kaybolacak.”
 Greenspan’in öngörülerinin gerçekleşmesi durumunda bu, II. Dünya Savaşı sonlarına doğru 1944’te Bretton Woods toplantıları esnasında, günümüzde Dünya Bankası ile IMF olarak bilinen kurumların o dönemki muadillerinin temellerinin atılmasıyla başlayan (Dünya Ticaret Örgütü’nün de kurulması bu toplantılarda tartışılmış, ancak bu çok daha sonraları, 1995’te mümkün olabilmiştir) küresel ekonomik oyunun ikinci perdesinin de kapanıyor olması demek…

Oyunun Birinci Perdesi: Bretton Woods 

 

Hafızamızı tazeleyelim (4) (5):

 

 

 

 

19. yy. boyunca ve 20. yy.’ın başlarında altın, ülkeler arası ticaretten kaynaklanan uluslararası para hareketlerinde anahtar role sahip oldu. Altın standardı sistemine göre, kurların uluslar arası değeri, altın üzerinden karşılıkları üzerinden belirleniyordu. Altın üzerinden karşılıkları dalgalı değişkenlik göstermeyen ve sabit kalabilen kurlar, uluslar arası kredibilitesi yüksek ve rezerv parası olarak kullanılan paralardı ki mesela İngiliz Pound’u II. Dünya Savaşı’na dek böyle bir role sahipti. Fakat, 20. yy’ın ortalarından itibaren altın üretiminin uluslarası ticaret ve yatırımlara yetecek düzeyde olmaması ve en önemlisi, o dönem için bilinen altın rezervlerinin hatrı sayılır miktarının, II. Dünya Savaşı sonunda Batı Avrupa-ABD cephesi karşıtında yer alan Sovyetler Birliği topraklarında yer alması gibi hususlar, dönemin diğer güçlü ülkeleri nezdinde bu altın standardı sisteminden vazgeçilmesi gereğini doğurdu. Bretton Woods toplantılarının yapıldığı dönemde, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinden uzak kalmayı başaran ABD, çok büyük bir dev olarak dünya arenasına çıkmıştı. 1945 itibariyle dünya kömür ihtiyacının yarısını, petrol ihtiyacının üçte ikisini ve elektrik ihtiyacının yarısından fazlasını ABD üretiyordu. Dünya altın rezervlerinin %80’ini elinde tutmasına ek olarak, atom bombasına sahip bir ordusu vardı.

 

İşte, Bretton Woods anlaşmasının politik temelleri olarak, 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın dünya ülkelerince paylaşılan ortak deneyimleri ve hali hazırda bir büyük gücün (ABD) küresel para meselelerinde baskın liderlik rolü için hem istekli olması hem de diğer ülkelerce bunun uygun görülmesi söylenebilir. Bu toplantılarda, uluslar arası rezerv para birimi olarak ABD dolarının ($) kullanılması üzerinde uzlaşmaya varıldı ve ABD dolarının altın olarak karşılık değeri sabitlendi. (1 ons altın=35 $) Bundan böyle ABD, dünya devletlerine getirdikleri her ons altın için 35 dolar karşılığını ve tersi şekilde her geri getirilen 35 dolar için 1 ons altın karşılığını vermeyi taahhüt etmiş oldu.  Bunun pratik anlamı,  ABD’nin serbest şekilde – tek sınırlama, kâğıt üzerindeki anlaşma gereği altın rezervlerini karşılığını muhafaza etmek- para basarak enflasyonunu ihraç etmesi, bastığı kâğıt paralar karşılığında dış ülkelerden mal ve hizmet satın alabilmesiydi. Bu durum elbette ABD’nin küresel hegemonyasını pekiştiren bir süreci başlatmış oldu.

İkinci Perde Açılıyor: Dolar Hegemonyası
 

Fakat, 1960’lı yıllardan itibaren ABD’nin Vietnam Savaşı nedeniyle artan savunma harcamalarını vergi gelirleri, dış borçlanma gibi malî enstrümanlarla dengelemekte zorlanması,  1970’lerin başındaki Petrol krizi neticesinde ara malların fiyatlarındaki yükselme ile bu sabit denge artık ABD Hazinesi’nin karşılayamayacağı bir noktaya geldi ve $ üzerinde kur değerinin düşürülmesi baskısı şiddetlendi. 1971 yılında 1 ons altın=38 $ olacak şekilde kur ayarlaması yapıldı, ama sistem bir kere temel ekseninden sapmıştı. Ağustos 1971’de ABD başkanı Nixon, doların altına, doğrudan çevrilebilirliği anlaşmasını feshettiklerini açıkladı, böylece Bretton Woods sistemi tek taraflı olarak dağılmış oldu. 1972’de 1 ons altın=70 $ mertebesine gelinmişti ve altının fiyatı tırmanıyordu. ?ubat 1973’te uluslar arası Bretton Woods kur marketleri tamamen kapandı ve halen devam eden uluslar arası dalgalı kur rejimine geçilmiş oldu, küresel ekonomik oyunda ikinci perde açılmıştı. ABD doları, temel rezerv para birimi olarak geçerliliğini sürdürmekle beraber, bugün artık doların garanti edilmiş bir altın karşılığı bulunmamaktadır. Özetlemek gerekirse, -bir nebze totolojik olacaksa da gerçek budur- aslen kâğıt üzerine yeşil mürekkepten ibaret doların değeri, bizim ona değer atfetmemizden ve mal-hizmet alışverişlerinde kullanmaya devam etmemizden kaynaklanmaktadır.

 

İşte, Paul Craig Roberts’ın, “Amerika bir gece içinde yok olabilir!” haklı endişesi, küresel ölçekte bu güven ve beklenti zincirinin kırılmasına dönük duyduğu korkudan ileri gelmektedir. Bugün, dünya ticaret sistemi için W. Clark’ın Ocak 2003’te Indymedia.org sitesinde kaleme aldığı makalesinde (6) yer verdiği şu tespitine katılmamak elde değildir: “Dünya ticareti artık ABD’nin “dolar ürettiği” ve onun dışındaki tüm ülkelerin ise “doların satın alabileceklerini ürettikleri” bir oyundur. Dünyanın birbiri ile bağlantılı ekonomileri artık daha orantılı avantajı yakalamak için ticaret yapmaktadırlar. Bu ekonomiler dolar hâkimiyetindeki dış borçlara yardım etmek için gerekli dolarları ele geçirmeye yönelik dış satımlarda kendi para birimlerinin mübadele değerini muhafaza etmek ve dolar rezervlerini biriktirmek için rekabet etmekteler. Kendi para birimlerine spekülatif ve el altından yapılan saldırıların önünü kesmek için dünyadaki merkez bankalarının dolaşımda olan kendi para birimlerini karşılayacak miktarda dolar rezervini ele geçirmek ve ellerinde tutmak zorundadırlar. Belli bir para biriminin değerinin düşmesi için pazar baskısı ne kadar artarsa, o ülkenin merkez bankası da o kadar fazla doları ihtiyaten saklamalıdır ( rezerve etmelidir). Bu da sonuç olarak dünyadaki merkez bankalarını daha fazla dolar rezervi ele geçirmeye ve ellerinde tutmaya zorlayarak daha güçlü bir dolar için sabit destek yaratır; ki bu da doları daha da güçlendirir. Alım satımı yapılan önemli ürünlerden en çok dikkati çeken petrolün, dolar bazında değer atfedilen ve jeopolitik olarak yorumlanan özelliği ortaya çıkmıştır. Bu olağanüstü olay dolar hâkimiyeti olarak bilinmektedir. Herkes dolarları kabul etmektedir çünkü dolar petrol satın alabilir. Petrol dolarların yeniden kullanılabilir hale getirilmesi, 1973’ten beri petrol ihraç eden kartele ABD’nin gösterdiği hoşgörü karşılığında petrol üreten ülkelerden ABD’nin aldığı bedeldir.”

 

 

 

ABD’nin Aşil Topuğu Dolar!

Yunan mitolojisinde anlatılan Aşil’in öyküsü meşhurdur. Annesi tarafından ölümsüzlük veren suya ayağından daldırılan Aşil’in topuğunun bu suya temas etmemesinden dolayı, Aşil’in topuğu vurulduğunda onun öldürülebileceği yegâne yeridir vücudunun. Zaten Paris de zehirli okuyla topuğundan vurarak öldürebilmişti Aşil’i. Öyle görünüyor ki, bugün ABD gibi bir devi alt etmeye niyetli ülkeler için de dolar, bir nevi Aşil’in topuğu hükmünde. Küresel ölçekteki ticarette dolara dayalı güven zincirini bilinçli şekilde, siyasi bir tercih olarak kırmaya dönük çabalar içinde olan ülkelerin hedefi de, bu dolar topuğundan saldırarak ABD’yi dize getirmek ve küresel hegemonyasına bir son vermek.

 

(7) adresinde, ABD’yi topuğundan vurmaya niyetli yedi ülkeye yer verilmekte. Bunlar (8):

“1. Suudi Arabistan: 800 milyar dolarlık bir birikimi var. Bu parayı Euro ve başka para birimlerine dönüştürmeye, zenginliğini başka alanlara yönlendirmeye başlıyor. S. Arabistan’ın tavrının Körfez ve Ortadoğu sermayesini de benzer bir yöne itebileceği belirtiliyor. Burada, 3 trilyon 500 milyar dolarlık bir miktardan söz ediyoruz.

2. Güney Kore: 2005 yılında bu kararı aldı. Ağustos’ta 100 milyar doları elinden çıkardı. ABD’nin siyasi olarak en önemli müttefiki olmasına rağmen Güney Kore 1 trilyon doları elinden çıkarmaya çalışıyor.

3. Çin: Pekin’in dolara karşı tavrı dünyadaki gidişatı yönetebilecek durumda. Çin, daha önce 1,4 trilyon dolarlık bir fon ilan etmiş, artık kazancının ABD dolarına, hazine bonosuna yatırmayacağını açıklamıştı. ?imdi bu bonoları elinden çıkarmaya çalışıyor. ABD ekonomisinin en büyük finansörü Çin için şu söyleniyor: “Dünya ABD’yi satın alıyor, Çin bütün dünyayı.” Doların kaderine ilişkin bilgiler, Çin ekonomi sözcülerinin açıklamalarına göre seyrediyor. Onlar da doların kredisinin bittiğini ilan ettiler zaten!

4. Venezüella: Hugo Chavez’in ülkesi, petrol ticaretini dolar üzerinden yapmama kararı aldı. Chavez, petrol sattığı 12 Latin Amerika ülkesiyle ticaretinde dolar kullanmıyor.

5. Fakir ama yükselen petrol ülkesi olan Sudan, bir yandan ABD ile Çin petrol şirketlerinin çatışmasını yaşarken diğer yandan dolara karşı en sert tavır alan ülkelerden. Darfur sorununun neden gündeme getirildiğini sanıyorsunuz!

6. İran: ABD’nin en büyük düşmanlarından İran, bir yandan doların kullanılmayacağı Petrol Borsası çağrılarını yinelerken, diğer taraftan petrol ve doğalgaz ticaretinde dolar kullanımına son verdi. Tahran, petrol ve doğal gaz ticaretinde yüzde 85 oranında Euro kullanıyor. Geri kalanı ise Birleşik Arap Emirlikleri Dirhemi gibi başka para birimleri üzerinden yapıyor.

7. Rusya: Vladimir Putin 2006 yılında petrol, doğalgaz ve diğer ticari ürünlerde Ruble kullanımını içeren bir arayışı açıkça dile getirdi. Moskova dolar rezervini hızla tüketmeye çalışıyor. Ve bunu siyasi bir tavır olarak yapıyor. Tarihte ilk kez, Rusya ve Asya ekonomilerinin altın stoku G-7 ülkelerini geçmiş durumda.”

Dolar’dan Vazgeçmenin Bedeli İşgal ve Darbeler mi?
W. Clark da makalesinde (6) ayrıca, “şeytan ekseni” ülkelerinden Kuzey Kore’nin de 2002’den itibaren ticarette $ yerine euro (€) kullanma kararını resmen açıkladığı bilgisini veriyor. Daha da ilgi çekici olanı, Irak’ın Kasım 2000’de Saddam Hüseyin döneminde petrol satışında $’dan €’ya geçmiş olması ve BM’deki 10 milyar dolarlık rezervini de euro’ya çevirmiş olması. Amerikan medyasında kontrollü şekilde sansüre uğramış olan bu gelişmenin böylece ABD halkından gizlendiğini iddia ediyor Clark: “Irak’ın petrol işlemleri muamele para birimini değiştirdiği konusundaki bilgi, ABD medyasında sansürlendi. Çünkü aksi halde, Bush yönetimi, bu olay gerçek yatırımcı ve tüketicilerin güvenini azaltacağı için, tüketicilerin borçlanma/ harcamalarını düşürüp bizi Orta Doğu petrolünden uzaklaştıracak yeni bir enerji politikası oluşturmaya yönelik politik baskı altında kalacak ve tabii bizi Irak ile savaşa yürümekten alıkoymak zorunda kalacaktı. Bu yarı “devlet sırrı” Radio Free Europa’daki 6 Kasım 2000’den geçerli olmak üzere Saddam’ın petrol satışında $’dan Euro’ya geçişinin anlatıldığı bir makalede bulunabilir.”
 Bilindiği üzere II. Körfez Savaşı sonucunda Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine son verildi ve dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi konumunda olan Irak’ın petrol ticareti tekrar sağlıklı(!) şekilde Amerikan doları üzerinden yapılmaya başlandı.  Bu süreci, ABD Kongresi Teksas temsilcilerinden Cumhuriyetçi Ron Paul, ?ubat 2006’da Kongre’ye hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle itiraf ediyor (9): “Kasım 2000’de Saddam Hüseyin, petrolleri için Euro talep etmeye başladı. Onun bu haddini bilmezliği dolar için bir tehditti, olmayan askeri gücü değil. ?imdi herkes tarafından bilinmektedir ki, 11 Eylül hadisesinden hemen sonra yönetimin ilk tepkisi hep olası bir işgali meşru kılabilmek ve hükümetini devirebilmek için Saddam Hüseyin’i bu saldırılarla nasıl ilişkilendirebiliriz etrafında dönmüştü. 11 Eylül’le veya kitle imha silahlarıyla bağlantılı hiçbir delil olmamasına rağmen, Saddam Hüseyin’i devirmek için kamuoyu ve kongre desteği gerçeklerin çarpıtılması ve yalan yanlış aktarımlarla sağlanabilmişti.

Bilindiği üzere II. Körfez Savaşı sonucunda Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine son verildi ve dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi konumunda olan Irak’ın petrol ticareti tekrar sağlıklı(!) şekilde Amerikan doları üzerinden yapılmaya başlandı.  Bu süreci, ABD Kongresi Teksas temsilcilerinden Cumhuriyetçi Ron Paul, ?ubat 2006’da Kongre’ye hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle itiraf ediyor (9): “Kasım 2000’de Saddam Hüseyin, petrolleri için Euro talep etmeye başladı. Onun bu haddini bilmezliği dolar için bir tehditti, olmayan askeri gücü değil. ?imdi herkes tarafından bilinmektedir ki, 11 Eylül hadisesinden hemen sonra yönetimin ilk tepkisi hep olası bir işgali meşru kılabilmek ve hükümetini devirebilmek için Saddam Hüseyin’i bu saldırılarla nasıl ilişkilendirebiliriz etrafında dönmüştü. 11 Eylül’le veya kitle imha silahlarıyla bağlantılı hiçbir delil olmamasına rağmen, Saddam Hüseyin’i devirmek için kamuoyu ve kongre desteği gerçeklerin çarpıtılması ve yalan yanlış aktarımlarla sağlanabilmişti.Saddam Hüseyin’i saf dışı etmek için öne sürülen gerekçelerin arasında, onun petrolü Euro karşılığında satarak doların rezerv para birimi olarak bütünlüğüne karşı yaptığı saldırının hiç ama hiç bahsi geçmiyordu. Tek sebep bu olmayabilir elbette, ama bizim bu savaşı başlatma isteğimizi kamçılayan çok temel bir role sahip olduğu da açık. Askeri zaferimizin ardından, çok küçük bir süre zarfında bütün Irak petrolleri dolar karşılığında satılmaya başlandı. Euro terk edildi.”

Paul, Irak’a ek olarak Venezüella’da Chavez’e karşı organize edilen bir darbe girişiminden de bahsediyor (9): “2001’de Venezüella’nın Rusya büyükelçisi, ülkesinin bütün petrol satışlarında Euro’ya geçeceğini deklare etti. Bir yıl içinde Chavez’e karşı, CIA asistanlığında olduğu sonradan rapor edilen bir darbe girişimi gerçekleşti.”

Bugün, bir sonraki hedefin, petrol ticaretinde Euro’ya geçiş yapan ve işlemlerin Euro ile yapıldığı bir petrol borsası kurulması yönünde uluslar arası kamuoyuna çağrıda bulunan İran olduğu dünya siyasetinin malumu…
 ABD’nin bu tarz askeri müdahaleler ve de politik baskılar ile doların uluslararası arenada temel rezerv para birimi olarak kalmasını idame ettirme çabaları nereye kadar sürebilir, meçhul… En azından, Bayan Bündchen gibiler bu baskıları takmıyor görünüyorlar ve belki de Bayan Bündchenlerin kişisel rezerv tutma alışkanlıklarını değiştirmeleri, küresel ölçekte bir değişimi pekâlâ da tetikleyebilir.
 Kulaklarıma, George Soros’un eski ortaklarından Jim Rogers’ın şu sözleri çalınıyor: “Dolar çökmekte. Ve ben artık Asya’ya taşınıyorum; çünkü 2007’de Asya’ya taşınmak, 1907’de New York’a taşınmak ve 1807’de Londra’ya taşınmakla aynı şey!”(1)

 

(1)   http://www.iht.com/articles/2007/11/05/bloomberg/bxatm.php 

(2)   18 Eylül 2007, Sabah Gazetesi: “Yaşlı Kurttan Dünyayı Sarsacak ?ok Uyarılar”

(3)   http://www.yenisafak.com.tr/dunya/?t=10.11.2007&c=4&i=80820

(4)   http://en.wikipedia.org/wiki/Bretton_Woods_system

(5)   http://www.mahfiegilmez.com.tr/kose_8.htm

(6)   Ocak 2003, Independent Media Center, W. Clark: “Yaklaşan Irak Savaşı’nın Gerçek Nedenleri – Konuşulmayan Gerçeklerin Makroekonomik ve Jeostratejik Bir Analizi

(7)  http://www.currencytrading.net/2007/7-countries-considering-abandoning-the-us-dollar-and-what-it-means/

(8)   http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=7779&y=IbrahimKaragul

(9)     http://www.house.gov/paul/congrec/congrec2006/cr021506.htm

 

10
Aralık
2007

Yüreğim bir gözyaşında boğuldu

Göz ne bakar, ne de görür…
Esrar perdesi ile örtülmüş ki
Beşer ne duyar ne de işitir…

İnkisar-ı hayaldir bu,
Basit bir acı değil…
Yüzyılın sancısı kafamın misafiri…
Bir güneş görüntüsü, bir zifiri karaltı…
Yıllar dahi şaşırdı…
Bir davam vardı, bir de Sen…
Ruhumun acisini kalbim duydu gün be gün…
Ve ayaklar çekti aklın cezasını…

Ve o gün…
Defterler döküldü..
Hesaplar görüldü…
Gözler semada, bakışlar hüzündü…

Sesim dondu havada,
Gelen giden onu duydu
Yüreğim bir damlada
Bir göz yaşında boğuldu…