29
Kasım
2007

Ben, Sen ve Öteki

Haber seyretmeye yüreğimizin yetmediği şu günlerde gelişmelerin hızına yetişmek adeta imkansız. Televizyon kanalları “son dakika” anonsunu yapmak için tetikte bekler oldu. Bu gidişle gazete ve haber programları “+12” ibaresini kullanacaklar. Devletin zirvesi tek bir kelime söylüyor: Birlik ve beraberlik. Muhalefetimiz bile siyasi rant elde edebileceği konularda, bu hakkından biraz geri duruyor. Bu elbette sevindirici fakat bir de madalyonun “öteki” yüzü var…

Gündemde olan sınırötesi operasyonun beraberinde getirdiği psikolojik baskı özellikle Güneydoğu insanımızı tedirgin etmekte. Dediğim gibi bu baskı tamamen psikolojik. Hem batı insanını hem de doğu insanını zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor.

Şer zihinlerin bu defaki senaryoları, Türkiye’nin içinde bulunduğu kritik durumdan faydalanıp Türk-Kürt çatışmasını tetiklemek ve insanların aklına “öteki” kelimesini yerleştirmek. Önceden belirttiğim sarmaşık sardığı beyindeki milliyetçilik düşüncesiyle besleniyor. Bir insanın (dolayısıyla bir milletin) en zayıf noktalarından biri olan milliyetçilik damarına birilerinin enjekte ettiği “öteki zehri” ipleri iyice geriyor. Gergin ip, gevşek ipe göre daha çabuk kopacağından, insanımız patlamaya hazır bir bomba olabiliyor. Bombanın pimini çeken ise, lider olarak adlandırılan ismin lehine atılan sloganlar, açılan resimler, pankartlar ve ne için bağırdığını bile bilmeyen kalabalıklar…

Aynı sınırlar içinde yaşayan insanlar birbirlerine “hemşerim” diye hitap etmeli, “öteki” diye değil… Zira bu millet ne fakirlikten, ne de imkansızlıktan çekmedi “öteki” kelimesinden çektiği kadar. Milletimizi içten içe çürüten bu kelimeyi bir an önce lügatlerimizden silmeli, “doğu neyse batı da odur” cümlesi tek felsefemiz olmalı… bu topraklar farklı kültürlere ev sahipliği yapmakla görevlendirilmiş. Ev sahibinin görevi de misafirlerini en iyi şekilde ağırlamaktır.

Yazımın sonuç kısmını “dertli şair”in mısralarıyla bitirmek isterim:

Biz İngilizler olup hali önceden müdrik
O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik
O halde bir kolu kalmış ki bizce çullanacak,
Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!
Hem öyle zorla değil, çünkü “fikr-i kavmiyyet”
Eder bu payeyi teshile pek büyük hizmet”.


Mehmet Akif Ersoy

27
Kasım
2007

Nerde benim eski Ankara’m

Bir akşam üstü yorgunluğunda yalnızlığın tarifini yapmak…

Hem de Ankara’da,karaların ülkesinde…
Ve hem de Hafsa’da…
Sis çöküyor;gri bir tül gibi gözlerimin önüne
Kireç kokusu var tülde
Kalkışacakmışım demek bu tarife…

Bir zamanlar Ankara gönlümdeki gibiydi
Bu gönül karaların ülkesinde
Maviye hasret değildi
Günün doğuşunu seyrettiğim bir Ankara’m vardı
Artık yok,artık Ankara yok…
Ankara yalnız…
Kalabalıklar arasında…
Ben de yalnızım…
Ankara’nın ağlayışına,ayaklar altında inleyişine kaptırmışım kendimi…
Yüksel’de yürüyorum,
Derken,
Karanfil’de bir genç düşüyor gözlerimin önüne
Nineminki gibi bir don giymiş üzerine
Ankara artık hülyalarımdaki gibi değil
Kederliyim,
Ankara kadar
Anlamak isteyen yok mu beni?
Baksın gözlerime
Düşünceler,hisler,sevdalar gözlerde yapılacak yolculuklarla çözülür
Ankara yalnız.
Kalabalıklar arasında
Ben de yalnızım
Ezilip inleyen yüreğim suskun
Ankara duygusuz,
Ankara yorgun.
Güneşi örtmekte isli bulutlar
Yasta beton yığınlar
Şehrin sokakları yalnız
Kalbim yapayalnız…
Yoldaki işaretler dilsiz
Ankara çıkmaz sokak
Ankara duygusuz
Ankara hissiz
Ben bile anlamadıktan sonra beni
Ankara nasıl anlasın?
Yalnızım…
Milyonların içinde
Bir garip yolcuyum iste
Kalabalıkların arasına karışmış…

Ben bu şehre yüreğimi içirmedim
Yalnızken Ankara’da bir kez olsun gülmedim
Kim bilir,dertleşsek açılırım
Beni bir Ankara anlar diye düşünmüşüm
Bu karmaşada..
Arayıştayım…
Çıkmazdayım…
Sis çöküyor Ankara’ya
Karanfil’de bir genç düşüyor gözlerimin önüne
Nineminki gibi bir don giymiş üzerine
-”Gel!” diyor bana,
-”Gel,
Geç olmadan,gün doğmadan
Kaçalım Ankara’dan.”
“Bu şehirden gidelim artık!”

Bugün vefasızlığın doruğunda düşünceler
Ankara hoyrat
İnsanlar isyankar
Vurdumduymaz
Kanıyor yüreğimdeki yaram,
Nerde Benim Eski ANKARA’M…
H.Evci
20.10.99

27
Kasım
2007

Minimal öykü denemeleri

minimal öykü

derdini bi çırpıda anlatıveren öykü..

sayfalarca yazmaktansa iki cümleyle özetlenebilen öykü..okunması en zevkli öykü..

üşengeç insan

….
gece

karanlığı sessizlikle parçaladı..susturdu herkesi fütursuzca..korkuturken korkan bi hali vardı..

dayanamadı gitti..sırası geldiginde tekrar geldi..korktu, korkuttu ve yine gitti..

bir

-kim o?
-senim!

anne

en guzel sesin sahibi, en guzel yuzun sahibi, cennetin hali misali serilip bekledigi..

sıkı giyin üşütme sakın diye tembih etti ama ben de unutanlardan oldum..

prison break

Allah akıl vermiş bak ben kullanıyorum die bagırdı sezonlarca ama ben hep maykılı seyrettim dinlemedim bile..

ben

dün tanıstım kendimle, selam verdim tanımadı bile..kimsin die sordu senim işte dedim..

iyi degilsin sen git uyu görmiim bi daha buralarda dedi.. dudagımdaki alaycı gülümseyişle peki dedim ve gidermiş gibi yaptım..

kandırdım yine kendimi..
huzur

nutella kavanozunun dibini buldugunda omuzlarından buyuk bir yuk kalktı..

artık cikolataya doymustu..kus gibi hafiflemişti..en sevdigi uykuya dalacaktı birazdan..gözlerinin içi gülüyordu..

saçmalık

yazıp duruyordu..ne yazdıgını bilmeden..çok da umrunda olmadan..

rastgele sıralıyordu harfleri yanyana koyunca neye benzeyeceklerini bilmeden..

olsun, yazası gelmişti bi kere ve tutamıyordu kendisini..

üzgünlük

actıgı basligin ragbet gormedigini goren fakir ama onurlu hanım kız kafasini duvarlara carparak kendine zarar vermeye baslamisti..kendi kendini duvarda parcalama olayi cok fazla aci vermis olacak ki bundan vazgecip en yakin ucuruma dogru yol almaya basladi..anlamamisti cunku, aksi yapilir mutlaka gerekcesiyle buraya yazi yazan ‘bi sey’ dir die not mu dusseydi..bu muydu yani bu muydu..ucurum yolunu yarilamisti..gozlerinden akan kanli yaslarini kollarina silerek actigim basliga iyi bakin die not dustu yaninda getirdigi post-it’ e..ve iste ucurumun kenarindaydi..post-it’ i hemen oraciktaki agaca yapistirdi ve adim adim kayaliklara yaklasti..gidiyordu..ardina bakmadan gidiyordu, lakin baksaydi belki de intihar etmesine sebep seyi ortadan kaldiracak olan forum uyelerini gorecekti..kim bilir..belki de goruyodur hala onlari su an bulundugu boyuttan..israrla agactaki post-it’ i isaret ediyordu..vasiyetimdir dedi usulcana..ve tekrar isikla birlikte kaybolarak kendi boyutuna geri dondu..

- te
supergirl

minimal öykü denemeleri @ warnerblade Forum

26
Kasım
2007

Laplace’ın Cinlerine: Belirsizlik Kesinliktir!

 

Kuantum fiziğini klasik fizikten farklı kılan özellikler arasında en dikkat çekici olanlarından biri, herhangi bir parçacığın konum ve momentum [1] bilgilerine aynı anda %100 kesinlikle sahip olunamayacağıdır. ‘Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ olarak adlandırılan bu prensibe göre atom altı seviyede, aynı zamanda dalga özellikleri de gösteren bir parçacığın konum ve momentumu ancak bir belirsizlik payıyla bilinebilir. İşin ilginç tarafı, bu belirsizliğin bizim gözlem aletlerimizin veya matematiğimizin yetersizliğinden dolayı değil, bizzat gözlem sürecinin doğasından ötürü var olmasıdır. Meseleyi daha anlaşılır kılmak için, Heisenberg’in öne sürmüş olduğu düşünce deneyini [2] hatırlayalım:

gozlem

Heisenberg, herhangi bir gözlem sürecine dair en temel soruyu sorarak meseleyi ele aldı; “Gözlem yapmak ne demektir?” Örneğin, bir elektronun konum ve enerjisini gözlemlemek istemiş olalım. Bunun için, en az bir ışık taneciğinin (foton) elektrona çarpıp yansıyarak gözlemciye ulaşması gerekmektedir. Fakat ışık taneciğinin elektrona çarpması onu yerinden oynatır ve enerjisini değiştirir. [3] Yani, gözlemlediğimiz elektron bizim esas gözlemlemek istediğimiz elektron değil, biz gözlemledikten sonra özellikleri değişmiş olan elektrondur. Elektronun konumunu yüksek bir hassasiyetle tespit edebilmek için, yani onun nerede olduğunu daha iyi görebilmek için ona daha fazla ışık taneciği göndermeliyiz. Fakat bu çok sayıda ışık taneciklerinin çarpma etkileri sonucu elektronun hızındaki değişim miktarı da daha fazla olacaktır. Tersi durumda, elektronun hızını daha yüksek hassasiyetle tespit edebilmek için de çok az sayıda ışık taneciği göndermemiz gerekir. Ancak bu durumda da, elektronun konumunu tespit etmemiz güçleşir. Zaten her durumda en az bir ışık taneciğinin elektronla etkileşime girmesi gerekmektedir. Özetlemek gerekirse ancak ve her zaman, gözlemlediğimiz şeyin aslını değil, bizim gözlem sürecine katılmamızla değişen şeyi gözlemleyebiliriz.Kısacası, gözlemciden tamamen bağımsız bir gözlenen sistem tasarlamak imkânsız olmaktadır. Gözlem yapmak, değiştirmektir. Aslında gözlemcinin bu değiştirici etkisini sadece kuantum boyutlarında görmüyoruz. Bir antropolog ve bu antropologun üzerinde araştırma yaptığı bir kabileyi düşünelim. Antropolog, geleneklerini ve alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını öğrenmek amacıyla kabileyi incelemesi altına almıştır. Fakat bunları öğrenebilmesi için kabilenin üyeleriyle bir çeşit iletişime geçmesi gerekmektedir ve bu iletişim sonucu oluşan etkileşim kabileyi zamanla değiştirmeye başlayacaktır. Bu noktada, antropologun gözlemlediği kabileden aldığı geri bildirimler gerçekte o kabilenin alışkanlıklarını ve yaşam tarzlarını ne derecede yansıtmaktadır? Kabile üyelerinin, normal yaşantılarını o antropolog orada yokmuş gibi sürdürebilmeleri ne kadar mümkün olabilir? Sonuç olarak, antropologun araştırma sonuçlarında sırf kendisinin o araştırmayı yürütüyor olmasından ötürü bir “belirsizlik” payı mevcut olmaktadır ve bunu sıfırlamak mümkün değildir. Örneğin, belgesellerde de bu yüzden kameranın konumu gözlemlenen hayvan topluluğunun mümkün mertebe fark edemeyeceği bir şekilde ayarlanır ki hayvanlar kamerayı fark etmesinler ve doğal davranışları da bundan etkilenmesin. Fakat ortamda sırf onları gözlemleyen birilerinin ve kayıt altına alan nesnelerin var olmasından dolayı gözlemlenen hayvanların davranışlarında gene “belirsiz” bir “belirsizlik” payı mevcut olmaktadır.

Einstein, kuantum fiziğinin öngördüğü belirsizlik ilkesini ölünceye dek kabullenememişti. Bu ilkenin geçersizliğini ispatlamak için öne sürdüğü “foton tartısı” adlı düşünce deneyi meşhurdur. Şöyle bir düzenek önerir Einstein: Bir yayın ucuna asılı, içi dışarıya kaçmaya çalışan fotonlarla dolu kapalı bir kutu olsun. Kutunun bir ucunda, ancak her seferinde tek bir fotonun dışarı çıkabileceği genişlikte bir deliği kapatan bir zamanlama düzeneği mevcut olsun. Bu zamanlama düzeneği belli bir anda sadece bir tek fotonun dışarı çıkabileceği müddet boyunca deliği açıp hemen kapayacaktır. Zamanlama düzeneği, bu fotonun dışarıya çıkış süresini hesaplayacaktır. Aynı anda, fotonun kutudan ayrılmasından dolayı kutudaki kütle azalışı ölçüldüğünde, E=mc2 kütle-enerji denkliği ifadesi uyarınca bu fotonun enerjisi de hesaplanabilecekti. Dolayısıyla, enerji-zaman arasında bir belirsizlik bağı öngören [4] belirsizlik ilkesinin geçersizliği ispat edilmekteydi Einstein’a göre. Fakat Bohr, Einstein’ın bu düşünce deneyindeki açığı yakalamıştı, hem de Einstein’ın kendisinden önce binyıllardır egemen olan mutlak zaman [5] anlayışını yıkmış olan “görecelik” ilkesini kullanarak. Şöyle ki, foton tartısında kutudan bir tek fotonun ayrılması esnasında momentum korunumu ilkesi gereğince kutu bir miktar da olsa fotonun çıkış yönünün tersinde itilmiş oluyordu ve bu itilme sonucu oluşan ivmenin etkisiyle zamanlama düzeneğinin ölçtüğü zamanda bir belirsizlik oluşmaktaydı. [6] Bu belirsizlikten dolayı, enerji-zaman arasında hâlâ bir belirsizlik bağı devam etmekteydi. Einstein, Bohr’un haklılığını ve kendisinin bu düşünce deneyindeki yaklaşımının yanlışlığını kabul etmişti.

Peki, belirsizlik ilkesinin Einstein’ı bu derece rahatsız etmesinin sebebi neydi? Cevap, Einstein’ın evrenin işleyişine dair ön kabulü idi. Einstein, kuantum fiziğinin belirsizlikler ve olasılıklara dayalı evren tasvirini rahatsız edici bulmaktaydı. Meşhur “Tanrı zar atmaz!” sözünü de bu bağlamda sarf etmiştir. Hep, gizli bir takım saklı değişkenler olduğunu ve bu saklı değişkenlerin bulunması ile kuantum boyutlarındaki belirsizliklerin ve olasılıkların ortadan kalkacağını savunmuştu, ölünceye dek. Ona göre, evrendeki olaylar arasında kesin ve kuralları belli determinist sebep-sonuç ilişkileri mevcuttu. Oysa kuantum fiziği, sistemlerin ancak “olası” durumlarından bahsetmemize izin veriyordu. Gözlem sürecinin temelindeki engellenemez belirsizlik durumundan dolayı, konum, enerji vb. fiziksel niceliklerin kesin değerlerini değil, alabilecekleri değerlerin olasılığını hesaplayabiliyorduk.

Belirsizlik ilkesi Einstein’dan başka en çok herhalde Laplace’ın cinine rahatsızlık vermiş olmalı. Laplace, 18. yy.da, determinizme iman derecesinde bağlı, “Fransa’nın Newton’u” payesiyle anılan dahi bir matematikçi. Onun da kendi adıyla anılan “Laplace’ın Cini” adlı düşünce deneyinde, evrendeki tüm parçacıkların konum, hız ve üzerlerine etkiyen kuvvetlerin bütün ayrıntılarına ilişkin bilgilere sahip üstün zekâlı bir cin mevcuttur. Der ki Laplace, bu bilgilere sahip böylesi üstün zekâlı bir cin, evrenin herhangi bir gelecek zamandaki durumunu bilebilecektir. Bugün biliyoruz ki, Laplace’ın cininin önünde aşamayacağı çok büyük bir engel vardır. Bu da, evrendeki tüm parçacıkların belli bir andaki tüm bilgilerinin ayrıntısına, belirsizlik prensibinin gözlemci-gözlenen ilişkisinde işaret ettiği temel sorundan dolayı asla vakıf olamayacağıdır. [7]

 

 

 

Bu noktada, gelmiş geçmiş ve gelecek toplum mühendisliği projelerinin tasarlayıcı beyinlerinin taşıdığı iddiayı ve kibri fark etmemek imkânsız. İnsan gibi, evrendeki cansız ve şuursuz parçacıklardan çok daha karmaşık, hesaba kitaba gelmez bir varlığın ve bu varlığın oluşturduğu toplulukların yaşam tarzlarını ve geleceklerini şekillendirmeye, kalıplara sokmaya çalışan çabalar… Sonuç itibariyle bir şekilde soldan veya sağdan; dinsel, seküler veya liberal öncüllerden yola çıkıp Laplace’ın cinliğine soyunmak…

Dostoyevski, Laplace’ın cinliğine soyunanlara Yeraltından Notlar adlı eserinde şöyle seslenmekte: “Konuştuğunuz bütün bu şeyler… ‘başı sonu düşünülmüş, olası tüm soruların cevapları hazır, matematiksel hesapları inceden inceye yapılmış yeni bir ekonomi-politik… Ve bu yeni ekonomi-politiğin bütün meseleleri göz açıp kapanıncaya kadar halledeceği, Kristal Saraylar kuracağı…’na dair konuşmalarınız… İyi de, bizi bu sabırla kotarılmış, akıl işi düzenlemeye sıkı bir tekme atmaktan alıkoyan ne? Neden bu hesapları, logaritmaları bir kenara fırlatıp, kendi hayatlarımızı paşa gönüllerimizin arzu ettiği gibi sürdürmeyelim?..İnsanın kendi özgür ve bağımsız iradesi…ne kadar vahşi olursa olsun kendi kaprisi…ucu deliliğe kadar da gitse kendi istekleri…En iyi ve en büyük doğrular bunlardır. Bu doğrular, hiçbir sınıflandırmaya girmedikleri için kaale alınmazlar ama sistemleri ve teorileri cehenneme yollayanlar da onlardır.”


Belirsizlik kesinliktir… Bu belki de yegâne kesinlik doğrultusunda, bize dayatılan tüm diğer kesinlik balonlarını patlatmaya hazır mıyız acaba zihinlerimizde?


          

[1] Bir cismin kütlesi ile hızının çarpımı
[2] Düşünce deneyleri, insan aklından ve düş gücünden başka bir düzeneğe ihtiyaç duymayan hayali deneylere verilen genel isimdir. Fakat elbette bu tür deneylerin kurgulanmasında fizik yasaları temel alınmaktadır.
[3] Compton etkisi
[4] Heisenberg belirsizlik ilkesinin bir diğer sonucu, enerji ile zaman arasında da bir belirsizlik bağı olduğu yönündeydi. Bu sonucun anlamı, evrende çok küçük zaman dilimleri müddetince enerji korunumu ilkesinin ihlal edilebileceği idi. Bu küçük zaman dilimi boyunca evrenin “boşluk”tan saldığı enerji şayet belli bir eşiği aşarsa, yeni bir parçacığın doğması mümkün olabiliyordu. (Einstein’in E=mc2 olarak bilinen kütle-enerji dönüşümü denklemine uygun şekilde, bu salınan E enerjisi karşılığında m kütleli bir parçacık oluşmaktaydı. Bu denklemde c, ışık hızına denk gelmektedir.) Tabi ki bu parçacık çok kısa ömürlüydü ve ömrü bittiğinde yeniden evrenin bağrına dönüyordu. Çünkü bu enerji ihlali ancak çok kısa süreler için mümkün olabilmekteydi. Var olması ile yok olması neredeyse bir olan bu parçacıklar, “sanal parçacıklar” olarak adlandırılır.
[5] Zamanın evrenin her yerinde, evrenden bağımsız biçimde aynı aktığı görüş.
[6] Görecelik ilkesine göre bir kuvvetin etkisi altındaki bir cisim için zaman daha yavaş akmaktadır. Bu ilke pek çok deneysel kanıt ile desteklenmektedir.
[7] Bu bağlamda, böylesi bir bilgiyi ancak evrenle, bildiğimiz fiziki etkileşim mekanizmalarının tamamen dışında bambaşka mekanizmalarla etkileşim halinde olan bir üstün Akıl’ın edinebileceği kabul edilebilir.