29
Ağustos
2007

Ne için yazar insan ?? 2

Yazmaya niyeti varsa yazmalı insan.Yazmaktan ,hata yapmaktan korkmamalı.Hatalardır çünkü insanları büyük başarıların kapılarını açan.Önceleri belki birkaç cümle ,birkaç paragraf bekli de ucu kitaba kadar uzanan bir yolculuk…İlk içinden başlar insan yazmaya; hissedilenler ,yaşananlar ilk temasıdır yazarın.Şöyle bir göz gezdirildiğinde anlamayan için değersiz ,anlayan için ise bir pınarın ilk damlalarıdır ilk cümleler.

Hedef başarı ise her şeyde olduğu gibi inatçı olmak ilk şarttır.Kafa tutacaksınız hem dışarıya ama öncelikli olarak kendinize.Çoğu zaman insanın önünde kendinden büyük engel olmuyor malesef.Ön yargılar ,kaygılar ,başarısızlık korkusu beklide çok güzel bir başlangıcın önüne kimsenin öremeyeceği sağlamlıkta duvarlar örüyor.Yanlışa düşme korkusu olmadan kalemi özgür bırakmaktır en iyisi.Bırakın ucu nereye çıkarsa çıksın ,her cümle bir adımdır yazarlık denen yolda.Hatalardır doğru yolda yürümeyi öğreten ,düşmeden dengede kalmanın önemini anlamak zordur çünkü.Tecrübedir insanı kıymetli yerlere ve ötelerine taşıyan.

Yazdıkça mürekkebin zehri kanınıza sızar.Gün be gün müptelası olursunuz bu devası kendinde olan derdin.Yazmaya sevdalanırsınız farkında olmadan, yazmak ise bir mahbub gibi ya kapılarını açar size ya da naz eder her güzel gibi.İnattır burada devreye giren ,yazmanın talibi olmuşsanız hiçbir engel sizi yolunuzdan döndüremez.Sevdasında düştüyseniz bir kere işinizin bittiğinin resmidir.En ummadık ,en savunmasız anlarınızda yakalar sizi cümleler ,bazen birkaç konu dadanır aklınıza.Sancılanırsınız bir an önce sızlayan zihninizi kağıtlara dökmek için.

Yazmak insanın tefekkür ufkunu açar dense yanlış olmaz heralde.Etrafa daha bir alıcı gözüyle temas eder bakışlarınız.Siz istemeden beyin bir reseptör halinde gelmiştir nicedir.Yürürken kafanızda bir yazının taslağıyla ya da çevrenizi tasvir ederek dolaştığınız olur.Daha farklı incelersiniz etrafınızı ,detaycılığınız derinleşir.Mana-i ismi ile mana-i harfi arasında ki fark muallak değildir sizin için artık.Kimsenin fark etmediğini ya da fark edip farkına varamadığını yakalarsınız.

Bir kere sevdalanmaya görsün nas ,”ikra” dan uzanan yolculuktur keşfedeceği.Yol aldıkça doldurur eksik yanlarını , doldururken büyür. Büyüdükçe küçüklüğünü idrak eder. ”Zira büyüklüklükte büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir “ sırrına erişir.Baş ve işaret parmağına felç inesiye kadar yazar da yazar.Belki satırlar derdine derman olur diye gönül verir bu işe.Ancak ilimle galebe çalınacak bir zamanda, ilmin kapısının sağlam kaleme sahip olunarak açılacağını bilir ,bilmekle kalmaz ruhunu ve ideallerini zapt-u rapt altına almış idealleri için kolları sıvar.Dedik ya kimi zaman gözünden olur kimi zaman elinden.Alimin kaleminin mürekkebi şehidin kanıyla bir tutulduysa eğer ; kaybolan gözde elde Allah (c.c) yolunda gitmiştir desek Allahulalem yalan söylemiş olmayız.

Vel hasıl niyeti var ise ,içinde ufacık bir kıpırtı dahi var ise yazmaktan korkmamalı.Önce duygular yaşananlar ,sonra fikirler idealler.Ulaşmak isteyenin önünde hangi dağlar durabilmiştir.Yeter ki yazsın kişi,yeter ki kendinden geriye mülk dışında bir kişi kalsın diye ,bir işe yaradım da öyle ayrıldım demek için yazsın.

(Nedense yazma ve okuma temalı yazılar okunmaz ama bir cesarettir temamız olmuş.)

28
Ağustos
2007

UNUTMAK

Zamanımızın en çok duyulan şikâyetlerinden biri de unutmak ve beraberinde gelen dalgınlık. Buzdolabından aldığımız şişeyi masamızın üzerine koyup üzerinde çalıştığımız ders notlarını buzdolabına koymak sıradan hale geldi adeta.
            Kâinatta hiçbir şeyin sebepsiz olmadığı, insanın sahip olduğu özelliklerden bir murat beklendiğini bilirdim de “unutmak” ın da bir nimet olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Necip Fazıl’ın hocası Arvasi Hazretlerinin de dediği gibi “Akıl, akıl olduğunu bildiği zaman akıldır.”
            Her şeyi bildiğini zanneden ama hiçbir şey bilmediğini “unutan” aklımın sesini biraz kısıp hak dostlarının bu konudaki görüşlerine göz attım. Meğer “unutmak” da bir nimetmiş. Hem de ne büyük bir nimet… Bir düşünsenize hayat boyu yaşadığınız acıları kederleri hatırladığınızı. Gün gün ne yemek yediğinizi, kiminle ne konuştuğunuzu… Tanıştığınız bütün insanların isimlerini, okuduğunuz bütün telefon numaralarını, dün ne yediğinizi. Düşüncesi bile insanı ürpertiyor…
            Nimetin nikmete dönüşmesi de yine âdemoğlunun elinde. Sürekli beynimizi formatlarsak bu sefer de balıklardan farkımız kalmayacaktır. Ama biz bu nimeti de abartılı kullanmayı başarabildik. Mesela günde beş kez hatırlatılan davetin varlığını,  teşekkür etmeyi, kâinatın kullanım kılavuzunu düzenli olarak okumamız gerektiğini, vefayı, hoş görmeyi, affetmeyi ve Yüce Yaratıcı’nın huzurunda iki büklüm olmayı… Sonra seccademize unutturduk gözyaşının ne olduğunu… Ayaklarımıza nasırın ne olduğunu unutturduk. Gözlerimize geceyi unutturduk.
            Bizler istediğimiz kadar çalışalım, unuttuğumuz mukaddesat ise yerimizde saymaktan başka bir şey yapmayacağımız çok açıktır.

25
Ağustos
2007

MİNEL ESRÂR-I DERÛNÎ

// Hissiyatimla rezonans olabilenler ancak anlayabilirler…

Goz ne bakar ne gorur…
esrar perdesi ile ortulmus ki
beser ne duyar ne isitir…

inkisar-i hayaldir bu…
basit bir aci degil…
yuzyilin sancisi, kafamin misafiri…
bir gunes goruntusu, bir zifiri karalti…

yillar dahi sasirdi…
bir davam vardi, bir de Sen…
Ruhumun acisini kalbim duydu her gecen gun…
aklin cezasini ayaklar cekti…

Ve o gun…
Defterler dokuldu..
hesaplar goruldu…
gozler semada, bakislar huzundu…

Sesim dondu havada
gelen giden onu duydu
yuregim bir damlada
bir goz yasinda boguldu…

24
Ağustos
2007

Efkar-ı leyl

Ey leyl…Yine sana temayül etti cümlelerim.Ne kadar söylesem azdı sana ,ne kadar söylesem nafile.Seni satırlara dökemeyecek kadar siyah olmasa da kalemim ,yazmaktan başka çare bulamadım bu biçare halime.

Rahmandan rahmet olursun da sızı verirsin o katranlaşmaya yüz tutmuş ruhumuzun gediklerinden. Nisyan ve isyanlarımızın hafakanlarını gelip sana çatarız da o engin sükunetinle gülümseme ile karşılarsın hoyratlıklarımızı.Senin sükutun aks-i sedaya sebep verir ,taşkınlarımız döner dolaşır da vurur gönül sahillerimize.

“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir
Mübtela-yı gama sor ki geceler kaç saat?”

Derdi olan kıymetine vakıf olur senin.Ya küçük dertlerin anlamsız ızdıraplarıdır ki mahva kalbeder ,ya – derdine düşme şerefine ulaşmış olmak ne azizdir - büyük dertlerimizin uhrevi iniltileridir ki rahmete ve hayra kalbeder.

Yeisimize esir olup ,efkara gark olmuşken seni yaren ederiz buhranlarımıza.Öyle buhranlar olur ki bazen yaşadıklarımız ; halk edilme amaçlarımızın yamaçlarından düşüp çakılmalarımız ,fani teveccühlere bel bağlayıp aradıklarımızı bulamalarımız ,nazarımıza değen her nokta yangın yeri iken inadına kibrit çalmaktan öte olmayan ahmaklıklarımız.” yürekler merhametsiz duygular süfli,emeller har…” bir halde kendimizi unutuşlarımız..

Anahtarı sende miydi rahmet kapılarının ,yoksa kendin bizzat rahmet kapısı mısın bilemiyorum.Tek bildiğim ömrün her anı gibi değerlendirilmen gerektiği.Ancak o şekilde sonsuz menfezlere ulaşacak vakitlerdir sende tükettiklerimiz.Veyl olsun sığınmak istediğimiz bunaldığımız anda O’nun tarifsiz ikliminden başka yerlere kaçışlarımıza ,veyl olsun maksatlarımızı O’ndan başkalarına temayül ettirişlerimize.

Oysa ki sen miraçlarımızın kutlu vakitleri , aşık olmaya değecek tek aşkımızla vuslatlarımıza şahit olmalıydın.Fani masivanın üstünü örtüp ,örtmekle esbabı aralayıp sadece O’nla diz dize oturup hasb-ı hal edişlerimizle nuranileşmeliydin.Sen boşa harcanan bir günün arkası ,dert zannettiğimiz dertlerimizin saklandığı kuytu köşe ,kafir sıfatı olan ümitsizliklerimizin –gaflet uykularımızın şahidi olmamalıydın .Hz. Cebrail gibi olmalıydın bazı bazı, bizi cüzi ufkumuzun sidret-ül müntehasının yanına bırakmalı ,buradan gayri gelemem demeliydin.Ruhumuz sürur içinde asumana varmalı ,farklı farklı alemleri pervaz etmeliydi.Gah üfledikçe yanan ,yandıkça iniltisi içleri acıtan neyler gibi hicran ile cehennem ateşlerini damla ile söndürebilmenin sırrına muvakıf oluşlarımızın nameleri olmalıydın.

Dedim ya ey leyl ne ben satırlarımı senden alabiliyorum ,ne satırlarım seni anlatmaya yetiyor.Nasıl yetsin ki ,dar ufkumla izliyorum üzerinde sıbgatullah olan tablonu.Yinede cüret ettim seni anlatmaya ,bir mecra olur diye anlattıkça anlamaya…