Şubat
2007
Vuslat
Sabah gözlerini açtığında saat her zamankinden daha evvel bir vakti gösteriyordu. Bugün, gözleri diğer günlerin aksine daha bir ışıl ışıldı. Yüreğindeki heyecan gözlerinden menfezler bularak sanki tüm Dünya’yı ısıtıyordu, güneşin ışıklarıyla beraber… Bakışlarından can parçasından uzun yıllar ayrı kalmış bir annenin hasreti tebellür ediyordu. Sanki, kendisine yeniden dünyaya gelme şansı verilmiş, yaptığı tüm ahde vefasızlıklarının affedildiği beşâretini gökler ötesi alemlerden almış gibiydi…
Sonra tatlı bir heyecan sardı ruhunu ve sıkı bir hazırlık safhasına attı kendini. Önce bedenini, ve buna paralel olarak ruhunu, arındırdı her türlü necâsetten ve odasına gidip en temiz elbiselerini seçti özenle… Güzel kokular süründü ve tüm hazırlıklarını tamamlayınca, vakit fevt etmeden yola koyuldu…
“Sevgilimle buluşmaya gidiyorum, acaba hediye falan hazırlasa mıydım?” diye anî bir tereddüt geçti içinden. Sonra O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlayarak vazgeçti fikrinden. O, kendisini karşılıksız sevmişti zaten… O’na çok şey borçluydu. Hem de saymakla bitiremeyeceği kadar çok şey… O’nun yanındaki güçsüzlüğünü ve yoksulluğunu hatırladı. O kendisine pek çok şey ikram etmişken, kendisinin buna mukabele olarak yaptığı sadece görüşmelerine vaktinde gitmekti…
Her hafta bugün, O’nunla özel bir buluşma yaparlar, içi içine sığmaz olurdu… Vakit olarak da Güneş ışıklarının cisimlerin gölgelerini asgarî seviyeye indirmesini seçmişti O… O’nun güzelliklerinin gölgelerinin her yeri aydınlatışına mukabil kendi cismâniyâtının gölgelerinin en aza indiği bu zaman diliminde malayani hevesâtından sıyrılıp O’nunla daha bir yakınlaşabiliyordu.
Yol boyunca çevresine tebessümler dağıtarak geçti insanların aralarından. Sevgilisi, daha buluşma vakti gelmeden, ona karşılama töreni hazırlamışcasına kuşları raks ettiriyordu ağaçların dallarında. Onu gören ağaçlar rüzgârın da yardımıyla kendisine el sallıyor ve “Güle güle git… Gidince, Sevgili’ye bizim de övgülerimizi, selâmlarımızı, tebriklerimizi ilet!” diyorlardı. “Peki, olur” dercesine başını öne eğdi ve artık sadece O’nu düşünmeye başladı…
Kendisini öylesine O’nunla bütünleştirmişti ki O’nu yanıbaşında hissetmeye başlamıştı. O’nu düşündükçe gözü, gönlü ve gönül gözü açılıyor; çevresinde temâşâ ettiği bütün mevcûdât O’nu anlatan birer kitaba dönüşüyor, satır satır ayaklarının altına seriliyor ve insan olmanın ve O’nu tanımanın tatmin ediciliği içinde O’nun pak ve mukaddes sözlerinin içinden “Kalb, ancak beni hatırlamakla tatmin olur.” sözünü terennüm ediyordu.
Sevgilisi’nin evine yaklaştıkça adımlarını daha seri ve sık atmaya başladı. Ama, vakar ve ciddiyetini bozmamak için belki, içindeki heyecanı bir nebze perdeliyor ve koşmamak için kendisini zorluyordu. Eğer O’nun huzurunda edepsizlik olmayacağını bilseydi o huzurun aşkıyla omzundan ridâsı düşercesine koşardı…
Artık O’ndan gayrı her şeye gözünü kapamış, yalnız ve yalnız O’nu düşünmeye, O’nu hissetmeye, O’nun sevgisine ve hoşnutluğuna kavuşmaya odaklanmıştı.
Hayallerini süsleyen evden bir ses yükseldi: “Haydi, gel!” nidâlarıyla kendisini çağırıyordu. “Aman Allah’ım! Bu ne letâfet, bu ne nezâhet?!” diye söylendi kendi kendine… Başını semalara dikince kendisini bekleyen ayrı bir sürprizle karşılaştı. Sevgilisi’nin huzuruna çıkmak iin dünyalık her gölgeden bir nebze olsun sıyrılabileceği öğle vakti seçilmişti ama bu sefer çevresinde tek bir gölge dahi olmadığını fark etti. Ne kendi gölgesinden ne de koca dağların gölgesinden eser yoktu… Sanki onun gelişine bir taltif olsun diye, Sevgilisi pamukvârî bulutları serpiştirivermişti Güneş’in önüne. Bulutlar onu perdelerken o kendi içindeki çirkinlikleri tam manasıyla perdeleyememenin burkuntusu ile çıkıyordu Sevgilisi’nin huzuruna…
Ellerini havaya kaldırdı ve geriye doğru çekti; peşine takılan ve kendisine Sevgilisi’nden lâf açmayan ne varsa, gerek fikir gerekse cisim planında, hepsini birde elinin tersiyle itercesine… “Fânîyim, fânî olanı n’eyleyim?! Âcizim, aciz olanı n’eyleyim?!..” edâsıyla
“Sevgilim’in güzelliği her şeyden üstündür
Sevgilim’in muhabbeti her şeyin önündedir.”
diye haykırdı tüm cihâna…
Artık O’nun huzuruna çıkmıştı. En beliğ, en fasih, en güzel sözlerle O’nu övmek, O’na teşekkür etmek istedi ve yine O’nun sözleriyle başladı O’nu övmeye:
“Zamansızlık vaktinden
Sonsuzluk vaktine dek;
Her ne övgü gelmişse kimden
Kime olsa da, O’nadır tek..!”
Bu sözleriyle O’na daha bir yaklaştığını ve O’nun kendisine mukabelede bulunduğunu hissederek, artık “Sen” siye hitap etmeye başladı O’na:
“Ne olur ayırma beni
Sen’in yolundan bir an bile
Sen’den isterim nusreti
Kapına geldim kulluğum ile…”
Huzurunda belini büktü ve ayaklarını koyduğu yere kadar indirdi başını; güçsüzlüğünü, çaresizliğini, O’nun sevgisi olmadan hiçliğini ve O’nun “Çaresizlerin Çaresi”, “Âcizlerin Muîni”, “Sevgililer Sevgilisi” oluşunu itiraf için…
Sonra yolda karşılaştığı varlıkların tebrik, selâm ve övgülerini iletmek geldi aklına… Huzurunda diz çöktü ve şöyle başladı sözlerine:
“Şu kâinattaki bütün ecsâm u mevcûdât
Sana borçlu her şeyini ve Sen’dendir hayat…”
Her türlü varlıklar adına selamlar tahiyyeler, tebrikler ve tahmidleri Sevgilisi’ne ilettikten sonra artık ayrılık vaktinin geldiğini anlayıp, huzurundan çıkmak için buruk bir izin istedi. O zaten kendisinden hiç ayrılmıyordu; fakat gene de kendisi zaman prangasından kurtulamadığı için sonsuza dek O’nun huzurunda kalamazdı… Belki ileride, yine O’nun lütfuyla, bu prangalar çözülürdü de o da O’nun yanında sonsuza dek kalabilirdi. Zaten tüm ümidini buna bağlamıştı…
mehmed fethi