20
Aralık
2006

bu gece ankarada yagmur var :)

bu gece yagmur var ankaramda. özlenen gunler yavas yavas geliyor. kısın soguguna inat ince elbiseler giyip doyasıya yagmurda ıslanma zamanı. bugunun o garip kosturmacasının ustune, bu haftanın o aptal yogunluguna karsı haftaya yagmurla noktayı koymak var bu gece….
bugun bi kez daha ailemin, canım annemin ne kadar cok hayatımda oldugunu anladım.sabah gelen hastalık haberi ve aksamında doktordan aldıgımız tek problemin anemi oldugu sozleri.gun boyu cektigim stres ve sonunda gelen mutluluk…bekleme odasında gazetede gordugum taziye haberleri (hasan tanık a ait).herseye ragmen, her olaya, her yaraya, her acıya ragmen elimdekiler…kaybettiklerim, kazandıklarımı golgelesede hala elimde olan tek varlıgım, tek destegim, tek dayanagım, tek hayat kaynagım, yasamam sevincim…AİLEM…
yagmurda ıslanmak var bu gece…yagan yagmurla gozyaslarını dısarı akıtmak. yagmurla birleşip akması gozlerinden dertlerinin. zevkini cıkarmak var doganın temizlenişinin. dogayla beraber arınmakta var kirlerden…once ellerini acarsın yagmura.tanecikler doldurur avucunu.onlar birleşir, kavusur, kucaklasır. sonra saclarında hissedersin o zarif dokunusu. yuzune akan damlalar. bir annenin oksayısı gibi olamaz asla ama onların da rahmet dolu dokunusları var kendi caplarında. Kadir yaratıcının rahmetiyle donatılmıs her bir yagmur damlası, kendilerine verilen emirden bir an olsun sapmadan gidecekleri yola dogru yol alırlarken, o muazzam rahmetide beraberinde tasır. hem damlasında ayrı bi hikmet olan o tanecikler akar gider.dur diyemezsin, tutamazsın,zaten kendine hukmedemezsinki onlara hukmedesin.
yavas yavas adımlarla ilerlerken yagmurun kalbine, silersin beyninden herseyi.sadece sen ve O vardır. herseyden kendini soyutlayıp, sonsuz tefekkuru tatmaya baslarsın. her damla anlatır hikayesini gider yoluna. atarken usul usul adımlarını,bu kadar yazdıktan sonra, greenday eslik eder sana.I walk a lonely road, the only one that I have know, don t know where it goes, but I walk alone…but with rain. sonra bir sarhos edasıyla salına salına yurumek var yagmurda.yollarda kıvrıla kıvrıla.işte boyle bi ıslanmak var aklımda. walkmandeki muzik bu olmucak.belki walkman olmucak,cunku bugun degişiklik yapıp tekil takılmıcam.ama belki zamanın otesinde tekde kalabilirim
herkese acık bu gece,sonun kadar….
2 Mart 2006

ebrasi

12
Aralık
2006

Mazeret Virusu

Cogu zaman mukaddes yuku tasimaya gonullu olan kardeslerin -ben de dahil- bazi kavramlari anlamakta zorluk cektigini goruyoruz.

Mesela yapilan islerin bereketi, saglamligi, temadisi ve en onemlisi hulusiyeti dert ve izdirapla yapilanlardir. Bir dakika mukaddes izdirapla offf demek, kabede edilen dualardan ve yuzlerce rekat namazdan daha hayirli oldugu soyleniyor. Ama dert ve izdirap istenilmez verilir… Soyle de bir soz var “dertsizler hallerinden utansinlar..”

Peki sorun nedir? benim uykularim neden kacmiyor? neden gece istemsiz olarak teheccudlerime kalkip sakaklarimi tutmuyorum? neden baska baska hayaller giriyor gozume? Neden acaba peygamberler gibi munacatlarimin iclerini dolduramiyorum?

Bir abi anlatmisti:
Iki tip arkadas vardir.
Birine dersin git ekmek al getir. Gider, arar, bulamaz, geri doner ve bulamadim abi der.
Digerine de ayni seyi dersin. gider, arar, bulamaz, gidip un alir, yogurur bir sekilde o ekmegi pisirir gelir.

Mazeret her basamakta ortaya cikabilir. Bunun siniri yoktur. Yani bakkalda yoktu denilebilecegi gibi, bu civardaki butun bakkallarda yoktu da denilebilir.
Nefis arkasina saklanacagi bir duvar bulur herzaman… O yuzden en garantisi ve kulluga en yakisani butun duvarlari inkar etmektir.

Mesela denilse ki, bir ay sonra 10 metre ziplayabilmen gerekiyor. Bastan mazeretimiz var: eger az biraz fizik biliniyorsa bunun imkansiz oldugunu denklemlerle isbat edip insan rahatlar. Nasil olsa bunu yapamam der. Ve hic derdini cekmez cunku zaten kafasinda o mesele hayalidir.

Ama yapmasi gerektigine inansa, ama bunu yapmanin bildigimiz fizik ile imkansiz oldugunu bilse o zaman bunun izdirabini duyacak ve Allah’a iltica edecek. Aczini ve fakrini cok daha iyi anlayacak. Hem kurbiyet kazanacak hem de belli mi olur ruhun derece-i hayatina cikarak 10 metre ziplayabilecek.

Butun mazeretleri sokup atmak gerekir aklimizdan. Kudsiyet ve emir meselesini gerek tasavvufi manada gerekse terminolojimiz icerisinde anlarsak zaten mazeret uretmememiz gerektigini anlariz.

Nefis ve Seytan ikilisi o kadar insani yaniltiyor ki insani soyle bir mazereti kendine kalkan bile edebiliyor: benim iradem o isi yapabilecek kadar guclu degil…

Bu ses size de tanidik gelmistir. Bilinsin ki bu kulluk suuruna ters bir dusuncedir. Insan yapamasa da yapamadiginin ezikligini duymalidir Rabbine karsi. Zannedilmesin ki bu eziklik insanlara duyulan gibi… Insanlar karsisindaki fitri ve olmasi gereken olmadigi icin azap ender azap gorur. Ama Rabbe karsi duyulan hicab ve eziklik hem mahz-i sukur olacaktir hem de Rahmetun ala Rahmettir.

Eger Pir-i Mugan demisse “bir belde de benim bir talebem varsa, orayi kendi hesabima fethetmis sayiyorum”, bulundugumuz beldedeki kalplerin bize emanet oldugunun, oranin dilini bilmememizin bile mazeret kelimesi ile beraber gecersiz sayilacaginin idrak ve suuru icinde bulunmamiz gerekir.

8
Aralık
2006

Safranbolu ve Amasra Gezisi

Müzik : modjo-whatimean
Zaman : 12.11.2006 Pazar
Mekan : Ankara - Kızılcahamam - Gerede - Eskipazar - Karabük - Safranbolu - Amasra

Amacımız Karadeniz’ i görmekti bugün, yada en azından bu akşamüzeri. Küçük ve şirin Amasra yarımadasını, Amasra kalesini, Karadeniz’de günbatımını, Bartın civarlarındaki Need For Speed bilgisayar oyununa ilham kaynağı olabilecek egzotik ağaç tünelini, Safranbolu evlerini, eski çarşıları ve yol üzerindeki bilimum diğer ilginç yerleri, yurdumuzun harika köşelerini ve burnumuzun dibindeki güzellikleri görüp, birinci elden gezmek istiyorduk. Esasında çok da plan yapmamıştık, internetten kısa bir araştırma ve sonra hani “haritayı alıp çıkmak” tarzında, gelişi güzel takılmak istiyorduk kafamıza göre. Son derece klasikleşmiş Bolu – Abant yavanlığı yerine; yepyeni, hareket ve bilinmezlik dolu bir Karadeniz macerası elbette istenen birşeydi ekip tarafından.

Bir Pazar sabahı için öğrenci standartlarına göre gayet de erken olan 8 buçuk civarlarında uyandı çoğu. Ankara’ dan, Amasra istikametli çıkışımız 10’ u buldu. Eski İstanbul yolundan Kızılcahamam üzerine doğru yöneldik. Kazan’ dan sonra Kızılcahamam civarlarında Ankara çölleri etkisini kaybetmeye başlamıştı bile. Daha sonra Gerede kavşağından Eskipazar istikametine döndük. Kilometreler arttıkça yolumuz ilginçleşmeye başlıyordu. Duble yollar, Kanada misali dağların üzerinden, ağaçların arasından kafasına göre ilerliyordu. Trafik az, hava güzel. Eskipazar’ ın içine girmiyoruz, Karabük tarafına devam ediyoruz. Bir süre daha duble yoldan devam ettikten sonra Karabük Demirçelik fabrikası karşılıyor bize şehre girişte. Sol tarafımızda devasa bir yapı; dumanlar arasında yükselen metal birliktelikler, simsiyah kömürden ve tozundan oluşan apartman yüksekliğinde yığınlar, ülke ekonomisinin can damarlarından olan bu üretimi sağlamak ve taşımak için tren rayları… Gri bir suratsızlık, yaşanmışlık, eskimişlik… Ama nedense itici olmayan bir sıcaklık var burada, Gayri Safi Milli Hasıla’ nın sıcaklığı olsa gerek. Havada çok farkedilir bir olumsuzluk yok. Ufak bir fotoğraf ve izleme seansından sonra yolumuza devam ediyoruz.

Karabük; tepelerin üzerine, dev fabrikanın eşiğinde kurulmuş esasında çok da küçük olmayan bir yeni – şehir. 78 plaka numaralı, toplam 200 binin üzerinde nüfusu olan Karabük de maalesef son birkaç on yıldır göç veriyor. Şehrin içerisine çok girmiyoruz, kavşaktaki Shell benzin istasyonuna uğruyoruz. Ücretsiz çay ikramı çok hoşumuza gidiyor ve soğuğa rağmen ayaküstü muhabbete dalıyoruz. Görevlilerle muhabbetimiz sonucunda yakınlarda gezmeye değer, aynı adlı köyün derinlerindeki Bulak mağarasının varlığını öğreniyoruz. Her ne kadar Türkiye’ nin en büyük mağarası İnsuyu (Burdur) çevresinde birçok maceramız geçmiş olsa da, Bulak’ ı da , alışveriş listesi misali, gezilecek mevki listemize yazıyoruz.

Gayet yakında ve neredeyse Karabük’ le birbirlerine geçmiş gibi olan Safranbolu’ ya ulaşmak için sabırsızlandığımızdan yola koyuluyoruz. Birkaç kilometre sonra sol tarafa Bulak sapağını görüyoruz ancak Safranbolu’ yu daha önce görmek istediğimizden yola devam ediyoruz. Kent merkezine girdiğimizde biraz olsun egzantirik bir çevre bekliyor bizi. Zaten Amasra tarafına devam edeceğimizden ve eski çarşıyı, yada eski şehir merkezini görecek olduğumuzdan hafif sağa doğru kıvrılıyoruz. Birkaç beyaz, fotoğraflardaki tipik evlerden görünce heyecanla duruyoruz ancak eski merkez daha ileride diye uyarıyor yardımsever vatandaşlar. Biz de 4-5 kilometre daha devam edip, eski Safranbolu’ nun kurulu olduğu küçük vadimsi yapıyı inip çıkıyoruz.

Gerçekten ilginç evler, tarihi yapı korunmaya özen gösterilmiş. Beyaz ve iskeleti ahşaptan görünür şekilde boyalı olan evlerin tipik bir özelliği de elbette pencereleri. Filmlerdeki klasik hem esneyip, hem de pencere açma, yani iki işi birden yapma konseptinin tanımlandığı pencereler işte bu pencereler. Yola devam ederken Hıdırlık Tepesi yazan tabelayı görüp giriyoruz.

Eski Safranbolu’ ya hakim bir tepe. Oradaki rehberin anlattığına göre Orhan Gazi döneminde kumandan olan Hıdır Bey’ in anısına mıdır, mezarı mıdır… Herneyse. Namazgah var, eski olduğu her halinden belli ancak o kadar da büyük olmayan birkaç ağaç, etrafta Japon turistler bile dolanıyor. Etrafta biraz gezinip, fotoğraf ve video çekimi yapıyoruz. Daha sonra çarşıya inmek üzere yürüyerek kendimizi evlerin arasına atıyoruz. Dar sokaklar ve eski tarz evler, restore edilmiş yapılar, bozuk yollar, Tofaş marka yerli otomobiller, Han görünümlü otelimsi pansiyonlar. Çok fazla değiller ama 34 plakalar, 06 plakalar görülebiliyor. Haftasonunu değerlendirmek için saatlerce yolu tepmeye hazır bu kadar iç turistin olduğunu görmek de sevindirici. Eh, tabi benzin fiyatlarındaki düşüşün de etkisi vardır bu manzarada muhtelemen.

Safranbolu’ nun dar sokaklarındaki keşfimize devam ediyoruz. Hediyelik eşya satan sıra sıra mini-dükkanlar, orijinal görünümlü çeşmeler, kapılar, camilerin bile kendilerince bir ağırlığı var. Eski ağaçlar dikkati çekiyor. Araba giremeyecek kadar dar ve dik olan sokaklardan yukarıya doğru tırmanıyoruz. Hıdırlık tepesinden gördüğümüz sarı boyalı ve köşk tarzında başka bir tepeye kondurulmuş ve ne işe yaradığını çok da çözemediğimiz bu yapı karşımızda. Çevre düzenlemesi fena değil, yine bölgeye hakim bir tepede. Yukarıya doğru çıktığımızda, yarı-polisiye filmlerdeki vampir avcısı tiplemelerine benzer giyinimli amcadan oradaki Saat kulesi hakkında bilgi alıyoruz. Ankara’ daki saat kulesi bile çalışmıyormuş ama buradaki çalışıyormuş, eskiden buradaki kalenin gizli bir geçidi varmış ve diğerleri. Tamam, güzel, deyip geri dönüyoruz. Sarı köşkü terketmeden kediden küçük bir yavru köpek ayaklarımıza dolanıyor. Biraz onunla vakit geçirdikten sonra geldiğimiz dik sokaklara dönüyoruz. Ancak ufaklık peşimizi bırakmıyor (her macerada illâ peşimizi bırakmayan bir köpek olur, illâ ki – bkz Shock Position bisiklet turunda peşimizden onlarca kilometre koşan Nohut) Biz de; evinin yolunu kaybetmesin, dış dünyadaki tehlikelerle gencecik yüzleşmesin ve peşimizi bıraksın diye koşaradım aşağı doğru koştuk. 5 kişinin paldır küldür kaçtığını gören bir çift, peşimizden küçük bir dana büyüklüğünde, aslan yavrusu vahşi bir canavarın kovaladığını sanıyor haklı olarak ve korkuyor ancak arkamızdan tıngır mıngır gelen ufaklığı görünce neye uğradıklarını şaşırıyorlar. Biz de korkutucu takipçimizi ektiğimiz için eğlenceli bir gülümsemeyle geziye devam ediyoruz.

Evet, tamam, Safranbolu işte, evler, pencereler, sokaklar, güzel, anlaşıldı. Ama bir yere kadar. Deniz görmek istiyor canımız biraz da. Eğer daha da geç kalırsak Amasra’ da, Karadeniz manzaralı günbatımını kaçırma ihtimalimiz var. Hem daha Bulak mağarasına da bakacağız. Arabaya atlıyoruz, Karabük istikametine doğru geri dönüyoruz. Bulak sapağından içeri girince yaklaşık 10 kilometre daha yolumuz olduğunu görüyoruz. Bulak köyü ve yolu gayet ilginç. Eski yapıların arasına girince gözümüze ellerinde cetvel ölçüm yapıp, not alan, fotoğraf çeken, tahminen mimar adayları öğrenciler takılıyor. Arabanın ancak sığacağı dar sokaklardan yavaşça ilerliyoruz ancak mağaraya 4 kilometre kala yol iyice bozuluyor. Biraz duraksıyoruz ve zaten Amasra’ ya geç kalmaktayız. Vaktimiz olsaydı bu son etabı yürüyerek geçebilirdik – Sümela’daki manastır misali, ancak hem acıkıyoruz, hem sabırsızlanıyoruz. Köyün güzel yolundan geçmiş olmak için yine de değerdi diye kendimizi bir nebze avutup, Safranbolu’ nun içerisinden Bartın tarafına sapıyoruz.

Ipod sonraki parçaya geçiyor, pek de şehirlerarası bir yol değil, tek gidiş, tek geliş toplam 2 şerit, inişli çıkışlı, ağaçlar arasından tipik bir Karadeniz yolculuğu, ikindi vakitleri ilerliyor, fazla trafik yok, hatta neredeyse hiç yok. Tek başımıza ilerliyoruz. Ahmetusta geçidi denilen tünelden geçtikten sonra yanımızdan akan geniş ama debisi henüz çok da fazla olmayan, adını bilemediğimiz çayla beraber vadinin sol tarafından yol alıyoruz. Vadinin karşı tarafından ise bir tren ilerliyor, ters tarafa. Tünelden sonra Karadeniz bölgesinin tipik özellikleri kendini iyiden iyiye göstermeye başlıyor. Tepeler yükseliyor, eğim dikleşiyor, ağaçlar uzuyor. Sonbahar giysilerini üzerlerine almış çeşitli ağaçlar tam bir yolculuk ziyafeti yaşatıyor. Bir sağ, bir sol ilerliyoruz.

Bartın’ a doğru yaklaştıkça, güneş gittikçe eğiliyor ve ortalığı o turuncumsu sarılı kırmızı kaplıyor. İş birliği yapmış gibi birden kendimizi bir ağaç tünelinin içinde buluyoruz. İki tarafımız da sık, yüksek ağaçlarla çevrili. Daha önceden de söylediğim gibi sonbaharın muhteşem renklerine bürünmüş bu ağaçların dalları ise tepede birleşiyor. Yani tam anlamıyla ağaçtan bir tünelin içerisinde ilerliyoruz. Yol, ormanın ortasından açılmış. Devasa ağaçlar ise el ele tutuşmuş, arkadaşlıklarına devam ediyor gökyüzüne doğru. Yoldaki dökülmüş yaprakları havalandırıyoruz yer yer. Ağaç dalları arasından sürekli göz kırpan ve batmaya yaklaşan güneş de atmosferi tamamlıyor. Gayet acelesiz, bu muhteşem yolun tadını çıkarıyoruz.

Sadece az önce geçtiğimiz yol için bile yüzlerce kilometre yol katetmeye değer diyoruz. Bartın civarlarına yaklaşırken, takip ettiğimiz yol kapalı olduğu için sapıyor ve tek şeritli bir köprü üzerinden, devasa çayın karşı tarafına geçiyoruz. Yolda çalışma var ve “Patlama bölgesine girmek yasaktır” türünden uyarılar karşılıyor bizi. Acaba yanlış yolda mıyız diye düşünürken sol tarafımızdaki “dağın” aşağı doğru “inmiş” olduğunu görüyoruz. Patlama bölgesinden kasıt, heyelana yol açmasın diye önceden kontrollü toprak kaymasına yol açmak heralde. Yolun da bir kısmını yutmuş dev dağ parçaları arasından ilerliyoruz. Bu gerilimli etabı da atlattıktan sonra Bartın görünüyor. İlerleyen günlerde ise az önce geçtiğimiz bölgede heyelan meydana geleceğini ve bir aracın heyelan altında kalacağını öğreneceğimizden habersiz, Bartın’ın içine girmeden Amasra tarafına sapıyoruz.

Amasra tarafına doğru ilerlerken artık görmeye alıştığımız çalı-odun taşıyan kadınlar, Hindistan misali yolda yürüyen inekler, tek tük yapılmış evler, bol camiler atmosferi tamamlıyor. Bu çevrede hızla süren duble yol inşaatları bulunmakta, henüz yol tamamlanma aşamasında olduğu için yolculuk biraz olsun problemli ancak yakın sürede bitirilip, bölge ulaşımına büyük katkıda bulunacağını öngörüyoruz. Bartın’ a yakın mesafede bulunan Amasra’ ya doğru önce denize paralel dağlara tırmanıp sonra neredeyse dimdik kayaların dibinden inmeye başlarken ve Karadeniz hafiften görünürken artan trafik, bölge insanının tipik özelliklerini göstermeye başlıyor. Karşımızdan gelen dolmuşlar, en olmaz yerde sollama yapanlar, uyarı flaşörlerini bile 3 ve katları şeklinde yapmamıza sebep oluyorlar.

Derken karşımızda Amasra… Günbatımını az farkla geçirmeden yetiştiğimiz Amasra ışıklarını şimdiden yakmış, artık kendi görünmeyen güneşin sıcak tonları Karadeniz’in ufukla birleştiği satıra derinlik katmış… İnerken durduğumuz bu mola alanında hayran hayran Karadeniz’ i izliyoruz. Toplamda 4 saati bulan bir yolculuk sonrasında bundan daha iyi bir ödül beklenemezdi heralde. Manzarayı izlerken eğim bizi durduğumuz yerden bile aşağı doğru çekiyor, neredeyse ayakta durmakta zorlanıyoruz. Hipotermi yaşayacak kadar üşüdükten ve heyecanımızı açlığımız bastırmaya başladıktan sonra inişe devam ediyoruz. Kent merkezine iniş Muğla’nın yüzlerce koylarından birine inişi hatırlatıyor sanki, sürekli dik bir eğim, bitmez ‘U’lar…

10 bin nüfusu geçmeyen ve bunun yerleşimine yansıdığı kent merkezinde kısa bir tur attıktan sonra artık yemek yeme vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Amasra’ ya kadar gelip de aramızda bir balık hastasının olmaması yüzünden maalesef balık yemiyoruz. Daha sonra Amasra kalesine doğru soğuğa rağmen ilerliyoruz. Normalde anakaradan ayrı olan ada, bir kemerle (Kemere Köprüsü) bağlanmış. Üzerinden araba geçebilecek kadar sağlam. Yüzüklerin Efendisi’ ndeki Miğfer Dibi kadar kayalar dibinde olmasa da, dar girişi bizi başka yerlere götürüyor. Adayı çepeçevre saran bu egzotik kaleyi baştan başa turluyoruz. Akşamüzeri ışıklandırmayla daha da güzel görünüyor. Aşağı doğru inip etrafı izlediğimizde suyun yüzeyine yakın yüzen ufak balıkları dahi görebiliyoruz. Bereketli Karadeniz… Adanın Kale olan kısmında kalan koya Küçük Liman adı verilmiş. Adanın Boztepe diye adlandırılan içeri engebeli kısımları harici belirli bir yapılaşma bile var. Burada insanlar oturuyor. Yaşamak için ne ilginç bir yer. Kemere Köprüsü’ nün diğer tarafından baktığımızda karşımızda Tavşan Adası (heryerde olur kesin bir Tavşan Adası) görünüyor demeyi belki çok isterdik ama karanlık olduğu için hafif bir beyazlık dışında net bir şey göremiyoruz. Daha sonra Büyük Liman adı verilen yere gidiyoruz. Küçük ve Büyük Limanlar arasında Amasra uzanıyor. Buradaki balıkçı tekneleri arasında yürüyoruz. Dalgalanan ufak tekneler, deniz kokusu ve ışıklı gece bize derinden İstanbul’ u hatırlatıyor.

Yeterince üşüdükten ve yürümekten yorulduktan sonra artık dönme vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Ufak bir tatlı ve çay molasından sonra sis farlarını açıp yola koyuluyoruz. Arka taraf dizüstü bilgisayardan Lucky Number Slevin’ ı izlemeye koyuluyor, birkaç kişi de gece müziğinin ve karanlıkta yolculuğun tadını çıkarıyor. Virajlı yoldan ilerlerken sanki tek giden bizmişiz gibi bir tenhalık kaplıyor ortalığı. Lastiklerin asfalt üzerinde dönerken çıkardığı ses, kaliteli müzik tınılarıyla birleşiyor, sohbet durulaşıyor, yorgun bir sessizlik… Gökyüzü berrak,yıldızlar çok net seçilebiliyor. Hoşumuza giden parçaları tekrar tekrar dinliyoruz. Sabah erken (!) saatlerde başladığımız geziyi gece yarısı Ankara’da sonlandırmak hedefimiz. 2 şeritli yola ancak sığan bir tırı sollamak, heyelan bölgesinden tekrar geçmek, gündüz gelirken bakmaya bile korktuğumuz uçurumları görmesek de hissetmek, dümdüz ve kaymak duble yolda ilerlerken hendeğe girmek (bakın çukur değil –hendek-) gibi çeşitli maceralarla ilerliyoruz. Aynı hendeğe (belki biraz daha hızlı) girmiş Opel marka bir otomobilin sol ön tekerinin parçalandığını ve takladan zor kurtulduğunu görüyoruz. Muhtemelen bilgisayar oyunlarından da kalma bir alışkanlık olarak, yanıp sönen mavi polis ışıklarından biran önce uzaklaşmak geliyor içimizden. Karabük Shell de hem çay hem benzin depomuzu doldurmak için ve kısa bir mola niyetiyle U atıyoruz. Karabük demirçelik fabrikası, dumanları ve ışıklandırmasıyla daha da ilginç görünüyor gece. Hatta bacanın birinden sanki çay pişirir gibi yanan mavi ateş hepimizi şaşırtıyor.

Yol çizgileri periyodik, her zamanki ve sessiz gösterilerine devam ederken hepimizin kafasındaki diyalog pencereleri benzer şeyleri ifade ediyordu: Yollarda 9 saatimizin geçtiği, 700 kilometrenin üzerinde yol katettiğimiz, tek güne sığdırmayı başardığımız, Safranbolu’ yu ve Amasra’ yı doyasıya gezdiğimiz, Karadeniz manzaralı günbatımını izleyebildiğimiz, bilgisayar oyunlarındaki fantastik yolları bile anlamsızlaştıran Bartın yolundaki efsanevi “ağaç tünelinden” geçtiğimiz, heyelanların, yoldaki hendeklerin, tünellerin, korkutucu köprülerin, yola atlayan köpeklerin, dik kayaların, virajlı yolların, ne yöne işaret ettiği ve ne demek istediği belirsiz “puraya gider!” türü laz levhaların renk ve heyecan kattığı, varmak kadar yolda olmanın da keyif verdiği tek kelimeyle ‘harika’ bir geziydi. Bu Pazar ise hepimizin hatıralarına en eğlenceli Pazarlardan biri olarak geçmişti bile.

- Burak Bakay

Yolculuk ve Amasra Fotoğrafları

Safranbolu Fotoğrafları

1
Aralık
2006

Olimpiyatci Arkadaslara: Aralik Sinavi ve Hedef

Hedef tek degildir. Olamaz da. Cunku bir amaca niye sorusu soruldugu zaman bizi baska bir amaca goturecektir. Mesela aralikta altin madalya almak bir hedef olsa da niye altin madalya almaya calisiyorsun sorusuna verilecek herhangi bir cevap dahi amac, hedef niteligi tasiyacaktir. Canim oyle istiyor cevabi bile insanin canini tatmin etmesi gibi baska bir hedefinin varligini gosterir. Ama her insanin hedeflerinin nes’et ettigi tek bir gayesi bulunmasi gerekir. O gaye oyle bir gaye olmali ki niye sorusu o gaye icin anlamsiz kalmali. Bu temel gayeden yola cikarak insanin diger gayelerinin de bunun altina, bu gayeye basamak olarak koymasi gerekir. Ve her insanin bir gaye-yi hayalinin bulunmasi gerekir. Yani oyle bir hayali olacak ki o hayal artik yasama gayesi haline gelecek. Insan yasadigi muddetce olum bile karsisina ciksa gayesine muvafiksa ‘safa geldin’ diyebilecek. Hadiseler o gaye etrafinda yorumlanacak, adimlar o gaye icin atilacak. Yani insanin havada kalmamasi icin, curuk bir yapiya sahip olmamasi icin bir kanevice gibi, bir iskelet gibi once gayesini hayatina yerlestirecek, sonra hayatini onun uzerine isleyecek, bina edecek.

Iste bu zaviyeden Aralik sinavina ve sonucuna bakacak olursak, araliktaki madalyamiz bizim icin nihayi gaye olamaz. O sadece nihayi gayemize ulastiracak bir basamak olabilir.
Ama sakin ha bu basamagin oyle basit ve siradan bir basamak oldugunu dusunmeyin. Kesinlikle gerek temsil edilen degerlerin ilasi olsun gerekse o mekanizmanin o carklarin islemesi, gerek oradan simdi ve ileride yetisecek olan guzel insanlara tohum misali olsun, bu ve benzeri sinavlar cok ehemmiyetlidir. Araliktaki hedeflerin dunyaya da bakan yonu oldugu icin basite alan ve calismasini aksatan arkadaslarin ne kadar buyuk mesuliyet altina gireceklerini ve ne buyuk bir neticeyi kacirdiklarini bilmeleri gerekir. Niyetimiz bizi kurtarir rahatligina da kapilmamak lazim. Sonucta bu ara basamak da olsa nihayi hedefi ne kadar arzuladigimiz bizim bu hedefe ne kadar kilitlendigimize bagli.

Niyet onemlidir elbette ama imkanlarin ne kadar degerlendirilebildigi de niyeti ele verir.