16
Kasım
2006
ankara da 8. sonbaharım. ne cok zaman gecirmişiz ama hiç biri bu kadar degerli olmadı sanırım. yavas yavas ayrılık ruzgarları esmeye basladı. birde ben isteyerek estiriyorum bu ruzgarları, sevgiliye ihanet eder gibi hissediyorum kendimi, ama bazen ayrılık gerekir sevgileri guclendirmek için, dondugumde daha bi degerini bilecegim buraların, topragımın, ankara da sonbaharın guzelliginin. kısla karısık sonbaharlarınıseviyorum ankaranın, sabah dondurup, ogleden sonra yakıp, aksamına ılık bir havaya bırakan sonaharlarını. bi anda bastıran yagmurdan sonra topragının kokusunu, en cokta rengarenk yapraklarını, sonbahar renklerini :), baharda olmayan sey bu işte, agacların dibine dokulmus her biri farklı tondaki yapraklar. heler birde gunbatımıyla renkleri ortusmusse seyreyleyin manzarayı. gunes kızıl gokyuzunde veda ederken ankarama oda huznunu ifade ediyor yapraklardaki renkleriyle. gunes yerini aya bırakırken agaclarda ustlerini ortecek beyaz ortuyu bekliyor. beklerkende hazırlanıyor, en tatlı en cekici renklerini bezeniyor. insan sevdigine nasıl hazırlanırda agaclarda o sekilde bekliyor karakısı. ankarada karakıs bembeyaz bi ortudur karalıktan ziyade. hatta yollarına serilir yapraklar beyaz ortunun, gelse die kendini yerlere atar. simdi dusunuyorumda dunyada farkında olmadıgımız ne cok sevgi var. yere dokulen yaprakların toprak sevgisi var belkide, topragın bagrında kaybolup kendini onunla butunleştirme :). kucuklukten alıskanlıgımdır agacların altında biriken yaprakları toplayıp ustune oturmak yada onları dagıta dagıta yurumek. cıkan hısırtıları dinlemek, onları ezmeden oradan oraya savurmak, aralarındaki o hafif nemi hissetmek. ve bununla mutlu olabilmek. dokulen yapraklar hiçte kırılgan degillerdir bide, kendilerine has bi yumusaklıkları vardır, bole bi hassasiyetleri, ama ne yesil halinde bile daha kırılgandırlar, onlarda buyudukce olgunlasıyorlar mı ne :), Yaratan bilir…bu yıl karakıs erken bastırsada, agacların arasında yaprakları dagıta dagıta kosamasamda, yalın ayak icinde gezip ıslanamasamda, ankarada belki bu son sonbaharım olsada seviyorum ben sehri ve bu sehrin her tonunu…
-ebrasi
ebrasi ...
16
Kasım
2006
Hayat, anlaşılması zor olan kavramlardan biridir. Nur, vücûd ve rahmetten müteşekkil olduğundandır ki yaratılmasında perde koyulmayıp doğrudan Dest-i Kudret’ten geliyor olsa gerektir. Her varlığa bir mertebe-i kemal belirleyen Hâlık-ı Külli ?ey bu kadar değerli olan hayatı hayata hizmet için değil, belki her zîhayatın kendi kemaline ilerlemesi için yaratmıştır.
Yaşamak için yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş olan ehl-i dünya bu muhal-i bizzattan dolayıdır ki huzur-u hakikîye ulaşamamışlardır.
Peki ne için yaşanır? Bu sorunun cevabı insanın şahsi müşküllerini halledebildiği gibi beşerin meseleleri de bu sorunun cevabı ile çözüme kavuşur.
Kimileri buna ideal demiş, kimi de “gaye-i hayal”. Bu öyle bir iksirdir ki derdi aynı derman yapar. Toplumlar bununla canlı sayılır, şahsın kıymeti de himmeti nisbetinde bununla ölçülür. Öyle ki “gaye-i hayal olmazsa, nisyan veya tenâsi edilse (unutulsa) ezhan (zihinler) enelere döner etrafında dolaşır”. Bu da hakikatte ölmenin bir başka adıdır.
Bir zamanlar zalimleri titreten sesimizdeki, küheylanlarımızdaki hayat idi. Evet bizim millet olarak bir gayemiz, bir hayalimiz vardı. Bu uğurda verilecek canlar, terk edilecek cânanlar vardı. Analarımızın dilinde kahramanlık ninnileri terennüm edilirdi. Akıncılarımız bu yolda nice Tunaları yakın etmişti. Düşmanın kemiyeti dahi bizi asırlarca mağlup edememişti.
Çanakkale’yi de geçemeyeceğini anlayan düşman tahribin kolaylığından faydanmış, içimize modernizm(batılılaşma) virüslerini empoze etmişti.
Ve yiğit öldü, küheylan yoruldu, bayrak düştü. Topyekün bir millete gaye-yi hayali unutturuldu, kalbi midesine verildi. Herkes ene etrafında dönerken yaşamaktaki amacı hayatını kurtarmak gibi süflî derekelere indirildi.
Oysa bizim gayemiz Hazret-i Sadık-ı Masdûk’un beyanları içinde O’nun Nam-ı Celilîni güneşin doğup battığı her yere ulaştırmaktı. Zira O ulaşacak demişti ve bu bizim için bir emirdi. İnsanlık ancak O’nun ile huzura kavuşacak, tankların füzelerin açtığı yaralar ancak O’nun ile sarılabilecekti. Bu yüzden bayrak yerde kalmamalıydı.
Mahzun Nebî’nin mahzun Varisi tohumlarını dertle ekti, çileyle sürdü. On üçüncü asrın minaresinin başında durup insanları Hakka davet etti.
Gözyaşlarıyla suladığı o topraklardan şimdi filizler çıkıyor. O filizler; hayatlarının ancak bu yolda gayesiyle mutabık olacağını bilen nice akıncılardır. Herkesin kendi hayatını kurtarmaya çalıştığı bir devirde yurtlarını yuvalarını terk ederek kendilerini başkalarını kurtarmaya adayan gönül erleridir.
?imdilerde ikinci bir diriliş gerçekleşiyor, milletimiz gaye-yi hayal ile “ba’sü ba’del mevt” yaşıyor ve zalimlerin de ödü patlıyor.
Gaye-i hayalini bu millete yeniden hatırlatıp; zalimlerin hayhuyunun dünyanın dört bir tarafından yankılandığı bir hengâmda insanımızı ye’s bataklığında boğulmaktan kurtaranlara müjdeler olsun ..!
katre Katre
15
Kasım
2006
Hayatta birçok seçim yaparız,
gerekli-gereksiz birçok karar veririz…
Yüzlerce, binlerce…
Peki bunlar hayatımızın akışında ne gibi değişiklikler yapar?
?airin dediği gibi :
“Çok zorladım, çok ilerledim,
ama sonunda farketmedi bile.” (*)
Zorlamak,
karar vermek,
seçmek,
yön vermek…
Peki, ne için?
Gemiyi limana ulaştırdığınız sürece kimse “nasıl” larla yada masallarla ilgilenmez miydi gerçekten, yoksa daha ulaşmak istediğimiz bir liman da mı yoktu aklımızda?
Yada yolda gördüğümüz tropik adalarda vakit geçirmek, limana ulaşmaktan daha mı kolay gelmişti bize?
Kalmayı seçmiştik.
Kolay olanı seçmiştik, başarmak dururken.
Başarısızlıkla yetinmiştik, onurlu olan dururken.
Birgün film “hiç bitmeyecekmiş gibi” yaşamayı seçtik.
Birçok gereksiz şey hakkında hayatımızı harcadık ve sonunda boşuna kürek çektiğimizi hiç bir zaman anlayamadık.
Anlamak için çaba sarfetmedik.
Zaten anlasak bile herşey için çok geç olacaktı.
Ufka baktığımızda birşey göremedik.
“Baksana, orada birşey yok zaten”
diyerek, haritalarımızı, pusulalarımızı bir kenara bıraktık.
Kıtalar varken adalarla yetindik.
Bir türlü kısa vadeli düşünmekten kurtulamadık.
Her zaman kolaycıydık, tembelciydik,
gelişi güzelciydik ve basitciydik.
Bile bile kendimize zarar vermeyi seçmiştik,
zor olan mı buydu yoksa en anlamsız olanı mı?
Ukalalığı seçtik, öğütleri dinlemedik.
Nasihatlere kulak vemediğimiz gibi aynı hayatı defalarca tekrarladık.
Ama yine de umursamadık.
Geçmişte kalanlar ve gelecek bizim için birşey ifade etmiyordu.
Geçmiş ve gelecek kavramından bile habersizdik aslında.
O kadar dar bakıyorduk ki zamana, açıklayıcı tek kelime aptallıktı.
Yanlış yapmıştık, yanlış yapmayı da seçmiştik.
Hep akıllıca tercihler yapmıştık ama,
en mantıklı tercihi yapma sırası gelince umarsızca davrandık.
Seçimler yapmıştık,
şansımızı zorlamıştık iyi ihtimalle,
ama bir sonuca varamamıştı,
birşeyler farketmemişti.
O zaman boşa mı çabalamıştık,
ufukta hala mavi denizle gökyüzünün kesiştiği sonsuz çizgi duruyordu.
Buraya kadar mıydı?
Yoksa daha yeni mi başlıyordu?
Varlığın yolunun yokluktan geçtiği gibi,
başarının yolu da başarısızlıktan mı geçiyordu?
Bilmek için tek yapmamız gereken ise “seçmekti”
Hayatımızdaki milyonlarca tercih kavşaklarından bir yol daha seçmek…
- Burak Bakay
* Linkin Park - In the End
Burak Bakay Toz ve Çamur
14
Kasım
2006
Solumda geniş delikli bir tel örgü uçsuz bucaksız, yarısına kadar da kara gömülmüş. Tanımlayamadığım bir arazide diplerindeki izlere ulaşılması imkansız derin boşluklara bata çıka yürüyorum. Montumun kürk kısmı pörsüyen kapşonu kaşkolumun baskısıyla enseme yapışmış, soğuğu hissetmiyor başım. Kaşkolumun yetişemediği burnum ayaz yemekten hissizleşmiş; eldivenlerim de kâr etmemiş, ellerim nasibini alıyor soğuktan. Tamamen ıslanmış pantalonum. Koşar gibi bir vaziyetteyim fakat hevesim kursağımda kalıyor her hamlede. Kocaman açtığım adımlar hemen önüme düşüveriyor. Dengemi yitirene kadar çabalıyorum. Kuşatılmışlık kafamı karıştırıyor. İri yumuşak kar taneleri görüşümü engelliyor. Yaşıyor olma hissimi yitiriyorum bir an. Adımlarımdaki özen kayboluyor. Belimi çevreleyen kar tabakasına başka gözle bakıyorum. Destek almak için kara tutunma gafletinde bulunuyorum. Kayboluyor elim karın içinde. Ağzıma doluyor karlar, burnuma gelinceye kadar üşütüyorlar beni. Sonrasında hislerim terkediyor zaten. Kar bu kez belimden çok daha yüksekte. Kaldıramıyorum başımı. Yeni masum kar taneleri karların çerçevesinden göğe bakan yüzüme konarak erirken dudaklarım ne yapıyor bilmiyorum; ama ben gülümsüyorum.
hafsa Boş Satırlar