7
Ekim
2006
Zerre; küçüklüğü zâtından kim yüklemiş sana kaldıramayacağın yükü. Seni bilen gözler üzerindeki ışığı görmez mi? Seni örtmeye çalışanlar yerini kaybedemezler. Zerre bir ayine, Nur’dan hüzmeler oynar üzerinde…
Yol; kaçınılmaz sonuç. Zerreler iş başında, anlamsız parçalar bütünün parçası oldular. İster isteyerek isterse zorla, yolcular yaşamak zorunda. Ondan daha acısı ayakta kalmak zorunda.
Model; anlama çabası. Işığı yakalama oyunu, mağaradaki gölgeler yola çıkmışlar. Gölgelerin sahipleri yolunu kaybetmiş, kâh bir o yana kâh bir bu yana savruluyorlar. Yolun kuralları var, gölgesine hakim olamayanlar ışığın oyunlarını yorumlamadalar. Sonuç her biri birbirinden farklı modeller. Ne yanlışlar ne de doğru, zerreler modellerden bağımsız ayinelik görevlerindeler. Yolcular iyice şaştı, ışık istedikleri şekillerde, zerreler ise bir o kadar umarsız…
Zaman; ayçiçekleri dönermiş güneşin etrafında zamana göre. Zerreler daha sadık, zaman dördüncü boyut, her şey her an yeniden ama farklı…
İsim; sihirbazların yalancı yılanları. Musa’nın asası lazım kı yutsun onları, beyaz el çıkacak sonra göğsünden ve yol yeniden aydınlanacak.
İlim; zamanın hizmetkârı, isimlerin hâkimi, sihirbazların efendisi. Şimdi ile gelecek arasındaki köprüyü kurar, kullandığı model bellidir, sahip olduğu isimler ne gerektirirse o…
Hakikat; yol mülahazası. Hakikat şuurlanma biçimi. Hakikat birbirinden bağımsız şeyleri bir görme çabası… Hakikat, Musa’nın asası…
Marifet; hakikati kucaklar. Yed-i beyza gibi parlar zerrelerin üzerinde. İsimler değişir, modeller gözden geçirilir ve ilim yeniden yorumlanır.
Aşk; yolcuların azığı. Yol uzundur, başa gelecekler çetindir, hiç bir yardımcı aşkın gücünü veremez ve hiç bir yol aşksız bitmez…
28 Mayıs 2004
pehlivan Nostalji
7
Ekim
2006
İnce bir dal kopardım yoldan geçerken. Teker teker yoldum bütün yapraklarını, yoldukça da yola attım bakmadan. Upuzun manasız bir dal kaldı elimde, onu da hışımla uzaklara fırlattım. Bir taş ilişti gözüme. Hiç üşenmeden, rahatından etmek için yanına gittim. Bir tekme savurdum taşa. Izgaranın aralığından düşüp de suyla buluşunca çıkardığı sesi duyunca tatmin oldu kulaklarım. Bana kocaman bakan bir kediyi korkuttum. Dudaklarım gerildi, dişlerim göründü, gülüyordu gözlerim.
Yere bakmaya tenezzül etmedim. Tepeye kalktı başım. Ufak bir hareketle geriye attım saçlarımı. Ellerimi ceplerime soktum, sıkıldılar, saldım tekrar. Dönüp geriye baktım herhangi bir şey ummadan. Adımlarım geniş ve hızlıydı. Yüzümde aynı güler ifade…
Bir kalabalığa daldığımı farkettim az sonra. Adımlarım küçüldü, ifadem dondu, hareketim kısıtlandı. Nefretim kabardı anında. Adımımı açtım yine sonuna kadar. Umrumda değildi kimse. Sövdüm bana çarpan adamın arkasından. Üç beş kişiye de ben çarptım. Önümdekini iteledim acelem yokken. Çattım kaşlarımı ve herkesle göz göze gelmeye çalıştım. Fırsat oldukça sataştım.
Ve bir tenekeye tekme attım. Doluydu teneke ve yanında bilet satan bir adam vardı. Olduğu gibi biletçinin pantalonına boca oldu tenekedeki. Baktım adama hemen. Çizgi çizgi bir yüzü vardı. Gözleri eğikti. Kaşları açık, gürdü. Yanık, esmerden koyu bir teni, gömleğinden taşan kıpkırmızı bir bağrı vardı. Geri dönmek istedim birden. Birilerine daha bağırmak ama tenekeyi farketmemiş olmak istedim. Bu adamın pantalonun temiz olmasını istedim. Bana bakıverdi adam pantalonundan kaldırdığında gözlerini. Birşey diyemedim. Buruk buruk gülümsedi. Daha fazlası da elinden gelmeyecek gibiydi zaten. Tam birşey söylemeye kalktım ki ,”Yok kardeşim, yok, önemli değil…” diye söylendi. Yerine geri oturdu, benimle işi yoktu artık.
Arkasında duruyordum adamın. Çilekeşti, belli, durumu iyi değildi muhakkak. Beyaz bir gömlek vardı üstünde. Ütülü, bembeyaz, tertemizdi gömleği. Neden beyaz giymişti ki çabuk kirleneceğini bile bile? Üstelik yaptığı iş için de tamamen gereksiz bir saygı, ayrıntıydı bu. Sayemde soldakinin üstünde damla damla lekeler olan ayakkabıları siyahtı, parlıyordu. Kendinden geçmiş böyle bir adam uğraşmazdı bunlarla. Bu geçerken suratına bakmayacağım adam bir başkası için değerliydi demek ki.
Ben yürüyordum. Gözüm ondaydı ama. Aklım orada kalmıştı. Bir adama çarptım bakmadığımdan. Özür dilediğimi farkettim birden. Gülümseyip geçti o da. Kaldım ben. Gidemedim ..
hafsa Boş Satırlar
7
Ekim
2006
Hayat nurlu bir yansıma cismânî aleme öteler ötesinden.. Pek çok varlıkta “Bir”i gösteren.. Bir’in üzerinden Tek’e menfezler açan.. Tek Bir’i, Biricik’i sevdiren, üzerindeki dalgalanmalarıyla O’nun tecellîlerinin… O’na şükrü herşeyin özüne yerleştiren bir ni’met oluşuyla.. O’na medh ü senâ ettiren üstündeki eşsiz san’atıyla.. Ve Hayy u Kayyûm’a kul yapan zîhayatı, kâinatı hayatının temadîsi için onun emrine koşturmakla…
Bir ferdi, neşv ü nemâ bularak, kâinata rabteder hayat. Hayat sahibi ferd bu bağla külliyet kesbeder. Parçalanmayan bir küll, parça parça düşünülemez bir küllî oluverir. Bu hikmetledir ki Kur’an, eşdeğer tutmuştur bir insanın hayatına kıymayı tüm insanlığa kıymakla. (Mâide/32) Bu merbûtiyetten ötürü bütün kâinat zîhayatın hizmetine koşar aşk ve şevk ile.. Zerreler, atomlar üzerine üşüşürler zîhayatın, biz de bir vazîfe alalım diye.. Hayat sahibi beden; atomlar için bir okul, ukbâdaki hayâtiyetleri için bir pratik. Hayat tüm sıfatların menbâı, ruhî faâliyetlerin kaynağı, esmânın dört dörtlük tecellîgâhı ve sıfât-ı ilâhiyenin cilvelerine ma’kes olabilmesi için maddeyi halden hale sokan sihirli iksir.
Hayat madde alemine sızan alem-i melekûttan.. Bir bebek gibi saf, tertemiz; gökten inmiş melek endâmlı… Onun için madde meftûnu körler elli sene uğraştılar hayatın sırrını bulacağız diye ve hâlâ uğraşmaktalar bilimin kendilerine sağladığı tüm imkânlar ile.. Oysa ki hayat her yönüyle saf ve güzel.. Kesîfler arasında Latîf i Kerîm tarafından teksîr edilen letâfetli bir lütûf.. Görelim ve bilelim diye Kendisi’ni esbâb ipine takmadan sunmuş Ma’rûf.. Tıpkı nur gibi, rahmet gibi…
Hayat bir nur ki; aydınlanır onunla kâinat ağacının esrârı.. Meyvesi olmasa dalın, gövdenin kalır mı kuru odundan farkı.. Hayat ışıtmayınca Güneş de Ay da farksız, hepsi birer kemmiyet.. Ve insan; birkaç kemik, bir dilim de et.. Hayat nuru en büyük rahmet.. Kâinatı bir arıya musahhar eden sırlı keyfiyet, tastamam inâyet…
Hayat “levlâke levlâk” nidâsının ardındaki sırlı yapı. Nasıl ki çekirdeğinde mündemiç bütün ağacın hayatı.. Hayat-ı Muhammedîye de şu kâinatın hayatına açılan nurlu kapı…
Hayat cilve-i samedâniyetin parlak bir ayinesi… İnsana hayatının idâmesi için herşeye, dolayısıyla Herşeyin Sahibi’ne muhtaç olduğunu hatırlatan.. Muhtaç öyle bir Zât’a ki; herşey O’na muhtaçken hayat ve hayatın devamı için, Kendisi hiçbir şeye muhtaç değil Hayy u Kayyûm oluşunda… Hayat, insanlara yeni ufuklar açan O’na yaklaşmak için cismâni hayatın arkasındaki hakikî hayatı keşif yolunda. “Tahallâkû bi ahlâkillah” düsturuyla oruç ibadetinde yakalamak sırr-ı kayyûmiyeti… Az yemek, az uyumak, az konuşmak Zât-ı Kayyûm’a tecelligâh olabilmek için. Yemek, içmek, konuşmak ve yorulmak; hepsi hayatın iktizâsı fakat bir tarafta “yaşamak için yemek” varken diğeri “yemek için yaşama”yı tercih Sokrates’ın ifadeleriyle. Ve belki az uyumak “Hüve’l-Hayyu’l-Kayyûmü lâ te’huzûhü sînetün velâ nevmün” (Bakara/255) ayetinin ufkuna bir ayine… Bu çabalarla örgülenmiş hayat, âmûdî bir yükseliş zamanın üzerinde ve kulak vermek “Cismâniyetten çık, hayvâniyeti bırak; kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” buyruğuna.
Hayat ebedî olunca güzel, yani zamanı aşınca.. Onun için müjdeleniyor Cennet hayatı “hâlidîne fîhâ ebedâ” (Bakara/25, Âl-i İmrân/15, Tâ Hâ/76, Furkan/16, Ankebût/58) lafzıyla. Ve gerçek hayat ufku olarak gösteriliyor âhiret hayatı âyetle. (Ankebût/64, En’am/32) Yine onun için kendilerini hep hayy biliyorlar, oyalanmadan ötürü birşey olmayan dünya hayatını O’nun yolunda fedâ edenler…(Bakara/154) Ve bu zâviyeden bakan Nebî’nin nazarında, meyyîtten farkı kalmıyor Hayat Şuâlarının Güneşi’ni inkâr eden kâfirin. İşte bu noktada hayat ile iman özdeşleşiyor; “iman hayatın hayatı hem nuru hem esası” oluyor. Bir tane hayat sahibini birşeyde istihdâm etmek yüz tane ölüyü tavzîf etmekten yüz kat kolay olması hasebiyle “milletin ihyâsı” kapısının kilidine sadece “ihyâ-yı din” anahtarı uyuyor. Ve zamanla paslanan bu kapıyı açmak için Zât-ı Rahîm; her asırda bir müceddid gönderiyor elinde nurlu bir anahtarla, dine ve millete yeniden hayat aşılasın diye…
Ne mutlu yaşatmak için yaşayan ve sadece yaşayabilmek için cismaniyetini tatmine vakit ayıran, ölmeden önce şehîdlik pâyesine ermiş hayat sahiplerine..! Ve belki bu sır ile bakmalı yataklarında ölüp de şehit olanların haline..
mehmed fethi Konuk Yazarlar
4
Ekim
2006
Sadece şu anı yaşamak istesem de karşı koyamadığım bir güç beni yine çağırıyor. Geçmişin sihirli iklimi olanca cazibesiyle hayallerimi süslüyor. Alemdeki geçmiş ve gelecek her zerre yeniden hareketleniyor, olanca cürmüme rağmen ben de bütün zerrelerimle tanık olmak istiyorum olan bitene.
Yerimden kalkmamla birlikte mekan kayboluyor önce, kendimle yüzleşmem bütün gücümü yok ediyor. Benden kopan bir şey, yabancısı olmadığım, ama nereden geldiğini anlayamadığım bir şey bütün zerreleri kucaklıyor, sanki her zerre bana ait o aynada gösteriye başlıyor. Anlıyorum ben olmasam onlar anlamsız olacak, ama ya ben bu kargaşada nerdeyim? Hayır ayna çıkınca kalmadı benliğim. Ama? Halen yok olmamışsam, ben diyorsam? O halde O ben değil, ben O değilim. O’nun olduğu yerde ise ben yok. Garip bir denklem, akıl yol bulamaz buna, her ne desem yanlış olur. Aklımı çıkarsam da hevesim kalır, daha az güvenirim ona. Haddim değil ki her şeyi anlamak iyi ki gayb var da inanırım ona.
Fazla vakit kalmadı pes ettim bilmediklerim karşısında…
Kaldıramazdım zaten daha fazlasını, aczim miydi değiştiren sahneyi yoksa itirafım mı bilemedim. Zerreler aynada vücud almaya başlarken, bütün melekelerim yeniden şekillendi, ama artık herşey daha farklı görünüyor. Bana düşen taksim yapmak değilmiş varlıkta, doğru yorumlamakmış eşyayı gördüğünce. Yeniden etiyle kemiğiyle insan oldum, varlığı dost bildim, itirafımın şekillendirdiği her türlü organlarımla varlığı tarih penceresinden seyretmek için aynaya odaklandım…
Evet yine karşısındayım aynanın. Ayna benim için bir daha hazırlanırken, belleğimde dolaşmaya başlıyor İlahi buyruğun Hz Adem’e öğrettiği eşyanın isimleri. Belki de bu yüzden ne herşeyi anlıyorum ne de hiçbir şey bana yabancı geliyor. Zamanın kementleri yavaş yavaş bırakıyor beni, aynada bütün zerreler harekete başlıyor, ve ben sadece seyrediyorum…
İlk insanın dünyaya ayak basmasından itibaren insanlığın yaşamaya başladığı gelgitlerde bütün zerrelerimle bir bilince şahitlik ediyorum. Yükselen her medeniyet eşyaya ait tasavurlarıyla beni cezbediyor, çöken her medeniyet içler acısı perişaniyetiyle beni kahrediyor. Türdaşlarımı çok iyi anlıyorum; zaaflarımız aynı, melekleri geride bırakacak potansiyellerimiz de aynı. Asırlar, medeniyetler, milletler, kültürler insana ait herşey birbiri ardınca sıralanıyor ve ben hayallerimin takati kesilinceye kadar kâh gülerek kâh üzülerek seyrediyorum olan biteni. Haddi zatında üzüldüğüm her anda bile olayların iç yüzü başka şeyler fısıldıyor kulağıma…
Geçmişe ait her bir zerre yakalayabildiğim ölçüde bana yeniden vazifelerini gösteriyor. Şereflenen tek ben değilim, şuurlu şuursuz her varlık benimle birlikte cezbe halinde. Geçmişin de geleceğin de sahibinin olması en karanlık zamanları dahi aydınlatıyor gözümde. İstisnası olmaksızın yaşanılan her an tarihin sayfalarından çıkıyor, olaylara şahitlik eden bir iradeyi gösteriyor. Tarihi tekerrürlerin devri daiminde yenilenen her yüzyıl eşyaya ait taptaze yorumlar getiriyor.
Zaman bir an sabitleniyor, akış yavaşlıyor, insanlık kendine has duruşuyla günümüzdeki halini alıyor, aynadaki görüntüler kaç zamandır çalkalanıyor, zaman yeni şeylere gebe anlıyorum.
Seyreden değil sahiplenen olma arzum şiddetlendi iyice.
An’ı yakalamak kolay değil, geçmiş değil ki meyvesi şimdi yensin. Sebebi sonuçtan çekmek zorlaştı, hüküm sonuca denk oldu, işte imtihan diye buna denir. Eyvah, bir yeis dalgasıdır üzerime gelen, çaresizlik ağında kavrulmak vaktidir şimdi…
…
Kendime geldiğimde aklımda kalanlardır yansıyan buraya. Detaylar etrafımızdaki aynaların bizdeki izdüşümünde saklıdır. Kimine kitap demişler, kimine insan. Kimi hayallerimiz olmuş, kimi öfkelerimize sığınmış. Bazen geçmişe kaçmışlar bazen “gelecekten ne haber” sorarlar. Mütevazi bir simada açan goncalar olduğu gibi, tutkunun esiri olanlarda var. İsmi konan aynalar da var isim koyup kelimelere yön verenlerde. Hepsi orada ama…
İsteklerimiz açacak onları, güneşle parlayanların kendileri olmasa bile örtüleri aydınlıktır.
Yeis dalgası nedir mi dersiniz, işte ona ‘kesb’ in rüzgarı diyoruz…
20 Subat 2004
pehlivan Nostalji