Ekim
2006
Gelin bir resim yapalım sizle ya da daha doğrusu tamamlamakta olduğunuz resimden bahsedelim.Açık ya da koyu renklerle hergün biraz daha doldurduğunuz tuvalden konuşalım.Fikrimce şimdiye kadar ki renklerinizden ,çizdiklerinizden değilde çizeceklerinizden ve nasıl çizilmesi gerektiğini tartışalım.Bismillahirrahmanirrahim diyelim başlayalım söze..
Farzedin ki bembeyaz bi tuval var elinizde ,genişliğini ve ne sürede dolduracağınızı bilmiyorsunuz.Hangi objeleri seçerdiniz resminizi doldurmak için? Görüntüde büyük manada boş olanları seçerek bir çırpıda bitirirmiydiniz resminizi veyahut küçük ,manadar ama bir o kadarda resminizi bitirmenizi zorlaştıracak objelerimi seçerdiniz?O bilinmez resmi teslim süresi geldiğinde hangisi güzel dururdu sizce..Teslim alan hangi resmi beğenirdi acaba..Ya resim bitmeden o gün gelirse denildiğini duyar gibi oluyorum .Ya küçük küçük işlenmiş güzel objeli resim ,hadi birazda şiirsellik katalım ,gözlerinizi bozarcasına nakış nakış işlediğiniz o kanaviçe bitmeden sahibi teslim alırsa ??Merak etmeyin derim ben ,sizin mühletiniz onu bitirmeye yetecek kadar uzun ,tuvaliniz o sürede doldurulacak kadar geniştir.
Objelerimize karar verdik diyelim ,hadi başlayalım resme.Dur hemen öle renkleri seçmeden olur mu demeyin sakın. O renklere hergün yeniden karar vericeksiniz çünkü.Sabırsızlanmayın renklerede gelicek sohbetimiz.Hele bi başlayalım ,zaten çoktan başladınız siz .Her neyse aldık bize nasip edilen o bembeyaz tuvali sonra hadi hayırlısı başladık resme.Sürün beyazı fona ki ilerde kullanacağınız renkleri tutsun anlam katsın onlara.Bu beyazda ne demeyin sürün ,beyaz rızadır, ubudiyettir .Temelde beyaz olmadan öteki çizecekleriniz emanet durur ,renkler oturmaz manayı kaybeder; siz benden daha iyi biliyosunuzda işte illa söylettireceksiniz.Tüm tuvale yedirdinizmi beyazı iyice ,çok şükür ,geriside güzel olur inşallah.
Sonrası yavaş yavaş ,zahmetli ama sonucuda bir o kadar güzel olcak.Gün gelipte baktığınız zaman resme elinizde kalan bir hiç olmasın .Hadi devam , her yeni gün bişiyler ekleyeceksiniz o resme objelerin niteliğine karar vermişsiniz bi kere; gerisi sabır ve hayal gücü.Bırakın çizdikleriniz yüzünden deli desinler size ,bırakın eleştirsinler ,siz sadece sahibinin taltifte bulunacağı günü düşünün ve devam edin rötuşlara.Hergün yeni bir renk yeni bir hayalle başlayın güne.Yalnız resmin konseptine uysun seçtikleriniz ,şöyle bakıldığında rahatsız etmesin.Tabiri caiz ise” ne uyudumdur bu “dedirtsin.Hata yapsanız da endişelenmeden devam edin, sürün beyazı ve daha güzelini çizin.Yine beyaz nerden çıktı demeyin ,bu sefer ki tövbe beyazı sürün bakın nasıl eski haline geliyor tuval.Yeter ki bırakmayın ,yeter ki geri adım atmayın. Güzel hoş diyorsunda ya o günkü hayalimizi gerçekleştirecek vaktimiz olmazsa ,o günün çıkacağına garantimiz mi var??dersiniz şimdide.Herşeyide sormayın canım ,sadece niyet edin başlayın bitiremesenizde bitirmiş gibi görür onu teslim alan.Siz hayal edin başlayın her güne sonuçta küçük küçük gördüğünüz bu hayaller belkide büyük bir hayalin bileşkesi olup çıkıverir.Sizinle aynı temada çizenlerle birleştirirsiniz onu belkide.Seyreyleyin o zaman o sergiyi.Öyle çizinki size karşı olanlar bile hayran kalsın ,öyle çizin ki onlarda sizin gibi çizmek istesin ,öyle çizin ki bu sergide neden benim tablom yok diye hayıflansınlar ve öyle çizinki ilerde çizdiklerinizin teslim alınacağını onlarda hatırlasın.Çok kötüyse çizimleri sürsünler beyazı tüm tuvale ,sizin vesilenizle başlasınlar güzel olana.Bu sefer ne beyazı demediniz hayret,evet ikinci olanı.Nasılda zamanla anladık birbirimizi ..
Az daha unutuyordum .Mümkün mertebe hergün farklı bir renk seçin,her gün daha güzelini ve her gün resminize daha uyumlu olanını..Başka bir değişle iki gün renginiz aynı olmasın.Hoyratlığa kaçmadan gönlünüzce çizin ,engellere aldırmadan doğru bildiğiniz gibi beyaz hayalleriniz adına çizin .Teslim alınacağını unutmadan ama,teslim alınacağını unutmadan …
Beceriksizce, sarsilarak bir inis yapti pilot. Inadına kemerim açık gözüm kemer uyarı ısıgında bekledim o uçagı bosaltma zamanına kadar geçen gereksiz sürede. Biraz da saygisizca kiminin önüne geçerek uçaktan inip kalabalikla beraber pist otobüsüne bindim. Çıt yoktu o kalabalıga ragmen, yuzlerimizde muhtemelen benzer manasız ifadeler vardı. Ayakta kaldım, belki de vardı bos yer, bakmadım. Bir elimle otomatikman kazagımı parmaklarıma gererek demire tutundum. Pis metrolarin getirdigi bir aliskanlik olmustu bu bende. Otobüsten inip de kapıdan girdigimde etrafa bakınıp hangi sınıfa dahil oldugumu bulmaktansa diger bir Türk aileyi takip ettim. Kontroller için sıra bana geldiginde kaldırdım basımı bir gayret. Gecenin de bir vaktiydi yani, ucuz bilet sevdasına gecenin sabahla çekistigi vakitlere kalmıstım. Yorgun, bıkkın, öylesine bir adam bekliyordum bu yuzden karsımda. Öylesineydi, evet. Bıyıgı vardı gürce. Babacan bakkal amcalara benziyordu adam. Tombik yüzü, gözlerine yakın kalın kasları, esmerligi, güven verici ifadesi.. Hiç de birsey yokken bogazım tıkandı, dügümlendi birseyler, normal davrandım, etkilenmemeye calıstım. Isini yapacaktı, isimi yapacaktım, o kadar. Kimbilir nasıl bir haldeydim, nasıl görünüyordum karsıdan, adam tutamadı kendini, güldü tatlı tatlı. Koskocaman bir mutlulukla hosgeldin deyip aldı pasaportumu. Eve çaya gelmis gibi hissettim direkt. Bir huzurla doldum ki anlatamam. Vizemi inceledi, tekrar yüzüme baktı, hala gülümsüyordu. Okuyup okumadıgımı sordu, arkamda baska yolcu yoktu, sohbet ettik biraz. Memleketimi sordu, bir hos oldum.. Anlatmaya usendigim memleket mevzusuna girmeyi nasıl da ozlemisim! Ben de anlattım tabi hararetli hararetli. Ne kadar güzel bir sohbetimiz vardı bizim buralarda, onu da farkettim.. Karsılastıgımız herhangi bir insanla ortak yön buluncaya kadar ugrasıp sonra ahbap olusumuzu bu kadar önemsemezdim baska zamanlar. Birkaç dakika sonra adam bir sürü dua ile ugurladı beni. Etrafıma bakınmaya basladım. Insanlar artık bizim samimi insanımızdı. Yazılar kısmen Türkçe`ydi. Yavas yavas bedenim de ruhumla bir güzel hislere uyanırken yolu sasırmısım bir iki turistin arkasında ki görevli kız bana dogru yolu göstermek için Ingilizce birseyler söylemeye basladi. Gülümseyerek selam verdim kıza, elleriyle agzını kapayıp çocuk gibi utanıp güldü, özür diledi ve yolumu gösterdi. Tesekkür edip ayrılırken artık basbayagı gülüyordum. Ben kavustuguma hayranmısım, o da sanki beni özlemis ..
BEYAZ KALE
Bence Orhan Pamuk’un Kar’dan sonra en sıkıcı kitabı ama kitabı çekici kılan roman kısmı değil, yazarın sonuna düştüğü notlar. Kitabın sonunda Pamuk’un roman yazmak ve Beyaz Kale üzerine yazdıkları kitabı alelade bir kitap olmaktan çıkarıp yazma serüveni ve romancılık hakkında bir kitaba dönüştürüyor. Yazarın ağzından kendi romanının analizini dinlemek ve işin kontorülünün nasıl elinden çıktığını, yaptığı göndermeleri, kullandığı kaynakları rahat rahat gözlemleyebiliyor olmak yazarla okur arasındaki bağlantıyı kitabın sonunda da olsa güçlendiriyor.
Kitaplarını okumuş olanlar kitabın Sessiz Ev’deki Faruk Darvınoğlu karakterinin önsözüyle başladığını hemen farkedebilirler. Şahsen gerçekte de böyle birinin olup olmadığına dair şüpheye düşmedim değil ama yazdıklarını okuyunca hemen anlıyor yapılan hileyi insan. Kitabın sonunda yazarın da açık açık dile getirdiği gibi tarih romanı yazmanın zorlukları nedeniyle bu yola başvuruyor. Roman bir tarih romanı ve büyük bölümü padişahın çevresinde geçiyor ve yazarın olaylara müdahil etmek istediği pek çok olay ve kişi ne yazık ki herhangi bir zaman dilimine sığdırılamıyor. Bu yüzden Faruk Darvınoğlu arşivleri karıştırırken böyle bir eseri bulduğundan dem vurarak hikayenin tarihsel bir değerinin olmadığını çünkü gerçeklerle uyuşmadığını anlatıyor buna rağmen hikayeyi yayınlamaya karar verdiğinden bahsediyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi yazar biraz da abartarak bir de kitabı Faruk’un kardeşine ithaf ediyor. Yazar kitabın sonuna eklediği “Beyaz Kale Üzerine” adlı bölümde bunu dile getirmesiyle ve yaptığının ne kadar akıllıca olduğunu farketmemizle bizden hemen bir artı puan kazanıyor.
Karakterleri nasıl oluşturduğunu, kitabı yazmadan önceki ilk fikrinin de neler olduğunu anlatıyor bize. Böylece romanın nasıl aktığını, karakterlerin nasıl değişimler geçirdiğini ve hatta bir yerde romanın nasıl yazarın istediği yönlerden farklı mecralara kaydığını rahatlıkla gözlemleyebilmemizi sağlıyor. Yazarın dediğine göre kafasında ilk, bilim aşığı bir adamın yeni araştırmalarına kaynak sağlayabilmek için astronomiye de ilgisi nedeniyle nasıl müneccim olduğunu anlatmak varmış. Bu ayrıntıyı farketmek tabi ki de zor değil ama yazarın ağzından bunu duymak nedense heyacanlandırıyor insanı.

Ayrıca yaptığı göndermeleri de kitabın sonundaki bölümde gözler önüne seriyor. Attar’dan Katip Çelebi’ye, Evliya Çelebi’den Baron De Tott’a, Cervantes’ten Dostoyevski’ye kadar romanı yazarken yararlandığı bütün detayları sunuyor okuyucuya. Romanın analizini birinci ağızdan dinlemek gereçekten enteresan; eleştrimenlerin yapageldikleri gibi beğendiği ve beğenmediği noktaları okuyucunun gözüne sokma derdi yok yazarın; hatta kitabı beğendirmek gibi de bir derdi yok, severek yazan bir insanın yazmak üzerine fikirlerini anlama şansı elde ediyoruz. Tüm bu özellikleri Beyaz Kale’nin sıradan bir romandan ziyade “yazmak üzerine bir kitap” olmasını sağlıyor.
Her kitabında olduğu gibi bunda da bir üslup değişikliğine gitmiş tabi; kendinin de itiraf ettiği gibi esasında romanın kimin ağzından hikaye edildiği pek belli değil ki bunun da değişik bir hava kattığı yadsınamaz… Öyle veya böyle yazar kitabı etkili ve güzel kılmayı başarmış. Kim bilir belki de Pamuk’u bu kadar başarılı kılan, doğu mistisizmini postmodern bir üslupla bu kadar güzel harmanlamasıdır…