8
Eylül
2006

Günlükle Hasbihal

Sevgili gunluk;

Bugun oyle bir rahatsizlandim ki bazi vakitler yuruyemez hale geldim. Bas agrisiyla da tanistik. Meger daha onceleri bana kendini yanlis tanitmis.Vucudumdaki bilumum H ve Z bandlari birbirlerine yaklasamaz duruma geldi. Sanki %70 oraninda laktik asitten olusuyormusum gibi yorgun hissediyordum kendimi. Mutlu degildim belki ama cok huzurluydum. Soranlara ise ‘Elhamdulillah hastayim ’ diyordum. Aslinda cok sukur hastayim da diyebilirdim. Cunku hastaligimin bir cok sebebi, illeti var. Bunlardan biri veya birkaci olmasaydi belki hasta olmayacaktim. Yani hastalik –bir vecihle- vucudidir ve vucud ise tamamiyla hayirdir. Cunku O’ndan geliyor. Beni anliyor musun gunluk? Simdi sana vucud hayr-i mahz, adem serr-i mahz dir desem anlamayacaksin.

Insan hasta olunca aciz olmuyor. Zaten aciz olan insan hastalaninca acziyetini bir kere daha anliyor. Kendi cuz’i gucu ve kuvveti ortadan kalktigi icin o noktadan gaflete giremiyor. Her daim Cenab-i Hakka nasil iltica edilmesi gerektiginin ve nasil daha derinden dua edilebileceginin bir numunesini, bir ‘demo’sunu goruyor. Sonra etrafina bakiyor ve acz-i mutlak, fakr-i mutlak mesleginin esasini kainatta dahi goruyor. Mesela bir bebege bakiyor hicbir gucu ve kuvveti yok. Biraksaniz yemegini yiyemez. Beyincigi gelismediginden daha ayakta bile duramiyor. Ama sonra evde en iyi beslenenin, en cok ihtimam gosterilenin o oldugunu goruyorsunuz. Allah ona acziyetine binaen anne babasini hizmetkar yapiyor. Sonra insan kucuk bir baliga bakiyor ve muthis bir acziyetinin yaninda en rahat beslenen hayvanlardan biri oldugunu goruyor. Gunluk beni dinliyorsun degil mi?

Hasta olan insan cok fazla bisey yapamadigi icin eline aldigi kitaba bir bakiyor. Hazret-i Yunus Aleyhisselam’in dua ve ilticasinin ona geceyi, denizi ve icnde bulundugu baligi bir anda nasil yardimci yaptigini goruyor ve bunun sirrinin da sebeplerin sukut etmesiyle acziyetini aynel yakin anlamasi oldugunu anliyor.

Cok sukur hastaligim gecti gibi gunluk. Yalniz butun vucudumdaki agrilar bogazima lokalize oldu galiba. Lenflerin sismesi mikroplara karsi yapilan harpte muzaffer olundugunu gosteriyor herhalde. Ha hatirlamisken bak sana da soyleyeyim, su corek otu denilen ufak siyah taneler var ya; hani hadiste gecen, hani olum disinda hersey icin deva olabilen; iste ondan bir cay kasigi alip agizda iyice cigniyorsun, ta ki sivi hale geliyor. Sonra agriyan bagdemciklerine degdirerek yutuyorsun. Amac bogazi onunla kaplamak. Tamam tadi cok aci olabilir, hatta bogazi biraz yakiyor olabilir ama cok tesirli bir fiili dua oluyor. Rabbim onun hurmetine agriyi dindiriyor.

Insan her an acz-i mutlak icerisindeyken bazen sebeplere yapisip bunu unutabiliyor. Hastalik ve sair musibetler sayesinde bir ihtar aliyor. Simdi insani gafletten kurtaran boyle bir ihtar nasil nimet olmaz? Cok sukur hastayim denilebilir yani. Ne demisler “Musibet cinayetin neticesi, mukafatin mukaddimesidir”

7
Eylül
2006

Ve Tatil Biter…

Tatilin son günleri hep zordur değil mi? Değil aslında. Eski günleri hatırlayıp, içinde küçük mutluluk pıtırcıkları hissedince neşeleniyor insan, yeniden başlasa da yeniden yaşasam diyor o ilk gün heyecanlarını…

?öyle bir geriye dönüp ilköğretim 1. sınıfa başladığım günle yeniden o heyecanı yaşayıp neşeleniyorum ben de:

Ben diyeyim 117 cm sen de 16 kilo küçük beyaz bir haşereye mavi birşey sarmışlar, bir oraya bir buraya koşturuyor :) Ve okul bahçesinde yankılanan bir ses:

- Yavrum, küçük olan, turuncu çantalı, sıranda dur çocuğum.
Niye ki?! Hani oynamaya gelmiştik, hani büssürü arkadaş vardı oynıycaktık beraber? Ama bu çocuklar bozuk hepsi yerinde duruyoo :(

Bir de 2. tenefüs; ya bizim ufaklık ağlarsa diye kapıda bekleyen annemi zorla eve göndermiştim:

- Annee hadi git sen.

- ?!

- Anne bak Cansu, Burcu, Berkay var ben onlarla oynıycam giiit!

- :shock:

- O zaman arkanı dön.

- (artık tepki bile veremez hale gelmiş :) )

- Anne ayıp oluyo bak kocaman olmuş hala annesi bekliyo derler git sen ağlamıycam söz. :)

O zamandan beri ağlama potansiyeline sahipmiş gibi görünmekten korkarım işte…

Tam 11 yıl geçti o ilk günün üzerinden…

Yaşça beni beşe katlamış sevimli varlıklar, ihtiyar heyeti anlatır ya hep “aaahh askerliğim daha dün gibi; X, yavrum, senin doğduğun günü tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum; Hacıı senle evlendiğimiz günü de hiç unutmadım bak…”. Hani biz aklı bir karış havada diye tabir edilenler de içimizden geçiririz bazen: “-Yok artık dede insaf 40 yıl olmuş…” Yaşlanmışız artık azizim. Daha dün gibi hatırladığım günlerim çoğaldı. Haklıymışsın be dede! :)

Evet tam 11 yıl önce öyle heyecanlı başlamıştım ki okula. Ve 11 yıl sonra bugünlerde, yine aynı heyecanla yeni bir okula başlıyorum. Üniversiteli oluyorum diğer bir deyişle ama, küçücüğüm sanki hala… İçim kıprış kıprış. Anneannemin deyimiyle bulgur kazanı gibi kaynıyorum. :) Bu enerji beni 5 yıl götürür mü, yoksa hazırlık bile bitmeden yalan mı olur bilemem… Neyse daha dergimiz yepyeni, daha çok yazı yazacağız; Allah ömür, editör abilerim de geyik yapmama izin verirse anlatırım tabii :) İlk günlerden lafı uzatmayıp diyelim ki; Allah hepimize başladığımız her işi alnımızın akıyla bitirmeyi/devam ettirmeyi nasip etsin. Amin :)

6
Eylül
2006

Bir iş var işin içinde

Bir dolu yaşamak var sokaklarda. Bir dolu insan, hepsi ayrı dünya.. Ben insanlar içinde bir insan. Kalbini şehrin gökyüzü kadar büyük sanan, kendini acizliğine terk olunmuş bulan. Can sanan, can olmaktan dahi uzak kalan..

Görmedik yüz, gezmedik sokak bırakmıyorum burada. Anlatsa da dinlesem diyorum gördüğüm herkesten yüreğini, hüznünü, heveslerini.. Herkesle ben bir mi, değil mi? Kalbim ve aklım yolumu gösteren, acizliğim sınırlarımı çizen. Ama bir iş var işin içinde anlamak istedğim. Geceleri rüyama girer, gündüz kalp atışlarımda gizli. Susarken aklımda kıvranır durur, yürürken yolumu şaşırmamın sebebi. Söylerken sesimin inceldiği yerde, ağlarken boğazıma takılan o her neyse, onun içinde..

Yolum kendime düştğünden beri sorar dururum. Gözlerimi kaparım arar dururum. Yanına yaklaşır susar dururum. ?air der ki; ’sen bu denli güzel/ Ben bu denli sevdalı/ Olmayacaktık’ .. Bu şiiri okur, küser dururum. Kadere, olana, bitene değil, bizzat şairin kendisine.. Sevmekten usandıysa şairlikte işi ne?..

Kırmızı kumaştan yamalar yaparım kalbimin incelen her yerine.. İpliğim her daim siyah, siyah kainatın en nankör rengi.. İyilik, güzellik hatta sevgi dahi geçici, nankörlük baki.. Sözlükten baktım ki insan yaratılmışların en yücesi. Etrafa baktım, bir efsane tablonun, insan, yaldızlı işlemesi.. Kalbimse tel tel siyah iplik, siyahında kaybolmuş bir inci.. İşin içinde iş var, belli.. Sen bu denli lütüfkar olsan da, ben bu denli nankör olmayacaktım…

6
Eylül
2006

Yol Çizgileri

Yanıp sönen yol çizgileri miydi beni götüren? Bilmiyorum, belki sadece düz coğrafyanın ortasından uzanan kül grisi asfaltı takip ediyordum. Pastel renklere bürünmüş bir kış ovası daha güzel görünemezdi heralde. Tek tük pamuk bulutların ardından birbaşka mavi görünüyordu gökyüzü. Solmuş ağaçların ardında ise boylu boyuna uzanan bir göl, ne kadar huzurlu. Kel bozkır tepeleri arasından yol alırken kil rengi topraklar dolduruyordu göz bebeğimi. Tüm saçma sapan ve gereksiz düşüncelerden uzaklaşıyordum. Beynimin içindeki kıprıntı (lar) sakinleşmiş, retinamdan kırılıp elektrik sinyallerine dönüşmüş bu sanat sergisini izliyor gibiydi (ler) .

Abzürdlüğün saflaştığı, heyecanın dinginleştiği, parlaklığın matlaştığı, huzurla hüzün arasında bir tada dönüşen bir manzaraydı karşımdaki. Bu tatil ikindisini başka türlü yaşamak isteyeceğimi pek sanmıyordum. Kurumuş çaylar üzerine kurulu, sollamanın yasak olduğu dar köprüler; çamur bulamacından yapılmış evlerden ve kıvrılan sokaklardan oluşan şirin köyler; akan bel kadar suya hürmet için gelişi güzel sıraya geçmiş ağaçlar; yolculuk için mükemmel havanın keyfini çıkaran kuş sürüleri… Dağınık düşüncelerimi terkedip, saniyeleri doyasıya yaşamak istiyorum ve analiz etmeyi bırakıp, tekrar herşeyi periyodik çizgiler gibi akışına bırakıyorum.