--------------------
2. BÖLÜM
--------------------
Artık köy bütün güzelliğini bize
sergiliyordu. Sergiliyordu sergilemesine ama şu
hızla gelen traktör tozutmasaydı yolu
keşke... Öhhö... Önümüzü göremiyoruz
bea... Öhhö öhhö... Neyse... Bu yokuştan
inerken aynı manevraları da biz yapacağız
inşallah. Hadi bakim. Bu son ve tozlu yokuştan
sonra dedemgilin güzelim evi gözüktü.
Bisikletleri zar zor soktuk. Saat 13:00 civarı
geçtik eve oturduk değil yattık desem yeridir.
Hemen eller öpüldü. El-ayak yıkama
merasiminden sonra herkes bi köşeye çekildi ve
uykuya daldı. Tabi dalamayanlar da vardı. Bu
arada tepemize kara bulutlar toplanmıştı.
Yağmur gibi ölümcül tehlikeye yakalanmadan
gelmiş olmanın huzurunu yaşıyorduk. (yağmura
karşı hiçbir koruması olmayan , dağın
başında bisikletli 5 gence göre yağmur
ölümcül bir tehlikedir. Hayır, biz yaşadık
ordan biliyoz) Bu ev meselesini fazla
uzatmayalım yoksa size rüyalarımı da anlatmak
zorunda kalabilirim. İnanın bilmek
istemezsiniz. Kabus: Beni ezmek isteyen
sürücüsüz dev bisikletler tarafından
köşeye sıkıştırılmışken çığlıklarla
uyandım (kuyruklu yalan) Neyse işte böyleee...
Ufak bir şekerlemeden sonra yemek yenildi.
Ninemin özene bezene hazırladığı yemeği o
açlıkla birlikte parmaklarımızla beraber
yedik (amma abarttım ha...)
M.Cat arkadaşımız birkaç sene evde
dostlarıyla kalmış olmanın verdiği bir
uzmanlıkla bize bir patates kızartması
hazırlamadı --> çünkü bunu dönüşte
yapacaktı. Dalgınlıktan yazmış bulundum ve
silmeye de üşendim. Bunu bilgisayara
geçirirken n'aptın demeyin. Sizde okumuş
bulunduğunuza göre sorun yok. Devam...
Hava ciddi manada bulutlu hemde kara kara.
Adamın içi kararıyor. Sonunda ufak bir
tartışmadan sonra karar verildi. Plana uygun
olarak Tefenni'ye doğru yola çıkacaktık.
BLaDe ve Woofer, yağmuru gerekçe göstererek
isyan etsede diğerleri "illa da
gidelim" diyordu. 5-10 dk sonra
hazırlıkları tamamlayıp yola çıktık.
Müziğin son sesi köpek havlamalarını
bastırınca anladık ki köyden
uzaklaşmışız. Uçsuz bucaksız tepelerin
görkemini ezercesine gelen büyük bulutlar bize
bir sürprizi fısıldamak üzereydiler. Normal
hızın üzerinde bir tempoda yokuş aşağı
giderken yağmura tutulduk. Ama ne yağmur...
Birkaç saniye içerisinde baştan aşağı
ıslanmıştık. Durduk (hemen nemlenmiş olan
yolda durmamız kolay olmadı). Ufak bir
tartışmanın ardından köye dönüş
kararını verdik. Müzik sesini yutan cins
kangal köpeklerinin çığlıkları haber verdi
bize köyü. Dedem bizi bıraktığı yerde
bekliyor. Sırılsıklam olmuş elbiseleri
çıkarıp tekrar dinlenme moduna geçiyoruz.
Ortalık ağarınca bahçeye çıktık.
"Devam etseydik varır mıydık?"
muhabbetleri başladı. BL@De : "Varsak bile
en azından hasta olurduk, kaza tehlikesi de
cabası. Hem çabuk dineceğini nereden
bilecektik ki?" Yağmur az yağmıştı
yağmasına ama ortalığı sel alıp
götürmüştü. Ertesi gün Tefenni'de ufak
çapta bir sel olduğunu öğrenecek ve su
birikintilerini ürpertiyle görecektik.
Son yılların en kurak yazlarından birini
yaşarken biz Solucan Takibi üyeleri bu yağmur
olaylarıyla neye uğradığını
şaşırmıştı. Meteorolojiden rapor almamıza
(telsim sms) ve hava durumunu yakından takip
etmemize rağmen bulutlar insanoğlunu
yanıltmıştı. Yazın ortasında yağmuru hiç
hesaba katmayan Solucan Takibi zor anlar
yaşayacaktı.
Tam bu muhabbetler yapılırken birden bahçe
kapısı açıldı ve içeriye BL@De ve
Woofer'ın dayısı girdi. Sonra onun oğlu
"Fatih abi" ve tabi ki aileler. İlk
laf Woofer'ın ses tellerinde hava dalgalarına
yansıdı: "Bu kadar kişi bi arabaya nasıl
sığdınız dayış?" . Muhabbetler
başladı. Koyulaştı ve bitti. Akşama kadar
milleitn keyfi (özellikle Solucan Takibi
ekibinin) yerine geldi. Yemek yenildikten sonra
BL@De 'in ön tekerinin patlak olduğu
anlaşıldı ve lastik yaması ile tamir edilmeye
teşebbüs edildi. İlk teşebbüste bazı
arkadaşları neredeyse lastiği yakacakken
durumun vehametini anlayan BL@De suyun söndürme
kuvvetini kullanarak pozisyonu kurtardı. Birden
laf dönüp dolaşıp zincirleri yağlamak için
aldığımız yağ+mazot karışımına geldi.
Birisi dedi :
-Mazot yanmaz.
Başka biri atladı :
-Tabi yanmaz.
Bunları diyen Memoli,Woofer yada BL@De değil.
Şimdi maksat isim vermemek ya! Yanlış
anlamalara da meydan vermemek gerek. BL@De:
-Mazot yakıt değil mi? Peki yakıt kelimesi
yakmak kökünden gelmiyor mu? Hem yanmasa
motorlarda nasıl enerji açığa çıkaracak?
Neyse artık isim verelim canım be olm
yahu..." MCat itirazlara cevap veremedi.
NoLimit halen düşünceli. Betona biraz mazot
döktük üstünde birkaç kibrit gezdirdik
yanmadı. MCat, NoLimit biraz rahatladılar:
-Bak gördün mü?
BL@De ve woofer ilk başta biraz afalladı.
Benzin olsaydı hemen tutuşurdu. Woofer:
-Olm, mazotun tutuşma sıcaklığı biraz fazla
olabilir, ama bu yanmayacağını göstermez,
metaller bile bazı sıcaklıklarda yanarlar.
Mesele içeride oturan "Fatih abi" ye
ulaştı. Fatih abi geldi ve son noktayı koydu.
Hayır buraya değil. Burdaki noktayı ben
koydum, Fatih abi tartışmaya son noktayı
koydu. Kibrit kutusunu boşalttı, içine biraz
mazot döktü. Birkaç kibritle tutuşturdu ve
... BUM ! Havaya uçtuk! (değil tabii) Görmeyen
gözlere gıcıklığına 10-15 dakika yandı
kutu. MCat:
-Yaw biz kibritle yanmaz dedik.
Gibilerinden laflar desede mesele belliydi.
Böylece Solucan Takibi ekibimiz son derece
bilimsel araştırma keşifler de yaparak devam
ediyordu. Birkaç sinirli bakışmadan sonra
sohbet ve espiriler yeniden başladı.
----
CUMA
----
Akşam ufak bir odada 6 kişi yatmamıza rağmen
rahat uyuduk. Sabah erkenden kalktık. 5 gibi.
Bazıları çok erken diye tekrar yattı.
Bazıları güneşin doğuşunu seyretti tüm
güzelliğiyle. Saat 7 gibi kesin olarak herkes
kalktı ve saatin akrebi 8 rakamın kabartmasına
yaklaşırken Solucan Takibi ekibi tekrar yola
çıktı. Bu sefer en azından hava açıktı.
Eller öpüldü, selamlar söylendi. Artık 5
kişi ve bitmez tükenmez asfaltlar vardı.
Sabahın serinliğinde çıktılar ilk yokuşu
Solucan Takibi kafadarları. Güzel bir
tepebaşında dinlenirken 1-2 fotoğraf
merasimi... Manzara seyri... Güzel müzik
(Jessica S.-Irrestible) Sular kaynamadan güzel
ve soğuk bir buzdolabı lazımdı şimdi bize.
Bayır aşağı bıraktık bisikletleri.
Bisikletleri kontrol etmekte zorlanıyorduk
bazen. O hızla girdik Kağılcık Köyü'ne.
Hemen de çıktık. Taşlı topraklı bir yoldan
ana yola doğru tozlar ve kazık frenlerle
inerken rampa bitişinde Memolinin arka freninin
koptuğunu öğrendik. Nasıl durduğunu da
sormayı ihmal etmedik. Kendisinin de
bilmediğini söyledi. Bir pit stop mekanikçisi
edasıyla fren telini hemen değiştirdik (5
dakikadan az) Ana yola çıktık. Yoluna soluna
geçtik her zamanki gibi. Keyfimiz yerinde. Hava
serin. Rüzgar az. Yağmur tehlikesi yok. Yolumuz
da düz sayılır. Hem biraz da geniş.
"Look at us" "Daylight" gibi
konuyla alakalı parçalar ve muhabbetler
eşliğinde geçtik uzun yollardan ve
Karamanlı'ya vardık.
Bademli'den Karamanlı'ya kadar olan 6-7 km'lik
yolu çok rahat katetmiştik. Kimsede yorgunluk
belirtisi yoktu. Sonra tekrar pedallara değdi
sandaletlerin ve ayakkabıların alt kısmındaki
koyu renkli plastik (öf be cümleye bak)
Karamanlı'dan geçerken yine ilçe halkının
dalgın ve meraklı bakışlarına konu oluyor
Solucan Takibi ekibi. Sonunda çıktık
Karamanlı'dan. Birkaç tehlikeli viraji temkinli
bir şekilde geçtikten sonra tekrar düz yola
çıktık.Herkesin tükendiği bir anda peşimize
gürültülü havlamalarla takılan bizlere turbo
etkisi yapan köpek iyi mi yaptı kötü mü
yaptı bilemedik. Arabaları olmasada bir
traktörü sollamamızı sağladı bu köpekçik.
"Traktörcü amca ve hanımı" bize
garip garip bakarken gülmemize sinirlenmiş
olacaklarki gazı köklediler. Biz de durumun
farkına varınca çok geçti artık yani
traktör bizi geçmişti. Yokuş başlamış
Adenintrifosfat olan enerji kaynağımız mazot
diye adi bir maddeye yenilmişti. Teknoloji
kazandı ve bisikletlerimiz vites düşürmek
zorunda kaldı. Bu kapışmaya fazla kaptırmış
olacağız ki Tefenni yazan kocaman levha
gözüktü.
Tefenni'ye erken varmıştık. Doğru Bilal'in
babasının müdür olduğu okula gittik.
Bisikletleri hemen parkedip bir tarafa yatmadık
bu sefer. Yorulmayan Solucan Takibi ekibi
üyeleri enerjilerini değişik yerlerde
sarfetmeye başladı. NoLimit ve BL@De
masatenisi, MCat futbol, Woofer ve Memoli
basketbol meşgalesiyle meşgul olmakta idiler.
NoLimit, BL@De 'i masa tenisinde tam anlamıyla
deşti. Bunun intikamını bisiklet drag
yarışlarında birinci olarak aldı BL@De.
Woofer 3lükleriyle dikkati çekerken, Memoli'nin
artistik turnikeleri göz doldurdu. MCat'in
vurduğu toplar zaman zaman okul binasının
yüksekliğine erişiyordu(!) Sporun her
türlüsüyle uğraştı Solucan Takibi ekibi
üyeleri. Okulun içinde bisikletlerle grand prix
yaptık. Kömürlüğün zaten siyah olan
tabanını lastiklerimizle biraz daha kararttık.
Saat 16:00 gibi gidiş vakti gelmişti. Okuldan
çıkmadan önce dikkat çekmek istediğim
birşey var. Yemek olayı... Bugün akşama kadar
başımıza gelecek olan belalı olayların
sorumlusunu yedik yemekte:Köfte. Evet yanlış
okumadınız ben zaten yanlış yazmadım.
Köfte. Açıklıyorum: Öğle yemeğinde kola,
kek, börek gibi levazımat ile ziyafet çekerken
NoLimit bi torbanın içinde şekilden şekile
girmiş beyaz et parçaları çıkardı (bu
cümlede köfteyi tanımlamaya uğraştım ama
büyük ihtimal beceremedim) Ben elime aldım.
Yapış yapıştı.
-Yaw olm, bu pişmiş mi?Emin misin? Hem de
yapış yapış. dedim.
NoLimit ve Memoli:
-Pişmiş tabiki... Tost makinesinde pişirdi
annem.
-Neyse, dedik. Yiyelim bari, dedik. Demez
olaydık. Köfteden sadece BL@De (2) ve NoLimit
(4) yedi. NoLimit BL@De'in iki katı şekilden
şekile girmiş beyaz et parçası yemenin
cezasını çekecekti.
Hah! Şimdi geldi işte saat 16:00 gidiş vakti.
Kolalar içildikten sonra (abartılı bir
şekilde) basıldı gaza. Hava pek iyi değil.
Rüzgar var. Yağmur tehlikesi var ama yolumuz az
sayılır = 20 km. Tabi bu 20 km nin yokuşlarla
dolu olduğunu söylemedi NoLimit ve muhterem
kardeşi Memoli. İŞte bu yokuşlardan ilkine
geldiğimizde NoLimit "Beyler kendimi iyi
hissetmiyorum, siz devam edin, yetişirim."
dedi ve kenara çöktü. Orada toprağa, ota,
kayaya içini döktü. ( Bu içini döktü kelime
grubu "birşeyi anlatma" anlamında
kullanılmamıştır. Bizzzzat gerçek anlamında
kullanılmıştır.) Neyse işte idare ederiz
köye kadar diye kendi aramızda konuşurken
NoLimit yine mola verdi. Biz işin ciddiyetini
anlamıştık. NoLimit mideyi fena halde
bozmuştu.
Bu arada başımıza göz alabildiğince yağmur
bulutları toplanmıştı. Bu hiçte hayra alamet
değildi bizim için. Böyle ümitsiz bir durumda
bisikletler elimizde durarak (NoLimit için)
yokuşu çıkmaya çalışıyorduk. Morallar
resetlenmişti resmen. Bazen yağmur azıcık
derimizi soğutuyor. Bizler hemen bir ağacın
altına giriyor, "Ne ... yapacağız şimdi
bu dağın başında yokuşun ve yağmurun
ortasında bir hastayla." diye
düşünüyorduk. Zorda olsa yokuşun sonuna
geldik. NoLimit'e "Limitleri zorla
goççum!" diye şaka yapınca
gülmediğinden durumun ciddiyetini
anlamıştık. Yokuşun sonunda mola
verdiğimizde ben yanımıza aldığımız
halatla NoLimit'in bisikletini çekme denemeleri
yaparken midemde bir değişiklik hissettim ve
bunun iyi birşey olduğunu söyleyebilirim.
Biraz midem bulandı ama idare edecek gibiydi.
Ciddi bir sorun yoktu bende, en azından
şimdilik. Cep telefonundan bir tanıdığını
araması için baskı yaptık NoLimit 'e.
"Zaten şimdi hep yokuş aşağı,
hallederim heralde gerisini." diyerek bizim
önerilerimizi geri çevirdi. Neyse işte öyle
böyle derken ilk ve tek büyük yokuşu geçtik;
NoLimit ve Memoli'nin dedesinin evinin olduğu
köye olan en büyük engeli atlattığımızı
(sanarak) sevindik. Böyle bir ortamda hafif
nemli yoldan aşağı doğru bisikletleri serbest
bıraktık. 1-2 km kadar gitmiştik ki NoLimit
bisikleti yine kenara çekti. Bizde mecburen
durduk. NoLimit artık cep telefonundan
tanıdıklarına ulaşmaya çalışıyordu. 5
kişiye ulaşmayı denemiş ama başarılı
olamamıştı.
Biz bu kadarına da pes diyorduk. Halbuki belalar
gelmeye devam edecekti.
|