Burak B --> BLaDe
Aziz B --> woofer
Bilal Mesud Ç --> NoLimit
Murat A --> MCat (Mountain Cat)
Mehmet Ç --> memoli
KÖFTECİLER
GÜN
PERŞEMBE
SOLUCAN TAKİBİ
bir hikaye...
bir amaç...
beş araç...
bir grup...
beş insan...
on teker...
yirmi fren...
Bu gerçek hikaye 5 kafadarın "herşeyin
başladığı sona yakın" yaptıkları bir
bisiklet gezisini anlatmaktadır.
Haftalar boyunca yoğun planlamalardan sonra
artık kesin olarak karar verilmişti.ne olursa
olsun gidilecekti bu geziye. Başlarına
geleceklerden hiç mi hiç haberleri olmayan 5
kişi kendilerini bir anda sabahın köründe
buluşma yerinde buldular. Bulup bulabildikleri
,yol boyunca HAYATTA kalabilmek için gerekli
olan şeyleri herkes kendince getirmişti,
çantalar sırtlarda , bisikletler ileri atılmak
için pedal darbesi beklerken aniden bir anın
içine sığmayan bir panik ve donuklukla irkildi
grup üyeleri.
Evet, BLaDe in ön tekerinin havası inmişti.
Bir anda şırkılan grup üyeleri NoLimit in
nedenli anlamsız ve boş olduğunu hiçbir zaman
anlayamayacakları su birkaç kelime
permütasyonuyla kitlendiler :
"N’ olmuş koçum , benim ön teker de
inik. "
Belliydi ki , boynuzları pervasızca (*)
kavrayan eller ilk benzin istasyonuna
yönlendirecekti
bisikletleri, hava basmak için .
Ve daha uyananlar bile uyanmadan , herşeyin
bittiği bir başlangıca yakın bir anda
yolculuk başlıyordu.
* --> Bu kelimenin anlamını bilmiyom ve
gıcıklığına öğrenmiycem. (Kimeyse
gıcıklığım !?)
BLaDe ve NoLimit in ön tekerleri inik wOOfer ve
memoli abilerinin durumunda sıkıntılı bir
şekilde ulaşıldı ilk hedef istasyona. MCat
ise günlük aile kavgasından yeni yeni
çıkarak yanımızdaydı. Tekerlere hava
basıldı. Moraller düzeltilmeye çalışıldı.
Herşey , neredeyse herşey kötü gidiyordu şu
ana kadar.
Ama herşeyin kesinliğine inat hiç kimse geri
dönmekten bahsetmiyordu... Asla... Ölmek var
dönmek yoktu bu yoldan (!).
Zaman aleyhine işliyordu grubun .Saat 7.30' a
yaklaşırken moraller düşük bir şekilde son
bir karar alındı Burdur’dan çıkmadan.
Üyeler yoklandı; herhangi bir isteksizlik var
mı diye. Ancak nafile . Kimse geri dönmek
istemiyor, tüm aksiliklere gıcıklığına ,
sanki "ileri" diye haykırıyordu.
Nedense o an , saatler durdu, kalpler temposunu
arttırdı ve insanlar düşüncelere
daldı...Grup wOOfer’ in söylemiyle
heyecanlandı ve ayaklar pedallara dayandı.
" Hadi gidelim " :oP . En ufak bir
itiraza yer vermezcesine bisikletler hafiften
kıpırdadı ve grup Burdur meydanından , yeni
uyanmış halkın meraklı ve dalgın
bakışları arasında yola çıktı.
BLaDe in bisiklete monte ettiği ses siteminden
(bir walkman ve ufak bir hoparlör) çıkan ses
dalgaları , çılgın ruhları yatıştırmaya
yetmedi. Crazytown - Butterfly adlı parça
çalarken birkaç km lik ilk inişi
gerçekleştirdi grup. Bisikletler son viteslerde
yol alırken özgürlüğün ve
serinliğin ferahlattığı bireyler müzik
eşliğinde tüm dertlerini unuttular ve yolculuk
artık gerçek anlamda başlamıştı.
Sabahki
moral çöküntüsünden kurtulan grup
üyelerinden önceleri biraz muhabbet daha sonra
gürültülü kahkahalar duyulmaya
başlanmıştı. Artık onlar bir
"grup" tu. Normal aralarla duruluyor,
sular içiliyor, hafif bir şeyler
atıştırılıyordu. Grup artık iyice
kaynaşmıştı. Birkaç gündür düşünülen
bir konuya el attı memoli: "eee tamam da
gezinin ismini hala bulamadık?!" Bu
cümleden sonra derin düşüncelere daldı grup
üyeleri.
BLaDe -- tavuk takibi
MCat -- survivor
wOOfer -- oyun
memoli -- götürgeç
gibi sallamalardan sonra NoLimit son noktayı
koydu gibi oldu sanki : "Solucan
Takibi"
Anlamsız bakışların "Hönk!? Ne
alaka??" dediğini çözmüş olmanın
verdiği bir bilgiçlik edasını nazara almadan
geldi kelimeler ardınca NoLimit ten
"Koççum... Hani bi dizi var yaaa Kobra
Takibi diye ... Otoyol da arabalar
çarpışıyor.. Hızlı bişiy. Bizimki de onun
ufağı olsun Kobra--> solucan) yani solucan
takibi. "
Ellerinde olmayan bir iradesizlikle kabullendi
bunu grup üyeleri (nası oluyosa?) - Haa bu
arada artık grubumuzda Solucan Takibi ekibi diye
bahsedicezz.. Bu gibi konuları tartışırken
Çendik mevkine varılmıştı ( 8:10 )
Değişik muhabbetlerle yola devam eden Solucan
Takibi ekibinin keyfi yerindeydi. Saatin kolları
8:25 civarlarında dolanırken Suludere tabelası
görüldü. Önceki ısınma gezilerinde bu
yolları rahatça kateden Solucan Takibi ekibi
kendinden emin bisikletlere hızla yol alıyordu.
Erkenci köy halkının odağı haline gelmekten
pek memnun değildi bu gözlüklü, çantalı,
şapkalı ve bisikletli insanlar. Buna ne kadar
tahammül edeceklerini bilmiyorlardı. Belki de
bu kadar ilgiyi hak ediyorlardı. Onların
yaptığını önceden kaç kişi yapmıştı
sanki?! Kuruçay tabelasını gördükten sonra
mola isteyen üyeler bir gölgede dinlenirken
saatin 8:35 olduğu not alındı. Sular içildi,
yola geri dönüldü. Upuzun yollara ve yöre
halkının aşırı ilgisine alışık olmayan
Solucan Takibi pedallara yüklenmeye devam
ediyordu. Allah'tan bisikletlerde şimdiye kadar
hiçbir ciddi teknik arıza meydana gelmemişti.
Arada bir vites takırtıları ve zincir
çatlamaları geliyordu ancak bunlar önemli
değildi.
Yolculuk güneşin o sıcacık yüzünü
göstermesiyle biraz daha ısındı. Solucan
Takibi ekibinde 10 km lik bir yol almalarına
rağmen hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu. Bunda
belki de şu ana kadar kat ettikleri yolun
çoğunun yokuş aşağı olmasının etkisi
vardı. Şapkaların ucu arkada; gözler,
karanlık gözlüklerin ardından yolu dikkatlice
izlerken hayatın ne kadar güzel olduğunu
düşünüyordu bazıları. Manzaralar
harikaydı. Engin sarı-yeşil ovalar... Burdur
gölünün, dağların ve gökyüzünün
sergilediği mavimsi bütünlük... Bunların
hepsi değerdi on binlerce pedal turuna. Bir ara
dalınan bu düşüncelerden sıyrılmayı
başaran Woofer' dan haber aldı diğerleri
Yassıgüme sınırına gelindiğini. (9:00) .
Ufak bir mola verildi. BL@De ailesiyle kısa bir
görüşme yaptı.
Yolun yarısının belirtisi Hacılar köyünün
bağlarının gözükmesiyle gaza (yoksa pedala
mı) gelen Solucan Takibi ekibi vitesleri ve
tempoyu yükselterek tekerlerini banketten sıcak
asfaltın asık suratına teslim etti.
Tempo güzel
Hava bulutsuz ve serin
Rüzgar yok denecek kadar az
Moraller yüksek
Tekerler sıcak
İnsanlar mutlu
Belki de en önemlisi buydu
Derken mavi Hacılar levhası göründü. (9:25)
Çok güzel bir köy
Her taraf üzüm bağı
Zamanımız olmadığı için Türkiye'nin en
eski medeniyet kalıntılarını barındıran
Hacılar' da fazla oyalanamıyoruz.
Burada, Hacılar' da bilmem kaç yıllık bir
mammoth fosili ve yaşı tahminen 7 bin yıl olan
medeniyet kalıntıları bulunmuştu. Zamanında
yaşam için çok elverişliydi belkide bu yöre.
Suni pınarlardan buz gibi suyu bisiklet
makaralarımıza doldurduktan sonra yola devam
edecektik. Artık ilk durak olan Bademli köyüne
olan uzaklığı yarılamıştık. 25 km yi
geride bırakmanın verdiği tarifsiz mutlulukla
yola devam ettik.
insanlar
çocuklar
ağaçlar
bitkiler
kayalar
taşlar
uzun yollar
kısa yollar
akıp giderken
hayatta akıp gidiyordu
bisikletliler gibi...
yavaş ama emin
karasız ama hızlı
sevecen ama soğuk
düz ama yamuk
!'^+%&/()=?_é !?!?
Sanırım kafama sıcak geçti. Güneş biraz
fazla yakınlaştı bize. Derken makaramı
doldururken taşan buz gibi suyun elime
değmesiyle uyanıyorum bu rüyadan. Şapkamın
yarısını suyla doldurup, o halde kafama
takıyorum. Üşüyorum...
Hacılar' ın çıkışındaki buzdolabından
suları tazeleyip yola devam ettik. Bir köprü
geçerken ufak bir tehlike atlattık. Her zaman
olduğu gibi yolun solundan gitmekte olan biz bir
korna sesiyle irkildik. Köprüden biz soldan
giderken bir traktör de sağ şeridi işgal
ediyordu. Arkadan hızla gelen 2 araba araya
sığmazcasına yada sadece tedbir için
kornalarla bizi korkuttular. Birkaç sinirli
haykırıştan sonra Solucan Takibi ekibinde
biraz homurdanmalar... Sonra yine son hız devam
yola.
Biraz ilerleyince önümüzde polis kontrolü
olduğunu fark ettik. Halen soldan gitmekteyiz.
Polisleri görünce asfalttan bankete indik
(uygun yerlerde) Polisten 100-200 m önce bir
köylü amca bizi durdurdu. 30 yaşlarında,
bıyıklı, üstü başı bir köylüye göre
düzenli bu amca bize yardımsever bir tavırla:
"Gençler yolun ters tarafından
gidiyorsunuz." Yok amca falan filan derken
ufak bir tartışma. BL@De olayı hallediyor :
-Amca bak, bildiğimiz kadarıyla trafik
kuralları böyle. Yayalar ve bisikletliler yolun
solundan giderler. Sağdan gidersek arkamızdan
geleni göremeyeceğimizden tehlikelerden
haberimiz olmaz. Ama yolun solundan gittiğimizde
karşımızdan gelen arabaların durumuna göre
gerekirse bankete kaçabiliriz.
MCat :
-Zaten ileride polis var. Onlara sorarız.
Teşekkür amca.
Selamdan sonra yavaş yavaş ilerledi Solucan
Takibi ekibi. Nedeni bilinmez bir heyecan sardı
bizi. Düşünceleri yırtan cümle NoLimit' ten
geldi "Kolay gelsin polis amca."
-Sağ olun gençler, nereye böyle
-Bademli-Tefenni taraflarına
-Nereden geliyorsunuz?
-Burdur
-Yolun ters tarafından geliyorsunuz ama!
Orada bulunan diğer polis amca bizden önce
müdahale etti. Hayır canım, doğru taraftan
gidiyorlar. Yayalar soldan gider. Polis amcalar
bu konuda biraz münakaşa ettiler. Daha sonra
köylü amcaya yaptığımız bir açıklamanın
bir benzerinden "sağdan" diyen polis
memur bey amcamıza yaptık. İkna ettikten sonra
selamlaşma ve yola devam. Tabi sol taraftan. [
Önemli NOT:
http://www.bisikletdunyasi.com/bilgi/kanun.htm
adresinde de görebileceginiz gibi bisiklet
"Madde 46 Karayolunda en sağ şeridi
kullanır ve diğer taşıtlar ile aynı
sorumlulukla hareket eder." Yazıyı
yazarken böyle biliyorduk(m) Artık doğruyu
öğrendik tabi. Yanlış bilgilendirmeden
dolayı özür dilerim. Yanlışıma bahane
bulmak için değil ama, Türkiye'deki usta (!)
sürücülere bir türlü güvenemiyorum, o
yüzden bana yaklaşan araçları görmesem içim
rahat etmiyor. Tabi bunu yolun solundan giderek
değil de aynaya bakarak yapmam gerek :)
24ekim2002perşembe15:46 ]
Artık havamız iyice yerine geldi. İlk başta
utana sıkıla gelen geçen bazı otobüslere el
sallıyorduk. Birkaç kamyoncu ve turist
arabasından karşılık gelince (flaşör, korna
ve el-kol-bacak sallama) biz iyice cesaretlendik.
Halkımızın bize desteğini görmezden
gelemezdik! Biz coşunca gelen geçen bize selam
vermeye başladı. Artık geçen taşıtların
%70-80 ile karşılıklı selamlaşmaya
başladık. Bazı panelvanlar (belliki içinde
bizim kafadan gezginler var) sonuna kadar
kökledikleri kornalarla bizi resmen
gazlıyorlardı. Buda bizim kendimizi birşey
zannetmemizden ve artislenmemizden çok,
halkımızın (en azından yolcularımızın)
bize destek olduğunu anlamamızı sağladı.
Geçtiğimiz yerdeki insanların (istisnasız
herkesin) bakışlarından daha az rahatsız
olmaya başladık. Pedallar daha hafif gelmeye
başladı. Bisikletlerle tehlikeli bir durum
oluşturduğunda şerit değiştirirken özel
timler gibi koordine hareketler gerçekleştirmek
gerçekten eğlenceliydi. Sanırım biz bu olaya
alışmıştık. Soldan giderken karşıdan araba
gelmesi durumunda havaya bir parmak kaldırmanın
ve gezginlerin tek sıraya geçmesini
sağlamanın, öndekinin görevinin olduğunu
herkes bilirdi. Mola verilecek yerlerde çok
nadir tartışma çıkar. Aramızda yorulan bir
kişi bile olsa en kısa zamanda durmaya
çalışırdık. Herkes birbirinin fikrine saygı
duyuyordu. Çünkü yaptığımız çocuk oyunu
değildi. Ufak bir hata ölümle
sonuçlanabilecek izler bırakabilirdi Solucan
Takibi ekibinde (sallama)
Aman Allah'ım! O ne yokuş öyle!... Karaçal
köyü. Saat 9:45. Yokuşu görünce moraller
alt-üst oldu. Ama çıkacaktık yukarıya. Ne
pahasına olursa olsun. Yaklaşık 2-3 km boyunca
çok sarp ve tehlikeli yollarda yukarı
tırmanacaktık. Yokuşun başındaki bağda mola
verdik. Su, yemek ve diğer ihtiyaçlarımızı
giderdikten sonra bir kontrol yapıldı. Memoli'
nin "Biz bu yokuşu çıkarız!"
gazlamasından 50-100 metre sonra herkes
bisikleti eline almış, harap ve bitap
düşmüştü. NoLimit bile limitteydi artık.
Bunaltıcı sıcak altında bisikletler yanda,
müzik son seste. Çıkan arabaların zorlanan
motorlarının sesi bazen müzik sesini
bastırıyordu. İlk gölgede durduk. BL@De' in
sol pedalından gelen gürültülü metal
sürtünme sesleri mazot+yağ özel
karışımından hazırlanmış yağlama
aparatıyla yağlandıktan sonra kesildi. İlk
teknik arıza da kolayca halledilmiş oldu.
Yokuş bitti sayılır. Artık tepenin üstünde
sayılırız. Önümüzde ufka kadar uzanan yol
gözükmüştü. Tekinler fabrikasında kamyonlar
karınca misali dolanıp duruyorlardı.
Tekrar ufku gördük. Ve ufuktaki yolu...
Gideceğimiz yolu görmek genelde moral verirdi
ama bu kadar uzak ta biraz fazlaydı canım.
Neyse... Frenler sıkıldı. İniş ve viraj
analizleri... Şurası tehlikeliymiş biraz
yavaş gidelim gibilerinden laflardan sonra sıra
belirlendi ve geniş aralıklı olarak km lik
inişe bıraktık kendimizi. Bisikletler çok
çabuk hızlandı. Zaten dik yokuşun
ivmelendirmesine sabredemeyen bisikletliler
vitesleri yükseltip pedallara yüklendiler.
Hızın tadına varanlar zaten son hızda giden
bisikletlere son viteslerde yüklendikçe
diğerlerini de gazlıyorlardı. Birden ortalık
yarış meydanına döndü. Rüzgar çok
etkiliyordu bisikletleri. Hem yavaşlatıyor, hem
de dengesini bozuyordu.
Bisikletler sanki bize "Daha gitmem, yeter!
Korkuyorum bak teker meker fırlayacak şimdi
zaten lastiklerim de ısındı..." diye
feryat ederken bizler bastıkça basıyorduk.
İyi ki trafik yoktu. En azından pek yoktu.
Yoksa bu hızda durmaya falan kalksak bırakın
durmayı belki bisiklet daha da hızlanacak
(şimdi tam salladın yani) . Arkadan hızlanıp
da öne geçen Memoli' nin , yan yana giden BL@De
ve NoLimit' e geçilmesi uzun sürmedi. Bu ikili
zirveyi bir müddet muhafaza ettikten sonra
NoLimit tam liderliği kapmıştı ki arkadan bir
diğer ikili yetişti. Hem de oldukça süratli
bir şekilde. MCat ve Woofer 24 vites
avantajını kullanarak 18 vitesli bisikletli
BL@De ve NoLimit' i geride bırakmışlardı.
BL@De ve NoLimit ne kadar yüklendilerse
yapacakları bişeyin olmadığını anlamaları
uzun sürmedi ve bisikletleri kendi haline
bırakıp, önlerindeki kapışmayı izlediler.
MCat ve Woofer biraz yan yana kapıştıktan
sonra MCat yorulmuş olacak ki bıraktı ve
Woofer öne geçti. Woofer gezimizin bu en
hızlı yarışını kazanmıştı. Ama bu
yarışı kimin kazandığı da çok önemli
değildi. Amaç eğlenmekti sadece.
Hızlar normale doğru düşüyor. Bunu kimse
istemese de. Aralar kapandı; muhabbet ve müzik
duyulmaya başlandı. Casey-Paradise parçası
eşliğinde son 15 dakika içinde başlarından
geçen olayları anlatıyor Solucan Takibi
üyeleri birbirine. Meğerse Memoli' nin
yarışın başlarında geride kalmasının temel
nedeni ufak bir vites problemiymiş. NoLimit 18.
vitese daha önce kitleye bilseymiş, BL@De onu
bu şekilde geçemezmiş. MCat ise yorum
yapmıyor. Woofer zaferin verdiği bir eminlik
içinde.
Engin bir ova. Başakların sarılığı harika.
Güneş bizi zorlamaya devam ediyor. Buralarda
pek su içecek yer yok. Kalan sularımız da
zaten ılık.Bazılarımızınki bitti sayılır.
Susuzluktan bitap bir şekilde ilerlerken
karşımıza çok hoyratça kullanılmış eski
bir römorkun gölgesinde dinlenen 5-10 köylü
çıkıyor. Yanlarında durduk tabi. "Nerden
nereye?" geyiklerinden sonra halimizden
anlamış olacaklar ki bize su ikram ettiler. Biz
ilk başta almak istemedik. Çünkü onlarda da
bizdeki kadar olmasa da az olduğunu biliyorduk
suyun. Sonuçta dolduruyoruz makaralarımızı.
10-15 dakika kadar muhabbet bizim de işimize
geliyor. Çünkü oldukça yorulmuştuk. Woofer
da onlara bizde de oldukça az olan
"kek" ten ikram ediyor. Bizim taktiği
uyguluyorlar: başta kabul etmeyip sonradan
saldırma :) Yine iyi insanlarla
karşılaştığımız için şükrediyoruz.
Burada meydana gelebilecek ufak bir huzursuzluk
gezinin bütün zevkini silip süpürebilir ve
bize bunu bir eziyete döndürebilirdi. Bu kadar
iyilik bir arada olunca kendimizi birden Polyanna
'nın hikayesinde sandık.
-Hadi eyvallah amca
-Hadi hayırlı yolculuklar size gençler
-Kolay gelsin size
-Size de kolay gelsin gençler
-Harbiden amca yahu.. Bizim işimiz daha zor...
Uuuup uzun bir yol... Sıcaktan bunaldık. En
azından suyumuz var artık. İlk benzin
istasyonuna (ilk su kaynağı) kadar idare eder
herhalde. İnşallah idare eder demekten başka
çaremiz yok, aksi takdirde akbabalara yem
olabilirdik (Wahşi batı mı yahu burası) Tamam
sudan da vazgeçtik. Bir gölge bulalım yeter
artık. Tamam güzel ova, dümdüz, çok hoş ama
insan yol kenarına 1-2 ağaç diker canım.
İlerde ufak bir ağaç. Altına hepimiz
sığarız herhalde, en azından kafalarımız
sığar. Oturduk. Birkaç meyve atıştırdık.
"Fazla yemeyin, midenizi bozarsınız!"
diye uyardı NoLimit. Halbuki görecekti birkaç
güne kadar mide bozulmasını. Memoli: "Ben
burda yatayım, siz dönüşte alırsınız
beni." Zorla kaldırdık milleti. Artık bu
kaset sıkmaya başladı. Değiştirdim. Başka
bir kasetin yeniliği sanki grup üyelerini
etkiledi. Herkes bizden gazlandı. "Hadi
beyler!... Hedef Bademli!..." Pedalların
biraz daha başı dönecek gibi...
Bitmeyen yol çizgileri sonunda bittimiydi acaba?
Yaw biteceği kesin ama bitinceye kadar biz de
biter miyiz merak konusu o. Şu ana kadar düz
yolda çok sorun çıkmıyor. Bisikletler orta
viteslerde (6 ile 12) seyrediyor. Hava açık.
Tam güneş bastırmaya hazırlanırken birden
benzin istasyonuna geldiğimizi fark ettik.
Hayırseverin biri oraya buz gibi bir buzdolabı
koymuş. Elim uyuştu neredeyse suyu doldururken.
Bir içeyim dedim dişim sızladı. Bu ne yahu!
Dedik soğuk su isteriz de bu kadarı da biraz
fazla.
Sularımızı tekrar doldurduktan sonra
bisikletlere bindik. Genel kontroller yapıldı.
Kasetin başı gelmiş nası olduysa. Gala-Come
into my life 'in efsanevi girişiyle bizde
asfalta girdik. Ne anlamlı ve duygulu bir
cümleydi değil mi? Neyse ehm ehm... Yol uzun...
Millet yorulmaya başladı. Daha büyük bombayı
görmemişlerdi. Bizim köye doğru çıkarken 4
km lik ufacıcık bir yokuşcuk. Tek sorun
yokuşun biraz fazla yokuş olması. Daha kimse
görmedi en azından. Bu yolda bitmiyor be uff...
Köy yoluna girmeden önceki son yokuşu
çıktık. Ufak bir köprü geçtik. Köy yolu
girişindeki bol sulu çeşmeden boyunla diz
arası hariç her yerimizi yıkadık diyebilirim.
Su ılık olduğundan şapkayı suyla doldurup
kafaya takmayı herkes denedi. Size de tavsiye
ederim ama sakın bunu evde soğuk suyla
halının üzerinde denemeyin. Bence en yakın
yerleşim biriminden 5 km uzakta sıcak güneşin
altında 55 km bisiklet yolculuğu yaptıktan
sonra böyle birşey yapmanız gerekli.
Bu yokuşta yokuşmuş hani yani. İlk ve son
(çok) dik yokuşu gören Solucan Takibi ekibi
üyeleri hayretlerini çok ama çok değişik
ifadelerle dile getiriyorlardı. Bu ifadeleri
literatürde bulmanız olasılık dışı
(evrimin moleküler başarı olasılığından
daha da az) Herkes sustu. Bisikletler yanda.
Müzik tıngırtısıyla çıkmaya
çalışıyoruz bu yokuşu bakalım. Hadi
hayırlısı.
(10 dakika sonra) AAA!!! Çıkmışız bea!...
Vay be. Bize yokuş dayanmaz gençlik. Dayanın
pedala!
(10 dakika sonra bir yokuş daha) Ya bi sus be.
Bi sus bee..
(5 dakika sonra bir yokuş daha)...
|