SHOCK POSITION

Nohut peşimizde yola devam ediyoruz. Sabah sabah
4 bisikletli, çantalı, turist kılıklı genç
ve peşlerinde havlayan ufak bir köpek; tarlada
çalışan köylülerin meraklı bakışları
arasında ilerliyor. Gezimize renk katan Nohut'a
içimiz ısınıyor ama aynı zamanda onun yaya
bizim bisikletli olmamız bizi biraz rahatsız
ediyordu. Peşimizden, aramızdan kimsenin
bilmediği bir meçhule doğru ilerlerken, belki
hiç düşünmüyor bunları küçük Nohut.
Peşimizden koşan köpekçiğe hiç belli
etmesek de grup üyeleri olarak biz ona çok
acıyorduk. Yolun geneli yokuş aşağı yani
inişlerle dolu olduğu için Nohut mesafeyi
korumakta güçlük çekiyor ve ara fazlasıyla
açılıyordu. Hiç kesmediği havlamasıyla
peşimizden koşması bizi rahatsız ediyordu.
Hayvancağız belli ki oldukça yoruluyordu.
Önümüzde, uzakta bir köy görünüyordu.
Nohut'u hiç istemesek de buraya bırakıp
gitmeye karar vermiştik. Çünkü bizim
peşimizden gelirken nerede kesileceğini ve
duracağını bilemezdik , tempomuza ayak
uydurması imkansızdı. Yaklaşık 10 km dir
peşimizde havlamasına rağmen önümüzde
Burdur'a 30-35 km den fazla yol vardı. Açlık
ve susuzluktan biraz olsun emin olabileceği bu
ilk köyde bırakmaya kararlıydık Nohut'u.
Sıcak çok fazlaydı biz de yorulmuştuk uzun
bir yokuş aşağı tamamladıktan sonra
önümüzde köy görünüyordu açıkça.
* * * Köy Camisi ve Nohut (ortada,
görünmüyor)
* * * BLaDe ve Woofer
Yalnız bir eksik vardı: Nohut! Uzun bir
süredir hep sesini duyduğumuz sevimli köpek
neredeydi, onu burada bırakacağımızı
anlamış mıydı yoksa çok mu hızlı
gelmiştik, izimizi mi kaybetmişti. Tepenin
üzerinde durduk. NoLimit ve Chamur önde Nohut'u
aramaya başladık gözlerimizle. Bizim yolumuzu
kaybedip de başka bir yola saptığını
gördük. Köye çok yakındık bu mesafeden
köyü bulabilirdi ve belki yeni sahibi ona iyi
davranırdı ama yine de Nohut'u burada
bırakmadık. Bağırarak bizi görmesini
sağladık ve koşar adım bize geldiğini
görünce sevindik yalnız biz birbirimize bakıp
gülerken bize baya yaklaşmıştı. Onu burada
bırakmamız gerektiğini hatırladık , hemen
bisikletlere atladık ve son pedal aşağı
bıraktık bisikletleri. Çok hızlıydık, bize
yetişmesi mümkün değildi, biraz hüzün,
biraz sevinçle indik aşağı.
* * * Su doldururken
Köyün içinden uzun ve hızlı bir inişten
sonra köy camisinde durmaya karar verdik.
Asfaltta siyah izlerimizi bırakarak durduk.
Tuvalet, su, dinlenme ihtiyaçlarından sonra tam
gidecekken ,ne olsa beğenirsiniz, Nohut tin tin
geliyor. Gözlerimize inanamadık Şokçular
olarak. Bu gezide bir kez daha şoke oluyorduk.
Hayvancağız bu sefer çok fazla yorulmuş,
nefes nefeseydi. Hala gözlerimize bakıp
ayaklarımıza dolanıyordu. Woofer ve NoLimit su
vermek için bir kap buldular ve Nohut kana kana
suyunu içti. Biz onun burada kalmasının onun
için en iyisi olduğunu biliyorduk ama bunun ona
anlatmamız mümkün değildi. Suyunu içtikten
sonra bir köşeye elimizde kalan son yiyecek ve
krakerlerden koyduk ve sessizce hepimiz
bisikletlere atladık. Son gaz inecektik. Aksilik
2-3 traktör beyinsizce trafiği kapatmıştı
hızla aralarından geçtik , arkamıza
baktığımızda Nohut'un yine peşimizde
olduğunu gördük. Ama bu sefer ayrılık
kaçınılmazdı. Önümüzde birkaç
kilometrelik çok uzun ve çok hızlı bir iniş
vardı. Rüzgar sesi Nohut'un uzakta kalan sesini
bastırıyordu ve biz üzülüyorduk gerçekten
ama bir yandan da içimiz rahattı. Bizimle
gelmesini istemek bencillik olurdu grup için,
çünkü bizi yaşam sevinciyle mutlu etmesi
karşılığında onu ıssız bir ovada
hareketsiz yatarken bırakmak zorunda
kalabilirdik. Sevimli yaratığın beynimin
içinde yankılanan çığlıklarını
bastırabilir ümidiyle walkman in sesini
açtım. Ama yapamıyordum.
* * *
Su doldururken
Bir süre gezinin en
mükemmel, en güzel, en hızlı yollarından bu
düşüncelerle geçtiğimiz için tadını
çıkaramadık ortamın. Çok garip bir geziydi
bu... Yorgunluk başarıyla, sevinç
üzüntüyle, hız sakinlikle, dikkat
dalgınlıkla bir aradaydı. Kafamız
karışıktı genelde ama zihnimizin boşalması
için çok uğraşmamız gerekmiyordu. Genç
ruhlarımız bize gideceğimiz yönü
gösteriyor, biz de tamam diyorduk. Yenilmiştik
aslında bir iradesizlik hissediyorduk
kendimizde. Yenilmiştik, gruba yenilmiştik.
Bundan mutsuz değildik belki hoşumuza bile
gidiyordu.
[ Bir yazı
Manzara 2 ]
Hayatımızın
kontrolünü bir an için bırakmak güzeldi.
Sanki rahatlamıştık. Her gün verdiğimiz gibi
binlerce gereksiz ve sinir bozucu kararlar
veriyorduk kendimizce. Rahattık, boşluktaydık,
grupça sevinip, grupça üzülüyorduk. Bu, 4
bisikletin arka arkaya gitmesinden bambaşka bir
şeydi, bir yaşam tarzıydı. Kendimizi hayatın
sırrına ermiş bilgeler gibi hissettiğimiz
anlar oluyordu. Her güzel şey gibi bu gezi de
kısa sürüyordu ve biz bunun değerini
biliyorduk. Elimizden kaçmadan önce
yaşıyorduk "o an" ı doyasıya.
Etrafımızdaki her şeyin bizim için
tasarlanmış olduğu ortadaydı. Çünkü
istediğin zaman her şeyden bir ders
çıkarabiliyordun, onunla üzülüp, onunla
sevinebiliyordun. Etrafımızdaki bitkiler,
dağlar, taşlar, güller tüm canlı cansız
-her şey- bizimle uyum içindeydi. Bu evrensel
ahengi yakalıyorduk bu gezi. Bundan da çok
mutlu olduğumuz kesindi.
* * * NoLimit
Muhteşem yeşil dev
ağaçların ve tahtadan çok estetik bir
oturağın dibinde akan çeşmenin yanından son
hız geçerken elimiz frene değmiyor bile. Nohut
bize hala yetişebilirdi. O zaman işler daha da
zorlaşırdı. Sağımızda ağaçların
arasından zaman zaman gördüğümüz kadarıyla
Yarışlı Gölü parlıyordu. Güneş,
ağaçlar, göl ve dağlar inanılmaz bir denge
ile göz merceğimizden içeri giren
ışınlardan öte bize ilham veriyordu. Yine
ağaçlarla kaplı ufak bir köye geldik.
Yarışlı Köyü'ne yavaşça girdik. Kenarda
ufak bir çeşmeden sularımızı doldurduk.
Fotoğraf çektik. NoLimit ile Woofer geçici
olarak bisikletleri değiştirdiler. 2-3 dakika
sonra NoLimit ön-amortisörün farkından
büyülenmişti. Yine bir gölgede durduk, daha
yeni mola verdiğimiz halde. Gölün
güzelliğini bir fotoğraf karesine ne kadar
sığdırabildiysek o kadar sığdırmaya
çalıştık. Yola devam ettik. Önümüzdeki
ovanın üzerinden dümdüz ilerleyen siyah yola
takılı kaldı gözlerimiz. Karşıda dağlar
uzakta olduğundan gökyüzünün maviliği
üzerlerine sinmiş gibi görünüyordu.
Sağımızda, gölün arkasında, Salda'ya
giderken çıktığımız yokuşlar
görünüyordu. Eskiyi hatırladık biraz, yol
çizgileri arkamıza geçmeye devam ediyordu.
* * * BLaDe
* * * Chamur
* * * Woofer
Çok az eğimli ve virajlı yolun sonunda bir
nokta gibi Hacılar Köyü görünüyordu ama
ondan önce Düğer Köyü'nün içinden
geçecektik: Yol gerçekten uzundu ama yokuş
olmadığı için ve Şokçular formda olduğu
için normalin üzerinde bir tempoyla yol
alıyorduk. Hafif bir rüzgar elinden geldiğince
bizi serinletmek istiyordu. Bu hız ve rüzgar
vücut sıcaklığımızın artmasına izin
vermediğinden fazla suya ihtiyaç duymuyorduk,
hiç mola vermeden kimi müzik dinleyerek, kimi
sadece rüzgarı, düşüncelerle ilerliyorduk,
Şokçular; yani biz. Etrafta ne bir çeşme ne
de bir gölge vardı ama kimse umursamıyordu,
çünkü hem yorulmamıştık hem de yol almak
için şartlar güneş dışında iyiydi. Tek
sorun bel ağrısıydı. Ağır çantalar,
içinde bir sürü pense, tornavida, anahtar gibi
tamir aletleri, battaniye gibi hacim ve kütlesi
fazla olan eşyalar ve giysilerimiz bulunuyordu.
Bu şekilde uzun bir müddet yola devam ettik.
Ufak bir çeşmeden suları tazeledik ve birkaç
kilometreden sonra Düğer Köyü'ndeydik. Cadde
üzerindeki onlarca köylünün inceleyici ve
garipseyici bakışları arasından vurulmadan
geçtik. İleride tenha bir yerde gölgede
durduk. Su içtik, üzerimizdeki fazlalıkları
çıkardık. Genel bir kontrol yaptık ve fazla
oyalandığımızı düşünerek yola devam
ettik.
Son derece bozuk köy yolundan ilerledik ve az
bir zaman dilimi içinde köyden çıkmıştık.
Artık önümüzde Hacılar vardı. Yolumuz hafif
yokuş olmuştu, tempomuz biraz düşecekti ama
olsun. Böylece heyecansız ama emin metreler
geride kaldı. Geniş ovada tek başına gibiydik
bazen.
* * * Yarışlı
Hacılar Köyü çok yakındı. Gidiş
doğrultumuza dik bir hizada duran dağların
dibinden geçen ana yol görünüyordu. Sağ
tarafta Karaçal'a doğru giden yol, aşağıda
ağaçlardan, tarlalardan oluşan ve mavimsi
dağlara kadar ulaşan bir uyum gözlerimizi
büyülüyordu. Şapkaların altında
dışarıdaki sıcaklığın gerçekten de fazla
olduğu belli oluyordu. Vücutlarımız bu farkı
dengelemek için çok daha fazla terliyordu ve
biz de suya daha çok ihtiyaç duyuyorduk.
Yüzümüze yumuşakça dokunan rüzgar
hızımızı bildiriyordu bize. Hacılar
Köyü'ne dahil evler başladı ve biz kerpiçten
yahut yeni betonarme evlerin arasından bozuk,
dar köy yolundan ilerliyorduk. Köy ahalisinin
toplandığı kahvenin yanından geçerken
garipsendik yine. Tam anayola çıkarken soldaki
buz gibi sudan depoları doldurduk. Solucan
Takibi'nde bıraktığımız kadar soğuktu. Bir
senede hiç değişmemişti su, belki biz de
değişmemiştik, bilemiyorum ama sanki tek
değişen şey zamanmış gibi geliyor insana.
Ana yola trafiği kontrol ettikten sonra temkinli
ve seri bir şekilde çıktık.
Karşımızda nöbet tutarken bizi izleyen
jandarmaya başımla selam veriyorum. Tempoyu
oturtuyoruz hemen düz ve asfalt yolda,
hızımız artıyor. Sağımızdaki büyük
üzüm bağlarının görüş alanımızdan
kayıp geçişini izliyoruz. Sanki bir bilgisayar
oyunundaymış gibi aynı hepside. İlerliyoruz.
Banketten gitmek yerine yavaş yavaş birinci
şeridi işgal eden traktörü geçerken ufak bir
trafik problemi yaşıyoruz. Yassıgüme
Köyü'nden de çıktıktan sonra devam ediyoruz.
Yola alıştık ne de olsa. Belimiz bizi
rahatsız etmeye devam ediyor her şeyden fazla.
Güneş, yorgunluk, susuzluk, yolun pürüzü ve
yokuşları...
* * * BLaDe ve Woofer
Yolun sağ tarafından ilerlerken 2 gün önce
bıraktığımız izlerin hala silinmediğini
farkettik bankette. Yüzümüzde gülümsemeler
belirdi. İzlerimiz kaybolmadan geri dönüyorduk
ait olduğumuz yere. Köy sınırlarından
çıktık ve sola doğru Avrupa standartlarında
içe doğru eğimli virajı rahatça aldık.
Virajın bitişinde bir gölgeye sığınıyoruz.
Burdur'a oldukça yaklaştık. Burdur Gölü
karşımızda görünüyor. Gölgede oldukça
yorulduğumuzu anlıyoruz ve zaman kaybetmeden
bisikletleri eğime bırakıyoruz.
* * * Salda
Ben grubu işte geldik bundan sonra yokuş yok
diye gaza getirirken bir yeri unutmuştum. Yoğun
bir trafikle beraber hızlıca bir süre yol
aldıktan sonra karşımızda yükselen yokuşa :
Bu ne ya? dedik Şokçular olarak. Ben ufak bir
noktayı unuttuğumu anladım tabi çok dik
yokuşu ve başlangıcındaki köprüyü
görünce. Biraz pedallara yüklendik bisikletler
biraz hızını alsın diye ama ufak bir rüzgar
bile hızımızı sınırladığından çok da
fazla bir işe yaramadı bu. Yavaş yavaş
vitesleri düşürerek 1. vitese kadar indi
bisikletler. Neredeyse durma hızında
gidiyorduk. Hızımızla gelmemiz biraz işe
yaramıştı. Çok zorlanmadan tepeyi aştık ve
tekrar gideceğimiz yeri ufukta gördük. Artık
yokuş aşağıydı uzun bir süre bisikletlere
dokunmadan bizi kilometrelerce götürecekti.
Ancak ondan sonra da yine kilometrelerce
uzunluktaki son yokuş başlayacaktı.
[ Rüzgar 2
Bir
yazı ]
* * * Memoli ve NoLimit
Burdur'a girdiğimizi belirten yokuş. Petrol
istasyonlarının yanında son hız arabalarla
yarışırcasına geçtik. Yeni dökülmüş
asfalt daha yapışmamış, mucur üzerine bu
hızla gitmek çok tehlikeliydi ama kimsenin fren
yapası gelmiyordu. Geniş ve mucurlu yolda
yolculuk uzun sürmedi. Burdur Gölü'ne çok
yaklaştık ve göl harikaydı. Fotoğraf çekmek
için yolun soluna geçtik ufak bir patikadan
downhill' imsi bir iniş yaptık.
* * * Burdur Gölü ve
Şokçular
*
* * Woofer
Orada piknik yapmakta olan yaşlı bir çift
vardı. Onlardan rica ettik bizim bi
fotoğrafımızı çektiler. Biraz onlarla sohbet
ettikten sonra bir an önce eve ulaşma isteği
dinlenme isteğine baskın çıktı ve bizde
bisikletlerin tekerlerini topraktan sert zemine
çıkardık. Yokuş yukarı çıkıyorduk, o
yüzden bir limit hızı geçemiyorduk, zaten
enerjimiz de azalmıştı. Olimpik (!) yüzme
havuzu, polis evi, piknik alanı derken
karşımızda Burkent sitesi göründü. Beyaz
beyaz sıralanmış apartmanlar Burdur'un
işaretçileriydi. Bu bizi biraz rahatlatmış
olacak ki geniş gölgede mola verdik. Hemen
kendimizi yere attık ve uzanarak yoldan gelene
geçene baktık. Baya uzun bir müddet burada
oyalandıktan sonra ben bisiklet zincir tamir
aletini NoLimit'e vereyim dedim. Atalay -bizim
resmi parçacımız- :-) 'dan ödünç
almıştık aleti. Çantaya şöyle bir baktım,
bulamadım. Sonra kendi çantamı ve
kardeşiminkini didik didik aradım. İnanılmaz
bir şekilde bulamadım. Sanırım unutup
bırakmışım o hayati aleti evde. Yani o kadar
yolu zincir garantimiz olmadan kat etmiştik.
Üstelik benim bisiklette bir ara zincir problemi
meydana gelmişti ve halledinceye kadar canımız
çıkmıştı. Dağın başında bisikletlerin
tekeri patlasa ki patladı yapabilecektik,
direksiyon yerinden çıksa onu bile
yapabilecektik ama zincir kopsa öylece baka
kalacaktık yada tornavida penseyle dakikalarca
uğraşacaktık. Büyük bir şans eseri evde
unuttuğum zincir tamir aletine hiç
ihtiyacımız olmamıştı.
*
* * BLaDe
ve Woofer
*
* * Memoli
(ters?!)
Uzun molayı sonunda bitirip, şehre doğru yola
çıktık. Yavaş tempoda, zorlayıcı yokuşlara
ne kadar alışsak da ilerlemeye
çalışıyorduk. Yerler daha tanıdık
geliyordu, evde olduğumuzu daha çok
hissediyorduk. Güneş halen tepemizde
parlıyordu, güneş gözlüklerinin ardından
şehrin önümüzde ortaya çıkışını
izliyorduk.
*
* * NoLimit
Bir gezi daha bitmişti. Kendimize göre oldukça
eğitici, öğretici, eğlenceli, maceralı,
heyecanlı, unutulmaz bir şeydi. Hayatımızdaki
en karizmatik yaşta (18) böylesine güzel bir
anı bırakmak benle NoLimit'i çok mutlu
ediyordu. Bu gezide de başımıza gelmedik
kalmamıştı; teker patlaması, zincir problemi,
beklenmedik dimdik yokuşlar, bitmeyen rampalar,
susuzluk, aşırı sıcak, gölgesizlik yani
bizde fazlasıyla bulunan maceracı ruhtan mahrum
olanların ahmakça rezillikler diye
tanımlayacağı binlerce şey. Ama biz
kesinlikle çok eğlenmiştik ve hafızamızda
hiç unutulmayacak hoş şeyler
yerleştirmiştik. Arkadaşlığın önemini daha
iyi anlamıştık, yardım etmeyi ve
paylaşmayı... Hayatın sıradanlığından
birazcık da olsa kurtulmak bizi
rahatlatmıştı, hepimizi yani Şokçuları.
[
Zıtlıkların Dostluğu Bir
yazı ]
Her gezimin bitiminde olduğu gibi şu anda da
sevinçle üzüntü bir aradaydı. Bir geziyi
başarıyla tamamlamanın sevinci ama artık
bitmiş olmasının üzüntüsü, kilometreleri
geride bırakırken güzel anıları beraberinde
getirmenin sevinci, "o an" ların
geride kalmış olmasının ve bir daha o
halleriyle hiç yaşanmayacaklarının
üzüntüsü. Ama gerçekten iyiydi bu gezi.
Hepimizin hayat çizgisinde hep büyük bir
çentik olarak kalacaktı ve bu sene
geçirdiğimiz en özel 3 gün olacaktı.
Yorgunduk ama mutluyduk, terliydik ama
sağlıklıydık, hala yoldaydık ama
vardığımızı biliyorduk, ilerliyorduk ama
geçmişi unutmuyorduk, unutmayacaktık. Sol
tarafımızda tanıdık bir mavilik takip
ediyordu bizi: Burdur Gölü. Bize gezimizin
başında destek olan, bizi gaza getiren ve
şimdi bize hoş geldin diyen büyük su
kütlesi. Her şeye farklı bir gözle
bakıyorduk bundan böyle, hayata bakış
açımız değişmişti. İnsanlara, hayvanlara,
bitkilere hatta cansız nesnelere bile eskiden
olduğu gibi yaklaşmıyorduk.
* * * Chamur
Hayat buydu belki de yaşamın sırrı da buydu.
Sevdiğin insanlarla, sevdiğin yerlerde,
sevdiğin işleri yapmak. Sevmek ve sevilmek.
Mutlu olmak ve mutlu etmek. Umutlandırmak
yaşamı.
Sevinmek, hayatla sevinmek. Buydu işte aslında
yaptığımız, bu kadar basitti, bundan
ibaretti. Ama kendimizi iyi hissetmemizi
sağlıyordu. Aslına bakarsanız gerisi pek de
umurumuzda değildi.
Burak Bakay ( BLaDe )
2002 Yazı
Bitiriş Tarihi : 15 Eylül
|