SHOCK POSITION
İnsan görmek bizi sevindirmişti (Sokçular
dışındaki insanları kastediyorum tabi) .
Bundan böyle yolumuzun hafif inişli
çıkışlı ovalardan geçeceğini ve arada
surada köylere uğrayacağımızı
anlamıştık. Artık düz yollarda fazla
pedallamıyorduk ve Allah'tan bir köye daha
girdik. Çıkışa doğru bir bakkal gördük,
hemen bisikletleri binanın yanına gölgeye
koyduk. Bakkal amcadan kola-bardak vs. aldıktan
sonra ufak bir muhabbete başladık Salda' ya
nasıl gideceğiz, yol hakkındaki bilgiler,
yokuşlar, petrol istasyonları. Bunlar hakkında
biraz muhabbet edip uzaklaştık. Bu arada benim
bisikletin zincirinde yaklaşık 1 saattir bir
problem vardı. Zincirin belirli bir yerinde
pedal boşta dönüyor gibi oluyordu. Büyük
güç ve zaman israfı oluyordu ve bisikletimin
takırtılı ve sorunlu çalışması beni
psikolojik olarak rahatsız ediyordu. Bu şekilde
petrol istasyonuna girdik. Neredeyse burnumuzun
direğini kıracak yoğunlukta bir anason kokusu
vardı. Bizim yaşlarımızda bir genç ve
yanında sanırım babası ufak bir kulübenin
yanında oturuyorlardı. Yaklaştık.
"Selamun aleykum abi" Aleyküm selam
"Ya abi sizden bir şey rica edeceğim.
Benim bisikletin zincirinde bir problem var da
yağlayacak bir şey var mı sizde. Gerçekten
çok lazım."

Bizim yaşlarımızdaki güleç yüzlü genç
babasına bir şeyler sorduktan sonra kulübeye
girdi ve elinde ufak bir yağlama kutusuyla
geldi. Bu var sadece dedi. Bizde olur olur dedik,
yağ olsun da nasıl olursa olsun isterse
zeytinyağı (!). Benim zinciri 5 dakika kadar
yağlamaya uğraştık. Yağsızlıktan kurumuş
ve 2 parçası yapışmış zincircağızımın.
Mekanikerimizin de yardımıyla eski haline
getirmeye çalıştık. Biraz alışır gibi
oldu. Bir-kaç tur attım biraz iyileşmişti ama
problem devam ediyordu. Neyse dedik. Bize
yardımcı olan gence börek ve kola ikram ettik
yolumuza bakkalın bize tarif ettiği
güzergahtan devam ettik. Çataldan sola
döndük. Kolayı soğuk soğuk içmek istiyorduk
ve artık bir molaya gereksinim duyuyorduk. Bir
sulama havuzunu geçtikten sonra tarlanın birine
girdik. Tarlanın etrafı büyük ağaçlarla
çevrili olduğundan gölge bir yer bulmak kolay
oldu. Burada mola veriyorduk.
[ Bisiklet Bir
şiir ]
Çantalarımızı sırtımızdan indirdiğimizde
fark ettik ne kadar da fazla yorulduğumuzu,
bisikletleri kenara çektik. Kolayla beraber
birkaç hamur işi atıştırdık. Karıncaların
ve böceklerin üzerimizde gezinmelerine
aldırmadan büyük bir ağacın gölgesinde
biraz kestirdik. Bir saati aşkın bir süre
burada durakladıktan sonra devam etme kararı
aldık ve bisikletlerle tekrar yola koyulduk.
Yokuşlar ve sıcak bizi bekliyordu.

Tabelalara çok da dikkat etmiyoruz, etsek de
aklımızda pek kalmıyor ama geziden sonra
haritaya baktığımızda Kocapınar, Çeltek,
Başkuyu, Çuvallı gibi köyleri geride
bıraktığımızı görüyorduk. Önümüzde
Bayırbaşı vardı şimdi. Yokuşlarla
boğuşarak önümüzde köyü gördüğümüz
halde ilerliyorduk. Her tepeyi şimdi
Yeşilova'yı yada Salda' yı göreceğiz
umuduyla çıkıyorduk ancak hayatta her şey
insanın istediği gibi olmuyordu, en azından o
anda. Derken yolun eğiminin azaldığı bir
yerde hafif bir yokuş aşağı bizi rahatlattı.
Ben olayı abartıp, belimin ağrısını bahane
ederek çantayı direksiyonun üstüne koydum ve
başımı yastık gibi çantaya yan yaslayıp
manzarayı seyrederek tadını çıkardım bu
yokuş aşağı olayının. Tabi arada sırada
önüme de göz ucuyla bakıyordum sonuçta
bisikletin üzerindesin; ufak bir taş biyük bir
kazaya meydan verebilir.
* * * Chamur ve NoLimit
Dev ağaçların gölgesinden Bayırbaşı
köyünü de geçtik ve çok hafif eğimli
çıkış, dümdüz bir yola geldik. Rüzgar
biraz artmıştı ve hızımızı kesmeye
başlamıştı. Neredeyse durma hızında
gittiğimizden gerçekten zorlanıyorduk. Uzun ve
heyecansız ama zorlu dakikalardan sonra tepeyi
aştık, karşımızda mütevazı haliyle
Yeşilova belirdi. İlçeye girmeden önce bir
yol ayrımından geçecektik daha doğrusu
ayrımdan tek yola geçecektik. Bu ayrım
dönüş için önemliydi.

Çünkü dönüşte geldiğimiz yerden geri
dönmeyecektik, diğer yolu takip edecektik.
Neyse dedik, Yeşilova'ya girdik. Biraz
oyalandık, sularımızı tazeledik ve sora sora
Salda Gölü'ne nereden gideceğimizi öğrendik.
Evlerin bitişinde durduk. Ben ve NoLimit bizim
fotoğraf makinesine film almak için bir
fotoğrafçıya girdik. Oradaki güler yüzlü
amcadan birkaç bilgi edindik ve kokusunu
duyarcasına hafif eğimli iniş yoldan
karşımızdaki Salda Gölü'ne doğru hareket
ettik. Rüzgar bizi durdurmak ister gibi esiyordu
ama biz yolun sonunda olduğumuzu bildiğimiz
için son gaz olmasa da yola devam etmeye
çabalıyorduk.
* * * BLaDe
Sola doğru hafif kıvrımlı bir virajı inerken
gözler yolu değil sağımızdaki muhteşem göl
manzarasını izliyordu. Gerçekten
büyüleyiciydi. Türkiye'nin Van Gölü'nden
sonra 2.derin gölü : Salda Gölü. Etrafında
oldukça fazla turistik tesis bulunuyordu. Krem
renkli kumsal insanın içini ısıtıyordu. Sora
sora çadır kurabileceğimiz Belediyeye ait olan
bir mevkiide mevzilendik. Orada bulunan bir abi
bize çadır için yer gösterdi ve gölge
yüzerken dikkatli olmamız gerektiğini ve
kesinlikle boyumuzu geçmememiz gerektiğini, her
sene burada boğulma olaylarının
yaşandığını yaklaşık 1349 kere falan
söyledi. Sonra bizde başladık çadırları
kurmaya.

Çadırları kurarken daha doğrusu kurmaya
uğraşırken birkaç tane çocuk hemen bize
yardıma geldiler. Abi bu çadır bizimkinin
aynısı bak şöyle şöyle yapacaksınız
derken bir baktık çocuklar bizi kenara
iteklemişler hep birden çadırı kuruyorlar.
Tabi ufak bir zaman zarfından sonra çadırlar
kurulmuştu. Kazıkları taşla çakmaya
uğraşırken arkamda diz boyumdan birkaç santim
daha uzun minicik bir kız çocuğu fark ettim.
Elinde kendinden az bir şey kısa kocaman bir
çekiç tutuyordu. Teşekkür ederim abicim
dedim. Gülümsedim. O ise hiçbir şey yapmadan
annesinin yanına doğru yürüdü. İçimden
"Ah kızlar..." dedim :) . Ben annesine
bakıp sağolun anlamında başımı salladım.
Çadırın işlerini çevremizde bize yardım
eden sayısız çocuk ve insan tarafından
tamamladık. Bisikletler, 4 genç ve 2 çadır
yeterince çaylak olduğumuzu göstermeye yetti
demek ki etraftaki meraklı ve yardımsever
insanların yardım bombardımanına tutulduk.
Baya yorulduğumuz için çadırlarda biraz
uzandık. Gerçekten rahattı. İkindi olmuştu
ve hava bunaltıcıydı çadırın içinde. Ama
dışarısı estiğinden biraz daha rahattı.
Oradaki büfevari prefabrik binadan bir şeyler
aldıktan sonra biraz serinleyelim diye
düşündük. Hazırlıkları yapıp göle girdik
diyemeyeceğim tam. Ayak parmaklarımız suya
değince çizgi filmlerdeki efektler gibi
gözlerimiz pörtlek pörtlek oldu. Su buz
gibiydi. Dışarısı yanıyordu ama su soğuktu.
Yahu bundan daha iyi ne var, daha ne istiyorsunuz
diye düşünebilirsiniz ama derimizin tamamı
suyla temas etmeden yarım saat kıyıda
dolaştık desem anlarsınız belki :-)
* * * BLaDe
Suda donuncaya kadar bıcı bıcı yaptıktan
sonra çadırlara geldik. Bıraktığımız gibi
duruyorlar, bir yere gitmemişler. Zaman hızla
geçiyordu akşam oldu. Üstü açık kırmızı
bir mercedes kumsalda reklam filmi çekiyormuş
gibi ilerliyordu. Gün batarken gayet güzel
gözüküyordu kırmızı obje. İçindeki
amcamız bizi gece boyunca arabesk parçalardan
tamamen nefret ettirecekti, o anda bunu
bilmiyorduk tabi. Bir an düşündüm o üstü
açık kırmızı mercedes'in içinden arabesk
melodilerle göle bakan amcamız mı daha mutlu
yoksa biz mi diye. Gözlerimi kapadım. Kuma
uzandım ve dalgaların sesinden başka bir şey
duymayıncaya kadar düşündüm. Mutlu
olduğumdan emindir artık...

Sabah pek de erken kalktık diyemeyiz. Aslında
çadırın içi dışarıdan daha sıcak
olmasaydı öğlene kadar uyurduk. Dünün
yorgunluğu hala üzerimizdeydi. Benle NoLimit
buna rağmen kahvaltılık için Yeşilova'ya
gittik. Bisikletlerle 3 km lik yokuş bizim
canımızı sıktı biraz ama yüklü erzakla
geri döndük. Sabah egzersizimizi de
yaptığımızdan iştahlı bir kahvaltı oldu.
Daha sonra her şey bir şeylerle ilgilendi. Ben
ve NoLimit walkman dinledik, Chamur ve Woofer
kitap okudular. Ortalık gerçekten güzeldi.
Hava sıcaktı ama ağaçların gölgesi ve hafif
rüzgar bizleri rahatlatıyordu. Etraftakilerden
önce kalktığımıza şaşırmıştık onca
yorgunluğa rağmen.
* * * NoLimit
Hemen önümüzde bir basketbol sahası vardı.
Biz taa Burdur'dan 60 km lik zorlayıcı yolu kat
ettikten sonra burada basket oynayacak değildik.
Bisikletlerle basket sahasına biraz imza attık
.Arka tekerleklerin düz betona yazdığı siyah
çizgiler çok güzel görünmüyordu ama bizim
hoşumuza gitmişti. Basket sahası bir an için
şov alanına dönmüştü. Kimi ön tekeri
havada pedallıyor, kimi kulağında walkman,
mavi gözlüklerle gölü izliyor, kimi son gaz
gelip tam aşağı uçacakken kazık frenle
kulakları bayram ettiriyor. Sahada basket
dışında bisikletle yapılabilecek her şeyi
yaptıktan sonra sıcaktan bunalıp gölgeye ,
çadırlarımızın yanına geliyoruz. Yine
herkes bir meşgale ile meşgul oluyor.
Daha sıcak tam güce ulaşmadan bir suya girelim
dedik. Bari biraz serinleriz veya canımızın
sıkıntısı geçer. Suya girip çıkmamız
yarım saat, kırk dakika ancak oldu. Yine buz
gibiydi. Yahu dünden beri hiç mi ısınmadın
dedik göle. Biz bu işi anlamamıştık ya biz
soğukkanlı yaratıklardık yada suyun
sıcaklığı 0-5 arası bir derecedeydi. Belki
ikisi de doğru değildi ama biz sudan
çıkmıştık.

Madem taa uzaklardan velespitlerle buraya kadar
geldik velespit turu atalım bari kumsalda dedik.
Kuma bata çıka yol aldık. Gerçekten
zevkliydi. Çok yorucuydu buna rağmen ama
olsundu. Bisikletle kuma hızlı girince 2 teker
birden kayıyor bisiklet düşecek gibi oluyordu.
Patinajsız yol almak olanaksızdı bazen
bisikletlerden inmek zorunda kalıyorduk. Teker
kuma zaman zaman 10-15 cm batıyordu ve saplanıp
kalıyorduk. Dalgaların arada sırada
ıslattığı kumsalla suyun dokunduğu yerden
çamura izlerimizi bırakarak gidip geldik uçtan
uca tabi tesis sınırları içinde. Eğlenceli
bir işti bu. Ayağın hiç ıslanmadan suyun
içinde gitmek gibi bir şeydi. Teknik arıza
korkumuz olmasaydı bisikletlerle suya son hız
girmeye yeltenecektik ama yağımızın
olmadığını benim gelirken yaşadığım
problemi hatırlayınca aklımız başımıza
geldi. Kumsalda sonsuz kum tanesinin yerini
değiştirdikten sonra tekrar çadırlarımızın
yanına geldik.
* * * Chamur
Öğle yemeğini büfeden aldığımız tostla
geçiştirdik. Cesaretimiz yerine gelince tekrar
suya girmeye karar verdik. Bu muhtemelen son
Salda suyunda ıslanmamız olacağından bu sefer
kararlıydık. Tabi cesurca konuşmalar su
molekülleri derimizdeki reseptör hücreleri
uyarıncaya kadar sürdü. Ama işin ucunda rezil
olmak vardı. Dizine kadar suya girip de
sırıtarak çıkan 4 genç. Ortamdaki karizmayı
ıslatmamak için biz ıslanmaya karar verdik.
Woofer önderliğinde 10 saniye gibi kısa bir
süre içinde herkes suyun altındaydı. Ne
biçim su yaaaaa buuu!!!!! gibi bağırmaları
muhtemelen bizden başkaları da duymuştu ama
yapabileceğimiz bir şey yoktu. Biz şoktan
dakikalar sonra ısınmayı beklerken bunun hiç
gerçekleşmeyeceğini anladık. Rüzgar
çıkmıştı ve soğuk rüzgar bizi
titretiyordu.

Dişlerimiz birbirini değerek tıkırdaya
tıkırdaya sudan keyif almaya çalıştık.
Hipotermi tehlikesi atlatıyorduk. Sudan
çıktıktan sonra çadıra kadar giderken donup
kalmayalım diye (tamam abarttığımı biliyorum
ama gerçekten soğuktu, biz çıktıktan 10
dakika sonra suda onlarca kişiden kimse
kalmamıştı.) kendimizi kuma gömdük. Biraz
Salda' yı seyrettik. Daha sonra
çadırlarımıza döndük. Güzel bir gündü ve
daha bitmemişti. Akşama doğru bisikletlerle
yine göle indik. Baya uzun bir müddet etraf
karanlık oluncaya kadar gezindik. Tadını
çıkardık ortamın. Güneş batarken manzara
inanılmazdı. Akşam yemeği ve kimi walkman
dinledi, kimi gezindi, kimi de ikisi. Yarın zor
bir gün olacaktı. Şokçular erkenden yattı
halbuki dışarıda gece daha yeni başlıyordu.
Güneş doğarken çantalar hazırlanmıştı,
çadırlar toplanmış, hazırlıklar tamamdı.
Geri dönüş yolculuğunun başlamasına
saniyeler kalmıştı. Buraya gelirken
zorlandığımız yokuşların tadını çıkarma
zamanı yaklaşıyordu ve yine yollar ve
bisikletler vardı. Bugün de hayatımız boyunca
unutamayacağımız farklı bir tecrübe
ekleyecektik kısa öykü kitabımıza. Benim
gitmeden önce yapmayı planladığım bir şey
vardı. Kamp boyunca (1.5 gün :-)) bize
yardımcı olan komşulara ufak bir mesaj.
Ayağımla çadırları kurduğumuz yere,
tebeşirle yazı yazar gibi TEŞEKKÜR yazım ve
diğer Şokçular' da ok işaretleriyle
yardımcıları gösterdiler.

Vakit kaybetmeden yola çıktık. Yeşilova'ya
kadar 3 km lik bir yokuş bizi asfalta
ısındıracaktı. Bizi pek etkilemedi doğrusunu
söylemek gerekirse. Çünkü Şokçular bugün
hazırdı, idmanlıydı ve neşeliydi. Gezi
heyecanımızdan bir şey kaybetmeden devam
ediyordu ve dönüş yolculuğu çok eğlenceli
olacaktı. Çok yorulmadan güzel manzaralı
kilometreler arkamızda kalacaktı ve
arkadaşlarımıza anlatacağımız bir ton
güzel anı toplayacaktık bu uçsuz bucaksız
topraklarda.
[ Bir yazı
Doğruyu Bulmalısın ]
Uyanmamış Yeşilova'nın içinden hızla
geçiyoruz ve iyi bir mekandan sularımızı
tazeliyoruz. Önümüzde yol uzanıyor ve daha
hava soğuk. Üzerimizde T-shirtlerin
korumalığını üstlenen sweet shirt ve
eşofmanlar var. Yeşilova'dan çıkıp bir
sürü köyün bulunduğu yola giriyoruz. Az bir
zaman sonra Salda' ya gelirken dikkat
çektiğimiz çatala geliyoruz. Farklılık olsun
diye ve birkaç kişiden daha az inişli diye
duyduğumuz yoldan devam ediyoruz. Hacılar' a
çıkacağız bu yoldan. Ama yine de kimse tam
olarak nereden gideceğimizi bilmiyor.
Tabelalardan başka yardımcımız yok bu konuda.
Yola koyuluyoruz.

Önümüzde gerçekten de pek engebeli olmayan
yani bisikletler için oldukça avantajlı bir
yol var. Hızla yol alıyoruz. Güneşin bize
verdiği zamanı iyi kullanmak istediğimizden
her şartın ilerlemeye uygun olduğu şu sabah
anlarında hızımızı düşürmemeye gayret
ediyoruz. Uzun bir süre su bulamadıktan sonra
ilk kaynakta baya oyalanıyoruz. Ufak köylerin
yanından geçiyoruz. Yol güzel. Sabahçı,
tarlaya gitmekte olan köylülere selam
veriyoruz. Trafik, traktörlerin
sıralanmasından ibaret bazı yerlerde. Pek de
sıra dışı olmayan ama zevkli mesafelerden
sonra bir havlama sesiyle alarma geçiyor
Şokçular.
Arkamızdan bizi takip eden kahverengi şeyin
büyüklüğü sesinden anlaşılmasına karşın
grup üyeleri tedirgin olmamak için bakıyorlar.
Ufak bir köpek olanca hızıyla bize kafa
tutarcasına havlayarak peşimizden geliyor.
Önce yola devam etmekten başka bir seçenek
görmüyoruz. Köpek ısrarlı bir şekilde bizi
takip ediyor. Koşarken harcadığı enerji
yetmiyormuş gibi bir de havlayarak yoruluyor.
Bisikletler 2x6 viteste normal hızın biraz
üzerinde seyrediyor. Yokuş aşağı inerken
arayı açıyoruz ama düz yolda farkı
kapatıyor köpekçik. Hatta bazen yetiştiği
bisikletin önüne geçmeye kalkıyor. Artık
dayanamıyoruz ve duruyoruz. Köpek heyecanla
havlamaya devam ediyor, oynamak istercesine
etrafımızda koşturup duruyor. Susamış
olabilir diye düşünüyoruz.
* * *
Woofer
Woofer asfaltın üzerine yeni doldurduğumuz
sudan döküyor. Köpek önce iştahla suyu
yalamaya çalışıyor. Su verecek kabımız
olmadığı için asfaltın içindeki mucurlardan
oluşmuş ufak havuzcuklarla yetinmek zorunda
kalıyoruz. Herkes suyundan biraz fedakarlık
edip ufak bir gölet oluşturuyor. Ama köpekçik
pek ilgilenmiyor, sanki tüm derdi oynamakmış
gibi etrafımızda koşuyor, ayaklarımıza
dolanıyor, heyecanla yüzümüze bakıyor. Biraz
kraker veriyoruz. Birkaç tanesini yiyor ama
gerisine dokunmuyor. Şu anda bir nohut
tarlasının kenarında olduğumuzdan ve
köpekçiğin kendisi de ufak olduğundan ona
"Nohut" adını veriyoruz. Yola devam
ediyoruz. Bizi bırakmasını ümit ettiğimiz
küçük hayvan bağırarak hala peşimizden
geliyor. Şokçuların kaybedecek zamanı
olmadığı için Nohut' la fazla oynayamıyoruz.
Ama onun için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
Peşimizden devamlı koşuyor. Hızımızın
yüksekliğine aldırmadan koşar adım geliyor.
Ara bazen açılıyor bazen kapanıyor. Gölgede
bir sulama havuzu ilişiyor gözümüze. Hemen
duruyoruz bu ufak havuzdan su içmesini
bekliyoruz Nohut' un. Önce her zaman
yaptığını yapıyor, bizimle oynamaya
çalışıyor ama zor da olsa ona suyun yerini
gösteriyoruz. Kana kana suyunu içiyor Nohut.
Gülümseyerek izliyoruz. Sonra çantalarımızda
kalan, köpekçiğin yiyebileceği şeyleri
çıkarıyoruz. Biraz kendimiz atıştırıyoruz,
biraz ona veriyoruz.
Krakerlerden bizim oyun amaçlı
attıklarımızı yiyor ama önüne sakince
koyduklarımızı yemiyor. Kafasını
karıştırıp diğerlerini de yedirme
yarışına giriyor Şokçular. Bir krakerle üç
kraker yedirttim gibi artistik laflar dolaşıyor
ortalıkta. Güneş görünmeye başladığından
gitme zamanımızın geldiğini anlıyoruz.
Nohut'un ufak bir mantık kırıntısıyla burada
suyun yanında kalması gerektiğini söylüyoruz
ama anlamıyor. Bazılarımız üzerini
değiştiriyor ve yolun tekrar gözlerimizin
önünde uzandığını fark ediyoruz.
|