SHOCK POSITION
Ufak bir mola verdiğimizde Woofer'in ön
tekerinin biraz indiğini fark ediyoruz. Sabah
neredeyse taş gibi sert olan tekerin bu yumuşak
halini görünce kesin patlak var diyoruz. Ama
eğer patlak küçükse bizi uğraştırmadan
Salda' ya götürebilir bu bisiklet diye
düşünüyoruz. Önümüzde bir iniş var sonra
az bir düzlük ve sonra çıkış. "Su
karşıya bi gidelim bakalım ne olacak"
diye çıkıyoruz yola Woofer önde. Sorunsuz ve
hızlı bir şekilde geliyoruz yokuşun başına.
Yavaş yavaş yukarı çıkıyoruz ufak bir
gölge buluyoruz tam tepenin üstünde yani
geldiğimiz ve gideceğimiz yolu rahatça
görebiliyoruz. Woofer' in tekere bakıyoruz
neredeyse tamamen inmiş. İlk başta şoke olan
ekip kısa bir panik sürecinden sonra
toparlanıyor ve pit stop başlıyor. Baş
mekanikerimiz NoLimit hemen parçacı Chamur' dan
aldığı anahtarlar ve BLaDe 'den afırdığı
iç lastikle sanatı inşa etmeye başlıyor (Vay
be)

Zaten kolay bir mekanizması olan Bianchi' nin
ön tekerini çıkarıp, iç lastiği
çıkarmamız birkaç dakikamızı alıyor.
BLaDe'in önceki gün patlayan ve servis
tarafından tamir edilen ve yerine yenisi
takılan iç lastiği alıyor mekanik. İç
lastiğin sibobunu jantın sibop deliğinden
geçirmeye çalışıyor ama biraz uğraştıktan
sonra "Haaa....." diyerek
şaşkınlığını belirtiyor. Şok
Pozisyonundan henüz kurtulmuş olan diğer ekip
üyeleri sibobun orijinal Bianchi jantına
büyük geldiğini görünce tekrar şoka
giriyorlar.
[ Yalnız
Değilsin Bir
yazı ]
İç lastiği değiştirmemizin mümkün olduğu
şartlar altında 5 dakikamızı alacak olan
patlak olayıyla yarım saattir uğraşıyorduk.
Yanımızdan bu süre zarfında bir çok araba
geçmesine rağmen hiçbiri yardıma
ihtiyacınız var mı diye durmuyordu halbuki
ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuz
belliydi elimizde iç lastik kimisi dış
lastikte diken arıyor, kimisi de iç lastikteki
patlağı bulmaya çalışıyor. Neyse ki 2.
patlak büyük bir dikenin eseriydi ve bulması
zor olmadı. Büyük deliği hemen Bally-yedek
iç lastik parçası ile yamıyor NoLimit .
Kurumasını beklerken zaman ilerliyordu ve
güneş artık bizim hararet yapmamıza neden
olacaktı.

Derken kuruduğuna kanaat getiren baş
mekaniğimiz NoLimit pit-stopun sona ermesinin
zamanının geldiğini belirtiyor. Hemen
parçaları yerli yerine yerleştirdik ve pompa
ile normalden fazla hava bastık Bianchi'nin ön
tekerine. Bu şimdiye kadarki büyük
gezilerimizde yaptığımız ilk patlak lastikti.
Ama gerçekten olanaksızlıkları içinde
yapmıştık. Aslında şu anda da tam
yaptığımızdan emin değildik. Büyük
patlağı kapatmıştık ama tahminimizce ufak
bir patlak daha vardı. Allah' a emanettik zaten
şimdi kendi irademizde olan olaylar daha da
azaldı, daha büyük bir yüzde ile Allah'a
emanetti Şokçular artık.
Woofer önden yokuş aşağı inişe başladık.
Pedalların temposu 45 dakikadan fazladır
bekleyen bisikletleri ufak bir moralle rüzgarla
yarışa başlattı. Zaten sıkıldığımızdan
son gaz yüklenince pedallara iniş çabuk bitti.
Biraz düzlükten sonra neredeyse indiğimiz
düzlük seviyesinde bir yere doğru tırmanmaya
başladık. Bu arada öğle vakti yaklaşıyordu.
Güneş ışınları tepemize daha dik düşmeye
başlıyordu. Etrafımızda ne bir kilometre
levhası, ne bir yol ayrımı, ne bir insan yada
medeniyet kalıntısı, ne normal yoğunlukta
trafik ne de en önemlisi su kaynağı yoktu.
Sularımız özellikle molada oldukça
azalmıştı.
[ Bir yazı
Manzara ]
Yokuşu yavaş yavaş çıktık. Ben arada
sırada kardeşimin bisikletinin ön tekerini
kontrol ediyordum ve bizi tekrar
uğraştırmaması için dua ediyordum. Genel
olarak yolumuz tırmanışlarla geçiyordu. Şu
anda tırmanmış olduğumuz yokuşun tepesinde
sayılırdık. Arkadan gelenler merakla önden
gidenlere sorular soruyorlardı "Yol
gözüktü mü? Yine mi yokuş var, düz yol yok
mu kardeşim burada! " gibi. Derken hepimiz
yokuşun tepesinde şoke olduk. Manzaranın
güzelliğine mi hayranlık duyalım yoksa
karşımızda bizim ona yaklaşmamızı bekleyen
çok uzun virajlı ve yüksek yokuşa mı
üzülelim. Sağımızda Yarışlı Gölü,
dağlar ve teper arasından parıldıyor.
Etrafında ağaç grupları. Ortasına doğru
uzanmış bir yarımada. Ama önümüze bakınca
hiç de iç açıcı şeyler görmüyoruz.
Kıvrıla kıvrıla ağaçlar içinden yükselen
siyah bir yol. Etrafta hiç petrol istasyonu,
köy evi falan yok sadece birkaç tane
terkedilmiş mermer ocağı var.

Grup üyelerinden bazıları Salda' ya boş
vermemiz gerektiğini, sağımızdaki Yarışlı
Gölü' nün ona bin basacağını, zaten
yorulmuş olduğumuzu, kampı burada kurmamız
gerektiğini söylüyorlardı. Aslında o andaki
ruh halimizi hesaba katarsak bu fikir hepimize
bir nebze de olsa mantıklı gelmişti.
Karşımızda sanki çıkarken öleceğimizi
hissettiğimiz bir yokuş, sırt ağrılarımız
artmış, suyumuz neredeyse bitmiş, yokuştan ve
sıcaktan bunalmış halimiz bizi yol almamamız
konusunda ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Ama
böylesine saçma bir şey yapmayacağımızı
anladık inişten hızlanıp rüzgarın
serinliğini hissedince.
* * * NoLimit
Düzlüğe indik, karşımızdaki ürkütücü
yokuşa bakıp derin derin düşünüyorduk ki
önümüzde sol tarafta bir su kaynağı
gözüktü. Kimisi son gaz dikenlerin arasından
tozutarak, kimisi uzun yoldan hız yaparak suya
önce varma yarışına başladık. Gerçekten
çok susamıştık ve su gerçekten mükemmeldi,
soğuktu, tadı güzeldi. Tek kötü yanı daha
önce karşımıza çıkmamış olması yada az
akmasıydı. Gölge yoktu ama biz suyun
buharlaşırken etraftan aldığı ısıyı bizim
hararet yapmış tenimizden almasını
sağlayarak bu sorunu hallediyorduk. Daha
doğrusu suyu kafamızdan aşağı
boşaltıyorduk, ilk başta zıplasak da
bağırsak da sonradan iyi oluyordu. Burada bir
müddet durduk sanki suyun başında biraz daha
fazla kalırsak susuzluğumuzu daha iyi
giderecekmişiz gibi. Ama bu arada sıcak
beynimizi kazan gibi yapmaya devam ediyordu. Bu
gezi fiziksel bir mücadeleden çok psikolojik
bir savaştı çoğu zaman. Ne alakası var
bilmiyorum yani az önceki cümleyi kullanmamın
nedeni ne diyebilirsiniz, bilmiyorum gerçekten.
Hani hep derler ya bu fiziksel bir mücadele
değil, bir beyin mücadelesi. Yok kardeşim pek
de öyle değil, "pedala bascan gitcen"
işte o kadar :)

Bisikletler tekrar yoldaydı. İlerlerken arada
bir başımızı kaldırıp geldiğimiz,
gideceğimiz yerlere yada sadece öylesine
manzaraya bakıyorduk. Bisikletlerde şu ana
kadar teker patlaması dışında bir teknik
arıza yoktu. Problemsiz bir şekilde (teknik
olarak) yolumuza devam ediyorduk. Başlarımız
sıcaktan ve yorgunluktan eğik vaziyette
düşük tempolu pedallamalar yapıyorduk.
Kıvrımlı yokuşun mecburi oyununu oynayarak
bir sağ bir sol yeşilliğin içinde yukarı
çıktık. Yeni bir ufuk görecektik şimdi ama
kimse ne olacağını yada neye benzeyeceğini
bilmiyordu. Arkamızda muhteşem göl
manzarasını bırakıp yol denen sonsuz kavramı
bitirmeye çalışmaya devam ettik.
* * * Woofer
Tepenin üstüne çıkıp da yeni parkurumuzu
görünce sevinelim mi, üzülelim mi karar
veremedik yine geçen olduğu gibi. Tahmin
edeceğiniz gibi önce ufak bir sevinç ardından
uzun bir baygınlık uzanıyordu. Asfalt bize
kendi dilinde bir şeyler demeye uğraşırken
inişe bıraktık kendimizi ve karşımızdaki
yokuşun yarı yolunda olan köye doğru harekete
geçtik. Yollar güzeldi, etrafı yemyeşil
ağaçlar ve sarı-yeşil tarlalarla kaplı
güzel,sulak ,inişli çıkışlı yerlerden
gidiyorduk artık. En azından medeniyete
yaklaşmış olmanın verdiği bir güven vardı
kalbimizde. Yolun sol tarafında molada karpuz
yiyen bir grup köylüye danışalım dedik.
Salda' ya bu yoldan gidiliyor, değil mi? evet
abicim evet devam edin. Peki yolun gerisi de
böyle yokuş mu? Hı-hı geri kalanı da aynı
böyle hep yokuş.

Bizi hiç düşünmeden yapılan bu yorum bizi
neredeyse ağlatacaktı. Daha önümüzde onlarca
kilometre vardı ve biz gerçekten yorulmuştuk
ve oradaki amcalar bize hep yokuş var dayım hep
yokuş diyorlardı. Sanki bir yokuş daha
çıkamayacakmışız gibi geliyordu hepimize de.
Yine çadırları buraya kurma önerisi duyuldu
bu sefer esprilik bir ortam kalmamıştı, kimse
gülümsemedi. Önümüzde düşünüp durmamıza
karşın tek bir seçenek vardı : Devam etmek.
ama hepimizde sanki yapabileceğimiz başka bir
şey varmış gibi düşünüyorduk kızgın
asfaltın üzerinde, köyün girişinde. Karar
belliydi zaten. Devam edecektik ama hiç de kolay
olmayacaktı. Köye doğru döndük ve
bisikletler hareket etti.
* * * NoLimit
Köyün içinde de iniş çıkışlar olduğu
için kah yavaş kah hızlı devam ediyorduk.
Yolun tepesini bile neredeyse kaplamış olan dev
ağaçların koyu gölgeleri bizi mutlu etmeye
yetmişti böylesine bir ortamda. Köyden
çıktığımızda karşımızda uzanan dağ,
ağaç, asfalt ve ova görüntüsü bize tek bir
şey öğretiyordu : Artık eskisi kadar
zorlamayacağız ama emin olun ki kolay
olmayacak.
|