|
ROLLERCOASTER 2
Sabah saatler ileri alındığından heralde çok erken
gibi geldi vakit, kalktığımda. Keşke biraz daha
uyusaydım düşüncesini, güzel bir gün umuduyla bir
kenara ittim. Bol glikozlu bir kahvaltı, ardından
hazırlık,bisikletin teknik kontrolü ve yola
çıkış... Önceki günlerde sözleştiğim 2 abimi
bekleyecektim. Bir tanesi ile Downhill kapışmamız
vardı. Benim hafif korumalarda (diz, dirsek, bilek) orta
derecede zorlayarak 4 dakikada indiğim parkuru, 2
dakikada ineceğini ve herşeyine iddiaya gireceğini
söylemişti. Benim ağzımdan da 50 milyonu duyunca
tereddüt etmişti. Sonradan fikir değiştirip, parkuru
görünce neye iddiasına gireceğimizi
kararlaştıracağımızı söyledi. Pazar 10'da
demiştik ama ben saatler ileri alındığından, daha
doğrusu erken kalkmaya üşendiğimden yeni saate göre
11'de parkur başlangıcına gitmiştim. Aynı zamanda
Mahir abi de Ankara'nın bir diğer ucundan gelmeye
çabalıyormuş. Daha yolun yarısı bile bitmeden
aradığımda enerjisinin bittiğini öğrendim Mahir
abinin. Neyse, dedim, başka zaman bineriz abi, sen
yorulunca geri git.
Tenimi yakan güneş, aynı zamanda terli vücudumu
üşüten rüzgar kapışıyor gibiydiler. Ben daha fazla
durarak zaman yitirmeyi istemediğimden aşağı kendim
inmeye karar verdim. Çok fazla zorlamaya niyetim yoktu.
Çünkü sağlık yada teknik sorunlardan dolayı
günümü zehir etmeyi pek istemiyordum. Orta hızlı bir
tempoda parkuru temizledim. Ancak son kısmını (en
tehlikeli kısım, yumruk büyüklüğünde taşlar, dar
patika ve riskli rampalar) nedense en alakasız bir anda
daha hızlı inmeye karar verdim. Gölde balık tutmaya
çalışan, yürüyüş yapan insanları daha sonra
farkedecektim. Onların sessizliğini arkasında bir
toz-duman bulutuyla gürültülü birşekilde bozan kişi
olmak istemezdim ama manzarayı düşünecek zamanım da
yoktu. Son hız bisikletin tekerleri taşların
arasından geçiyordu. Parkurun bazı kısımlarını
havada geçiyordum. Özellikle sonlara doğru sıklaşan
taş ve ufak rampalar bisikletin kontrolünü çok
zorlaştırmıştı. Sağ salim bitişe geldikten sonra
gölün sessiz sakinlerini fazlaca rahatsız etmiş
olduğumu farkettim. Müzikle, aslında pek de hoş
olmayan manzaranın seyrine daldım dinlenme bahanesiyle.
İmkanım varken, durmak yerine hareketi tercih
ettiğimden bir an önce pedallara yüklendim. Gölün
etrafındaki patikaya girdim. Sazlıkların arasından
eğlenceli bir su geçişi gerçekleştirdim. Yürüyerek
geçilmeyen yerlerden bisikletle bu şekilde geçişlere
bayılıyorum. Sonra tekerler kuru toprakla biraz çamura
bulandı ve ben de dağ bisikleti yaptığımın biraz
daha farkına vardım. Patika boyunca ilerledim, hafta
sonunu "mecburi su birikintisinin" yanında
değerlendirmek isteyen aile, çoluk-çocuk,
balıkçılar, yürüyüşçüler alışık olmadığım
kalabalıkla ilgilenmiyordum. Birkaç metre
genişliğinde, derinliğindeki yarıktan bisikleti
elimde çıkardım. Set gölü üzerinde etrafı
gözlemlemek istemiyordum çünkü aşağıya doğru
mükemmel bir iniş beni bekliyordu.
Stabilize yoldan koşucuların çıkmasını bekledikten
sonra frenleri bıraktım ve rüzgarın sertliğinin
sınırlarını zorladım. Güneş gözlüğüm, şapkam
ve tabiki ben zor dayanıyorduk. Ufak mucurdan oluşan
geniş yol, dik, hızlı ve eğlenceli idi. Sonrasında
ise onlarca metre boyunca arka teker iz bırakacaktı,
koşucuları "Aha, düştü çocuk!" deyip
panikle bu tarafa baktıran bir gürültüyle. En çok
bayıldığım seslerden biriydi bu zaten, arka tekerin
tozları ve mucurları metrelerce etrafa ve havaya
dağıtarak çıkardığı ses... Herşey kontrol
altında yola devam ediyordum. Lojmanların arasından
Ankaralı Turgut'un "ustası" olduğunu iddia
ettiği Bilkent yokuşundaydım ama aynı kişinin
"hastası" olduğu Bilkentli kızlardan eser
yoktu. Tempolu ve yavaş bir şekilde tırmanırken,
radarcı trafik polisi amcaya "Amca, burada hız
limiti kaç?" diye sormadım. Meteksan'ın özel
arazisine girdim. Yabancılar giremez yazısını tekrar
okudum, tekrar güldüm. Ama sonradan aklıma köpekler
geldi. Biraz hızımı alarak yokuş mokuş tanımadan
son sürat tırmandım. Ama bu sefer havlama sesi yoktu,
sadece ufak bir tamirat yapıyorlardı işçiler.
Yanımdan arka arkaya zorlanarak yokuşu tırmanmaya
çalışan kamyonları sabırla bekledim. İğrenç,
siyah yanmış fosil-yakıtlarına tahammül ettim.
Önceki gün gördüğüm baca sisi altında basketbol
oynayan çocukları hatırladıktan sonra yine de halime
şükrettim. Asfalt ve yanında deforme olmuş banket..
Tabiki seçim kolay olan değil. Hoplaya zıplaya
banketten aşağı indim ve Hacettepe arazisine doğru
saptım. Burda da alışık olmadığım bir kalabalık
vardı. Hacettepe gölünü görünce gözlerim bayram
etti. Gerçekten harikaydı. Özellikle Ankara gibi
biryerde bu tip güzel yerler bulabilmek ilaç gibi
geliyor insana. İlaç almayı da pek sevmem ama neyse.
Patikayı takip ederek gölün etrafına doğru
gidiyorum. İnişleri çıkışları keskin dönüşleri
ile yürümesi bile fantastik olan oldukça teknik ve zor
bir yol. İlk görüşte buraya "Rollercoaster
2" adını veriyorum. Bizim ordaki Bilkent gölü
etrafındaki "Rollercoaster" parkuruma çok
benzediği için 2 diye de ekliyorum. Bir insan
yürüyecek genişlikte ve yanında "Girilmesi
yasak" gölün suyu kıvrılan patikadan
düşecekleri bekliyor. Ufak bir hata, beni gölün
suları içerisinde istemediğim şekilde
serinletebilecek gibi. Keşif turunda temkinli ve yavaş
ilerliyorum. Orta yükseklikteki çamlar ve gölün nemi
aklıma Antalya'yı getiriyor. Yalancı Antalya'sın
işte, diye geçiriyorum aklımdan. Yalancı da olsa
güzel ama. Baraj setinin üzerinde ve yanında sazlık
ve benzeri bitkiler var. Omzum yüksekliğindeki
bitkilerin arasından hızla geçiyorum. Elimi
uzatıyorum, yumuşak başaklar avcumun içine aceleyle
dokunuyor. Gayet hoş manzara etrafımdan hızla
ilerliyor. Yorulduğum zaman birkaç yudum, neden
ılımadığını anlayamadığım, sudan içiyorum.
Metrelerce yükseğe kurulan metal köprüden dikkatlice
geçiyorum ve bisiklet elimde dik bir patikayı
tırmanıyorum. Aşağı baktığımda barajın derin,
beton tahliye kanalı üzerinden geçtiğimi görüyorum.
Patikanın inişli ve savrulmalı yerinde tam düşmelik
bir yer var. Buradan gelirken elimde indireyim bisikleti
diyorum, ama unutmuyorum.
Asfalt üzerinde birkaç tur yaptıktan sonra tekrar
aynı yere geliyorum. Herşey kontrol altında, merak
etme diyerek oldukça yavaş ve çok dikkatli iniyorum.
Metal olduğu için fazlaca ısınmış köprünün
üzerinden geçerken insan yükseklik korkusuyla nasıl
başedebilir diye düşünüyorum. Tekrar sazlık, hız,
manzara üçlüsüyle başbaşa bırakıyorum pedalları
ve hızla karşıya geçiyorum. Geldiğim patikadan daha
emin ve daha hızlı ilerliyorum. Karşımdan gelen bir
bayana yol veriyorum, merhabalaşıyoruz. Bu sıcak
günde bot giymiş, şaşırıyorum. Biraz daha
ilerledikten sonra yaşlı bir amcaya birşey diyemeden
"Günaydın Cross çu" cümlesiyle
yıkılıyorum. "Amca, kıros değil, davnhil, davn
davn" demeye kalmadan ilerliyorum. Bu moral
çöküntüsüyle hızla giderken zaten dar olan patikada
ezilmemek için önümden kaçışan iki kıza içten
içten gülüyorum. Eee, her zaman önden bayanlar
diyecek değiliz dimi ama :) Milletle dalga geçerken,
göl suları içerisine düşüp de kızlara rezil
olmamak için kosntrasnyonumu (!) toplayıp devam
ediyorum. "Avlanmak ve girmenin yasak olduğu
göl" ün kenarında oltalarıyla duran amcalara
selam veriyorum.
Burası çok kalabalık olmaya başladı, deyip, ver
elini dağlar tepeler diyorum. Düzgün olmayan yollardan
ilerliyorum ve tırmanışa başlıyorum. Hacettepe
arazisine girmiş bulunmaktayım. "Dikkat,
Radyoaktif Madde" uyarısına gerçek olup
olmadığını umursamadan, gülüp yoğun çam ormanına
dalıyorum. İş makinelerinin geniş yolu dayanılmaz
hale getirmesini kendi açımdan olumlu buluyorum. Asfalt
yol dururken, buraya giren bir mantıktan da bu beklenir
zaten diyorum. Kendi kendime konuşmayı bırakıp da
keyifli müzik eşliğinde dev çamların arasından
tırmanayım. Sağa sola sapan patikaları gözüme
kestiriyorum ve "Şuraların da tadına bakayım bi
ara" cümlesini bir kenara yazıyorum. Uzunca bir
tırmanıştan sonra Bilkent merkez kampüs yurtlarını
görüyorum. Zaten azalmakta olan suyum ve glikoz
rezervim yüzünden medeniyete başvurmam gerektiğini
hissediyorum.
Merkeze geçmek için güvenlik görevlisinin tarifine
bakarsak, çocukların top oynadığı bir jandarma
üssüne geliyorum. Biraz doğaçlama yapıp tarlaların
arasından dalıyorum ve hafif sanayi işletmelerinin
arasından merkeze atıyorum kendimi. Marketten kola,
gofret aldıktan sonra manzarası güzel olan bir yer
bulma ümidiyle hafif bir tırmanış yapıyorum. Bizim
okulun Amerikan futbolu takımının antrenman yeri
herhalde, kalenin önünde "Judges" yazıyor.
Sahanın başındaki yüksek yere çıkıyorum. Müzik
eşliğinde biraz keyif yapıyorum ama rüzgar
üşütüyor beni, fazla izin vermiyor.
Bisikleti tekrar aşağı bırakıyorum. Çöpleri metal
seyirci oturaklarının yanındaki çöp tenekesine
atıyorum. Ortalık vahşi batıdaki terkedilmiş
kasabalara benziyor. Rüzgar var, kimsecikler yok, sadece
eski medeniyet izleri gibi. Antropolog olmayı bırak da
bas pedala diyorum. Geldiğim bozuk yoldan uça kaça son
derece hızlı bir iniş yapıyorum. Dev çam
ağaçlarının koyu gölgesinde ilerliyorum. Yine keskin
bir fren sesi.. Sola bakıyorum. Korku filmlerindeki gibi
tahtadan, alçak ve altında sazlık, çamur olan uzun
bir köprü. Hacettepe gölüne giden suyun buradan
geçtiğini anlamam uzun sürmüyor. Basamaklardan korka
korka iniyorum. Sağa sola bakarak, gıcırtılar
arasında ilerliyorum karşı yöne doğru. Bina
yüksekliğindeki çamlar, altımda otlardan ve
bitkilerden göremediğim çamur ve sazlık,
gürültülü köprü inanılmaz geliyor bana.
Köprüden yukarı doğru sıralanmış basamaklardan
vazgeçmem, sağa doğru giden patikayı görmemle
kolaylaşıyor. Kendimi üzerinden geçtiğim ve aslında
ne olduğunu tam olarak bilmediğim çamur, bitki
karışımına paralel aşağı ilerlerken buluyorum.
Patika ise yarı otlarla kaplı, yarı belli, pek
kullanılmayan bir yola benziyor. Kıvrıla kıvrıla
ilerliyorum. Sonra patika yukarı sapıyor. Çamların
arasından ufak bir yol beliriyor, kasvetli (!) bir
karanlık, orta büyüklükteki taşlar ve sanki ufak bir
sel yolu gibi temiz ama tozlu. Vites küçültüp,
arabesk moduna geçiyorum. Çıkarken, inerken ki halimi
düşünüp feyz (?) alıyorum. Taşlar, ağaç kökleri
ve arada sırada değdiğim çam dalları arasından
yavaş ve yorucu bir tırmanış sonucunda gözüme
asfalt bir yol çarpıyor. "Geleceğe Dönüş
soundtrack" eşliğinde yavaşça tırmandıktan
sonra manzara önümde beliriyor. Ama manzaraya bakmadan
önce bir direkte asılı olan tabelaya kilitleniyorum:
"Mamak". Evet, tamam biraz fazla gitmiştim ama
bu kadar da fazla olacağını hiç tahmin etmiyordum.
Çizgi film karakterlerinin kafaları karıştığında
hep yaptıkları gibi saçımı kaşımadan önce sağa
sola bakınca espriyi anlıyorum. Hacettepe
üniversitesinin otobüs durağı mevkiinde bulunuyordum.
Diğer direklerde Keçiören, Çankaya gibi şeyler
yazılıydı.
Oh be, demeye vakit kalmadan, bir bakayım bari nasıl
bir yermiş bu Hacettepe. Lastik kapanlarının
arasından birkaç pedal darbesi ve kampüsteyim. Entel
üniversite gençliği almış başını dolaşıyor
ortalıkta. Bir gofret daha, biraz su, çöpü atarken
"Gıda Mühendisliği" nin yanındaki çöp
tenekesine atıyorum. Kapısı küflenmiş. Halbuki
aşağıdaki binalar çok güzeldi. Uzaktan ne olduğunu
anlayamadığım saçma sapan yapılar görüyorum.
Havada süzülen bir kurdelenin yüzlerce binlerce kat
büyüğünü betonarme bina büyüklüğünde
yapmışlar. Hah! Diyorum, kesin burası güzel sanatlar
fakültesi yada ona benzer birşey. Bizim okuldan
biliyorum. Üzerinde birşey olmayan sütunlar ve
hiçbirşeye yaramayan saçma sapan şeyler sanata
işaret oluyor. Burdaki tek sorun ben anlayamıyorum
(sanırım). İçimdeki BLaDe, e kardeşim, işte madem
anlamıyorsun sanattan şuradaki manzaraya katkıda bulun
diyor. Otoparkta dönüp durmasından araba sürmeyi yeni
öğrendiğini anladığım kızın yanındaki çocuk
bana dik dik bakarken merdivenlerden uçuyorum. Park,
bahçe, çam-çim karışımı yada herneyse arasından
ilerliyorum. Lütfen çimler üzerinde bisiklet sürmeyin
ibaresini görmediğimden tipik bir Türk insanı gibi
davranıyorum.
Tekerlerimi hız kasisleri ile yerden birkaç kere
kestikten ve antrenman yapan Amerikan futbol takımı ve
basketbolculardan sonra asfalt macerasının sona
ermesini istiyorum. Geldiğim yerden inmek için
patikayı arıyorum. Mamak yazısını :) gördükten
sonra inişi bulmam zor olmuyor. Güzel ve hareketli bir
rock gürültüsü açıyorum. Konsantrasyon artışı
sağlanıyor. Siyah patikadan aşağı inmek için
şarkının hızlanmasını bekliyorum, onunla beraber
biz de hızlanıyoruz. Hızla akan yolda dallar
kollarımı çiziyor ve devamlı kafamı eğmek zorunda
kalıyorum. Bir yandan keskin virajlarda çamlar
arasından slalom yaparken bir yandan da tekerlerin
taşlarla temasını önlemeye çalışıyorum. Ufak bir
hata canımı yakabilir ama sorunsuz bir şekilde parkuru
temizlersem en zevkli inişlerimden birini yapmış
olacağım. Bir ara güneş ışığını farkediyorum
ancak tekrar gölgelerdeyim. Bisikleti
durduramayacağımı bilsem de yine de kontrol altında
gibi ilerliyoruz. Tekerler altında ezilen kurumuş
dallar ve bitkilerin sesi müziğe rağmen işitiliyor.
Arka teker dönmeye fırsatı olduğu zamanlarda önünde
biriktirdiği orman artığı üzerinden geçiyor.
Birkaç santim yanımdan geçen ağaç gövdeleri ve
hızlı akış zaman zaman beni korkutuyor. Derken açık
bir alana gelmiştim. Bisikletin frenlemesinde bir
değişiklik yapmadığım halde aynı sıkılıkta
makine birkaç saniye içerisinde durdu. Çam ağaçları
arasından çizgiler halinde süzülen güneş
ışıkları, arkamdan gelip beni geçen tozları
görünür hale getiriyordu. Kulaklığımı
çıkarıyorum. Derin sessizlikte nefes nefese
kalmışım. Biraz dinlendikten sonra patika yada
herhangi bir yol izi olmasa da göl tarafına doğru
dönüyorum.
Çam ağaçlarının arasından öğle vakti, tam
gölgede ilerliyordum. Tekerlerin altında ezilen
dalların gürültüsü ve kurumuş otların
hışırtısı müzikle eğlenceli bir tempo tutuyor
gibiydi. Sadece yerdeki değil, ağaçların alt
kısımlarındaki kurumuş dalları da momentumumla
kırarak kendime yol açmaya çalışıyordum. Bazen
dallar yüzümü acıtıyor ama ben yine de
yavaşlamıyordum. Çamlar birbirlerine sarılırcasına
yolumu kapadıklarında ben aradan başka bir sıraya
geçiyordum ve oradan devam ediyordum. Burada oldukça
zaman harcadım. Üzerinden geçtiğim dikenlere
bakmıyordum, çünkü bakmayınca sanki tekeri
patlatmayacaklar gibi geliyordu bana. Sonunda az
kullanılmış, zar zor belli olan bir patika izine
girdim. Çamlar arasından sıyrılarak bir yandan da
yerde kurumuş ama oldukça sert olan otların yanından
dans ederek geçiyordum adeta. Jant tellerine sürtünen
otların sesi ve teller arasında kırılan odun
parçalarının kafamın yanına kadar fırlaması
atmosferi tamamlıyordu.
Üzerimi değiştirmek ve dinlenmek için mola
verdiğimde ilginç birşey gördüm. 3 metre çapında
bir daire taşlarla çevrilmiş, içerisinde tamamen
kemikleşmiş bir hayvan omuriliği, yerde duran levhada
ise "Dikkat! Deney alanı, girmeyiniz, entropoloji
bölümü" Yalan olmasın, "ent"
kısmını hatırlıyorum ama gerisini salladım :) Eh,
dedik, "Bi bildikleri vardır heralde"
hazırlıkları tamamladıktan sonra gölü karşımda
gördüğüm halde aşağı doğru hızlandım. Ufak
engellerden geçerken bisikletin önü birkaç metre
havada ilerliyordu. Dikenli bir çalının yanından
geçerken oldukça yavaşladım. Patika çimlerle
kaplanmış gibiydi. Su sesi geliyordu ve tekerlerin
ıslandığını farkettim. Ufacık ve hasar görmüş
tahta bir köprüden ve hızla akan suyun üzerinden
geçtim. Rahat bir tempoda Hacettepe gölü etrafındaki
Rollercoaster2 parkurumu birkez daha tamamladım. Sonra
tel örgüyle ayrılmış asfalt ve toprak yolun tabiki
toprak tarafından hızla aşağı indim. Apartmanların
balkonundan yada pencerelerinden tesadüfen izleyen varsa
onlara güzel görüntüler sunmak için arada sırada
uzun frenajlar yapıp ortalığı toza buluyordum. Bir
yandan parkurdan hızla aşağı inerken bir yandan da
tel örgülerden bir geçiş arıyordum. Aşağı kadar
indim ve sadece yerde ufak bir geçiş gördüm.
Çantayı, bisikleti geçirdikten sonra kendim de
dikkatlice karşı tarafa geçtim. İşte bu noktada
benim bir bisiklet gezisi klasiğim olan "tekerde
diken" yada başka bir deyişle "diken in the
teker" kriz durumuyla karşı karşıya kaldım.
Güvenliğe mavi gözlükler ardından teşekkür
ettikten sonra Bilkent sitesi içerisinden ilerledim.
İlkokuldayken arkadaşların para toplayıp aldıkları
dandik plastik toplardan bir tanesinden ortamdaki
çocuklarda görünce şaşırdım. Ters yönden ama
kaldırımdan tempolu bir halde tırmandım. Bilkent
güvenlik noktası ve "Teker izi" inişi, hafif
bir göl manzarası. Tasması olmayan ama eğitimli
köpek sahibinin uyarısıyla bana artistik yapmadı. Ben
de yorgun ve bitkin bir halde, kazasız belasız birçok
keşif yapmanın verdiği mutlulukla yola devam ettim.
Saatlerdir kızgın güneş altında kalan vücudum
Windows'un tersine "yürütme hatalarını"
iyiki aksiyonun ortasında vermiyordu. Bisikletten
indikten sonra ne kadar yorulduğumun farkına vardım.
Yarım saat öksürdüm, kondisyon bu olsa gerek.
Ciğerlerim bahar temizliği yaptı anlaşılan.
"Diken in the teker" olayı "Hava out of
the teker" gerçekleşmeden devam ediyordu. Ben de
dikene mutluluklar dileyip olduğu yerde bıraktım.
İşte bahar heyecanının yaşandığı ilk günün
hikayesi.. Bugün ise yaşamayıp, sadece yazmayı tercih
ettim. Umarım hata yapmamışımdır.
Burak "BLaDe" Bakay
31 Mart 2003 Pazartesi
16:34
|
> - - - - B L a D e - - - - <

|